Çekilmez, dedi. Çekilmiyor. Kış gelince soba başında masal okuyup şiir demlemiyoruz biz. Ihlamurlar çiçek açmışsa hastalığa şifa arayışıdır ancak, edebiyat değil. Hem ıhlamurlar çiçek açar mı, çöllerden yolun yeniden bozkırın tam ortasına düşer mi? Yavan mı sözlerim? Ihlamurun kilosu kaç para olmuş biliyor musun sen diye söylenmez mi ihtiyar kadın? Şifa mı? Şiir mi? Edebiyat ve gerçeklik üst başlığıyla verilmeli iletiler, öyle mi? Bir kadın şair olsa gökyüzüne düğün kurar ve merdiven dayar mı? Kelimeler halay başı, kız başı, kaval, ninni hepsi ama hepsi olur mu taşranın başını taşlara vuran saçlarında? Aynalar, çatlar mı hasedinden? Çekilmez, dedim kış günü. Çekilmiyor dünyanın kahrı.
At vuruldu. İçimde. Savaş öldü. Zafer şimdi sarhoşların, küp şekerlerle hayatı samanyolunda arayanların. Haklısın. Kapı arkalarında durmak tehlikelidir, yasak olmasa da. Kalbime öyle bir çarptı ki çakıl taşları, yuvarlandım evrenin merkezine. Kalbime. Dünyanın orta yeri. Mahşer. Çırılçıplak. Ay gibi güneş gibi alnım gibi. Asırlardır susuyorsun, susuyorsun ve kazanan yine sen oluyorsun. Bütün kupalar senin ellerinde. Altın içinde, gümüş saklayan seccadenin kır çiçeklerinde. Sükût içinde söz. Zarafet. Gönlü çöle düşenin hali nicedir, diyorlar. Titriyorum. Çölde olsam sıcacık kum tanesiyim saçlarımın kıvrımlarında. Azrail yokladı, diyorlar, irkiliyorum. Günde bin defa bile yokladığı olurmuş, kaç nefesse dünya? Lavinia yine gidiyor gitme dese de şair. Şair sözü işte, kim dinler? En iyisi matematik. Dünyanın kahrını hesaplamak istiyorum, payını, paydasını, karesini, küpünü. Sonuca varamıyorum. Yanlış işlem, yanlış formül, yanlış hesap. Dönülemiyor. Başa dönsem diyorum. İçime. İçimde. At vuruluyor.
Rotayı yeniden oluşturuyorum. Sağımı, solumu sorsanız bilmem. Hiçbir yol sana çıkmıyor yine, rotadan çıkıyorum. İki göz yetmiyor, iki el, iki ayak sana varmaya bin yıl gerek. Yanılıyorum. Yana yana. Maide okuyorum sonra gök sofrası kurulsun diye önümde. Belki kapının eşiğinde bizim der pir, bade içerim, bizim o kalp, bizde emanet diyen dervişlerle yolculuk hiç bitmez belki. Kırk yılın telafisi olur, nar aşkına, bir başka. Tekrar affedilirim. Bu kadar kelime biliyorum ana dilde, o kelimeleri alıp ince ince işliyorum, kekeme değil, peltek değil hiçbiri. Sözlüğü, mecazı, yan anlamı, hiç anlamı… Konuşma yaşı gelmiş de konuşamayan çocuk gibi dert anlatamıyorum bunca sözcükle. Boğuluyorum, diyorum. Boğuluyorum. Susuzmuş diyorlar, şimdiden bu yaşamak boğazına durdu çocuğun, içine kapanacak, derdini anlatamayacak diyorlar. Konuşma bilmiş, çokbilmiş bunca insan sanki bütün derdini tereyağından kıl çeker gibi anlatabiliyor. Tereyağı stokları içinde. Sözün tamamı kime söylenirdi, hakikat açılırken önümde? Komedi başlıyor. Trajedi, hayatın kendisi. Tuluat. Benim üslubummuş. Ölümden çok korkan kadınlar gördüm, öldüler. Ölümden hiç korkmayan kadınlar gördüm, ölmediler. Ayaklarımı yere vura vura ağlamak hakkım olmalı. Kendi dilimde yetmiyor bu kelimeler bana. Ben şimdi kar diyeceğim, kurşun gibi üstüme yağıyor, buyurun kar üstüne felsefe. Sosyal medyada filozof olabilirim, psikolog da. Kendime ne fayda! Fantastik mi bilim kurgu mu bilinçaltı mı tartışılabilir yorumlarda. İlim bir nokta idi. Bilim o kadar da olamadı. Hani bir zamanlar Mısırlı kadınlar ellerini doğramıştı da Züleyha gülümsemişti. O gülümseme, Züleyha’nın sadakası demekti. Dünyanın harikaları, masalları, tapınakları, Don Kişot’ları, haritaları… Dünya evi, dünya meyvesi… Dünyanın bunca kahrını çekiyorum. Sadakam olsun diye. Züleyha da değilim. Gidiyorum, uzun ince, gündüz gece. Ah bu şairler yüzünden değil mi bunca olan bitenler? Dağlar, ovalar, dere tepe düz gitmeler… Hiçbir yol sana çıkmıyor. Yine başa dönüyorum. Rotayı yeniden oluşturuyorum.
Geceden beri yağan kar buhar olup bahar açıyor. Buzları kırıyor çamaşır yıkamak isteyen analar. Dalıyorum. Çayın kokusu şifa gibi yayılıyor şiirime. Hüznünü örten gülüşü şehre geliyor Şehriyar’ın. Bir dize ile başlıyor her şey. Hızır, yoldaşım. Dualarım var, almaz mısınız? Bohçacı hanım, çok kıymetli sözler getirdi ayağınıza bu karda kışta, akideler. Her şey için dua edilir mi? Bir gün şehre gelen gülüşünü yastık yapsam yıldızlara. Mübalağasız. Sadece telmih ile. Zemzem içerken bir kuş konsa kanatlarıma. Mukaddes. Çocukluğum… Baki kalsa. Biraz daha kalsam. Yanında. Naz ve niyaz nasıl da yakışıyor karalar bağlamış o kara taşa âşıklara… Bir kelime daha duyuyorum bu kara kışta, hikmetinden sual etmeden. Özlüyorum. Özlemek eylemini reklamsız, ürün yerleştirme olmaksızın bir çırpıda çekebiliyorum. Ceviz ağacına yaslanmak hasreti dindirirmiş. Kına bile yakıyorum ellerime ham cevizden, dinsin diye. Hasret. Kaç anlamı var sözlüklerde bilmiyorum. Hiçbirini karşılamıyor anlamım. Cevizin yasını da ben tutmak zorunda kalıyorum üstelik. Biliyorum. Oradasın. Ceviz ağacının altında. Keramet bekliyorum. Kalbin diyor şair, en büyük keramet, orada. Ben yine kalbime dönüyorum, habersizmişim meğer bunca yıl bir kalp taşıdığımdan. Küslükten sonraki barışın sevinç hali, sanki bir söz söyleyeceğim hiçbir söze benzemeyecek. Canıma okuyor şair, şairler. Diriliyorum. Lütfu da hoş diyor, kahrı da… Onun hatırına. Mesneviler çalıyor kapımı, yazdan kalma bir güneş doğuyor dünyaya… Kış ortasında kardelen açacak değilim, bahar çiçeğiyim, yasemin. Melekler yeryüzüne inmiş, minyatür bir dünya… Çıkıp gelince hayalin cihana, Elhan-ı Şita ile… Kahrın da hoş oluyor lütfun da.
Çekilir, dedi kahrı da. Kar, kış, kıyamet olsa da dünya. Çekiliyor. İlla hu… Aşk ile…
Yasemin KULOĞLU

Son Yorumlar