Dünyanın Çivisi

Peki, dedim. Öyle olsun. Kıyamet kopsun da benim çorbada bir kaşık salçam olmasın. Bu yazın bir de kışı var mı diye hiç düşünmeyeyim? Marmelattı, sirkeydi, reçeldi, turşuydu, yufkaydı hiç anlamayayım bu işlerden. Azıcık aşımla, ağrısız başımla mutlu olmayayım öyle mi? Katip mi olacağım? Benim arzuhalimi kim yazacak peki, katip ben olursam? Hep bu sonu olmayan hepsi hikayeler…

Halbuki ben, bugün pazarın en iyi fasulyesini, alabileceğim en iyi fiyata aldığım hissiyle, küçük şeylerle mutlu, mesuddum. İç sesimle sesleniyordum, bana. Duyamıyordum ama kendimi. Beş tane çok ucuza limondan, yazın son çileğinden, seçmeceden, yok hayır seçmece değilden, hiçbir yerde bulamayacağım çok şeyden… Dört haftadır, bu hafta son olanlar var, en sonlar… Belki daha da sonları bile vardır, başaklanmış. Her ne ise di’li geçmiş zamanda mesut olabilmek için, işte o sondaki sert ünsüzü de gereksiz yere yumuşatarak bir anlatım bozukluğuna daha sebebiyet vermiş, bir gencin daha gençliğinden saniyeler, dakikalar belki saatler çalmış olabilirim. Ömür törpüsüymüş, ömür dediğin, ömürmüş işte, öyle de böyle de geçermiş. Evet, benim için çok anlamlı, iç sesli, çok solistli konuşmalarmış bunlar, “benden öte benden ziyade.”

Aman, dedi. Hiçbir şeye benzemiyor bu fasulye, parasız verseler almam. Öyle bir aman dedi ki  aman… Benim diyebileceğim neyim vardı diye düşündüm, küçücük bir ah’ tan başka. Çok sesli düşünmek herkesin hakkı değil mi? Kanun var, nizam var. Göz var, izan var. Benim taze fasulyem, dünya güzeli, en iyisi, nasıl on pa’r etmez böyle? Sahi ya, olabilir mi? İç sesle düşününce güzeldi ama çok sesli düşününce bütün güzelliğini, tazeliğini yitiriyor muydu fasulye?

Sen masal anlatıyorsun kızım, dedi. Yazma bunları. Bak, herkes her şeyi biliyor artık. Sen fasulyenin iyisinden ne anlarsın? Dünyanın çivisi çıkmış, çivisi diyorum, dünyanın çivisine bak hele…  Peki, anlayan birine söyleyin de çaksın o zaman çiviyi yerine diyeceğim de sen ne güne duruyorsun dünya evinde demezler mi? Derler. “Sen, Şehrazat!”… Şiiri bırak şimdi de çiviye bak. Dünyanın çivisine. İyi de masal anlatıcılarının eli balta tutmaz, keser de. Tornavidanın yerini bile bilmez onlar.

Peki, dedim. Öyle olsun. Bir çivi de bizden olsun. Halbuki ben önceden de roman parçalarından oluşan mektuplar yazıyordum, fasulyem itina ile büyürken, anlaşılmak için. Anlaşılamayan ölmüş de anlaşılan ölmemiş mi?… İnsanda ölümsüzlük arzusu olmalı, mizan, köprü vb. tartılmadan. Kaybetmekten korkmadan. Kaybetmek dediysem… Kerem gibi. “Yana yana”  Arzu dediysem de Kamber gibi. Kırk dağ aşsan, sazınla, sözünle, sus payınla, sussan öylece sussan, nafile! Bir tuşla dağları delen mecnunlardan sonra, dünya daha yaşanılır oldu sanki. Neydi o öyle ya Hu! Dağda taşsız, çölde susuz kalmalar… Bir bakış için ölmeler, ölmeler… İki satırla, kısa yoldan sevebilirken… Tek dokunuşla pekala unutabilirken her şeyi artık. Yeni normal bunlarken… Dünyanın çivisi çoktan çıkmışken zaten!…

Sen dünyanın sonunu biliyorsun, dedi. Öbür ucuna da gitmişsin, sende dünya metaforu bulunurmuş, karantina zamanları için, sisler içinde bile ağaçları güneşinden tanırmışsın. Yaprakların dilinden bile anlarmışsın. Öyle gün boyu fasulyenin felsefesini düşünmekle olmaz, şu çivide senin de bir darben olsun. “Asra yemin olsun ki…” Zarar sadece sözlerim, tek heceyi bilmeyenlere… Ziyan.

Peki, dedim peki. Tehlikeli kelimelerle… Derinliğime yaklaşmak yasak nasılsa. Ben de dünyaya bir çivi çakayım. Sallanmaktan başım döndü iyice. Fasulyenin de felsefesini değil, kavurmasını, en fazla da hikayesini yapabilirim ama bu çivide benim de kılıç kalkan kuşanmış kelimelerim olsun, eksiltili veya çoktan seçmeli, im(l)alı. Güne bodrum katında yazılmış şiirlerle başlayan bir benden dünyaya ne kalırsa… Hint kumaşı mıyım, kenevir mi? Şimdi nasıl yemeli bu taze fasulyeyi?… “Benim yokluğumdan dünyaya bir elbise çıkar sanmıştım.” Ah… Ah bile fazla iken dünyaya.

Sen şiir sanıyorsun kızım, dedi. Dünya, çıplak sen marangoz arıyorsun. Bilmiyorsun, bilmiyorsun, bilmiyorsun. Gün görmüş, bir gün yüzü bile görememiş  kahramanın olmadı mı senin hiç?…

Peki, dedim. Bilmiyorum. Şiir yazan kadınlar da üzülür pekala ama kalkarlar, bilmiyorum. Dünyanın çivisini çakmadan düşe kalka, susa susa yürürler, hiç bilmiyorum. Topuklu bardaklara da topuklu pabuçlara da kaside okurlar. Sultan sofralarına konuk olurlar. Bir kelimeyle değil, kelimesiz bile yıkılırlar. Bilmiyorum. Suyun kaynama noktasını bilmeyen Afrika kadar bilmiyorum hiçbir şey… Aslında daha güzel olurdu az imge, çok baharat. Suyunu fazla koymuşum fasulyenin ama bugün de doyarız, tadı tuzu yok dünyada fasulye öyle lezzetli ki…  Yanında biraz bahçede hanımeli de varsa… Doyarız. Gönlümüzde olanlar, Kaf Dağı’na kurulur. Gözden de uzak… Evet ama annem, beni doğururken gönlümü de doğuramamış ki dünyanın öbür ucunda.

Dünyanın çivisi çıkmış çıkacağı kadar. Daha fazla yormamalıymış sözü ah… Bir ah’tan başka. Ah…

    Eylüle yakın bir ağustos gününü daha uğurlamanın matemini tutalım şimdi.

            Dünyanın çivisi eşliğinde… Ömrümüz, ayrılıklar toplamı. “Gün biter, gülüşün kalır bende.”

                                                         “Yarım kalan bir şiir belki de.”

Yasemin KULOĞLU

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir