Edip Akbayram Da Göçtü…

Sesleriyle, sözleriyle, müzikleriyle, kitaplarıyla, şiirleriyle hayatımızda derin izler bırakan isimler birer birer çekilip gidiyor… Göçüp gidiyorlar. Sesleriyle, melodileriyle bizi çocukluğumuza, ilk gençliğimize daha doğrusu seslerini işittiğimiz ilk ana götüren yıldızlar birer birer kayıp gidiyor gönül göğümüzden. Bir ölümle hatıralarımız ölüyor aslında. Çocukluğa, gençliğe dair hafıza yok oluyor. Ölüyoruz aslında ölürken hatıralarımızı süsleyenler.

Dün de bir yıldız daha kaydı göğümüzden. Dünya yükünü toplayıp sonsuzluk kervanına bir yolcu daha katıldı. Ahmet Edip Akbayram. Daha bilinen ismiyle Edip Akbayram… Onun sesini ilk defa ortaokulda okurken duymuştum. “Hava Nasıl Oralarda” şarkısını söylüyordu. Kışları buz gibi olan bir memlekette duymuştum sesini. “Hava nasıl oralarda, üşüyor musun?/Kar yağıyor, saçlarıma bilmiyor musun?” diyordu şarkı. Kar, soğuk, üşümek… kelimelerini söyleyen dildeki samimiyeti, içtenliği, sıcaklığı o zamanlar bile anlamıştım. Bahsettiklerinin aksine insanın içini ısıtan bir yanı var bu şarkının. Kendine özgü bir hüznü vardı bu sesin, sahiciliği… Gırtlak oyunları yapmadan içerden, yürekten gelen bir ses.

“Kar yağıyor saçlarıma bilmiyor musun?” evet, bu şarkıyı ilk duyduğumda küçüktük. Siyahtı saçlarımız… Büyüdük şimdi. Kar yağmış gibi saçlarımız. Küçükken ne güzel kar yağardı. Her yer beyaza bürünürdü. Bembeyaz… Hepimizin malumu olduğu üzre uzun zamandır kar yağmıyordu memlekete. Endişeli bir bekleyişle bekliyorduk karı. Tam da yurdun bütün dağlarına kar yağarken öldü Akbayram. Edip ak bir zamanda öldü. Değil mi ki ölümü bayram gibi gören bir dünyanın çocuklarıyız…

1950 Antep doğumlu. Dokuz aylıkken çocuk felcine yakalanıyor. Hastalığın pençesinde bir çocukluk. “Gaziantep’te soyadım gibi ama pek ak olmayan bir bayram arifesinde dünyaya gelmişim. Henüz 9 aylıkken de çocuk felcine yakalanmışım. Bu zalim hastalık yemiş bitirmiş beni. Çocukken akranlarım top peşinde koştururken, ben kenarda oturur izlerdim onları. Heves ederdim onlar gibi koşmaya, oynamaya rüyalarımda koşardım hep. Öylesine bir hüzündür ki bu, anlatılır gibi değildir. Ancak yaşanması gerekir. Bazen düşünüyorum da, sesimin yanıklığı o yıllardan gelmiş olmalı. Bağrı yanık büyümem ondan olmalı.” diyerek anıyor doğumunu ve çocukluğunu. 

Müziğe ilgisi, alakası küçük yaşlarından itibaren büyüktü. Çocukluk yıllarında amatörce uğraştı müzikle, orkestra bile kurdu. Lise yıllarında bu topraklardaki isyanın, otoriteye öfkenin, baskıya kinin, zulme başkaldırının kadim, berrak, yürekli, gür sedası Pir Sultan Abdal ve güzelliğe tutkun, insana ait duyguların asil dillendiricisi, sözleriyle bizi millet olmaklığın zirvesine taşıyan Karac’oğlan’dan derlediklerini besteleyerek çalıp söylemeye başladı. “Can için yalvarmam sana/Şehin şah bana darılır”, “Abdal Pir Sultan’ım da kalbi zar olan/Döner mi sözünden gerçek yar olan” diyen Pir Sultan‘dan, “Çıkıp yücesine seyran eyledim/Gördüm ak kuğulu göller perişan/Bir firkat geldi de durdum ağladım/Öpüp kokladığım güller perişan” diyen Karac’oğlan‘dan, “Kükredi çimenler açıldı güller/Al şala bürünür bahçeler, bağlar/Ömrümden gidiyor bu geçen günler/Ah çektikçe didelerim kan ağlar” diyen Âşık Veysel‘den, Güzel günler göreceğiz çocuklar/Güneşli günler göreceğiz/Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar/Işıklı maviliklere süreceğiz”, Camların arkasında gece ve kar/Beyaz karanlıkta parlayan raylar/Umutsuz çaresiz sallanan eller/Kavuşulmamayı anlatıyorlar/Üçüncü mevkii bekleme salonu/Çıplak ayaklı bir çocuk yatıyor/Gece ve kar yine pencerelerde/Acı türküsünü mırıldanıyor/Bir türkü söylüyorlardı içerde/Bu giden kardeşimin türküsüydü/Arkadaşlar bakmayın gözlerime/Bu milyonların gerçek öyküsüydü.” diyen Nazım‘dan, “Başın öne eğilmesin/Aldırma gönül aldırma/Ağladığın duyulmasın/Aldırma gönül, aldırma” diyen Sabahhattin Ali‘den, “Salkım salkım tan yelleri estiğinde/Mavi patiskaları yırtan gemilerinle/Uzaktan seni düşünür düşünürüm İstanbul.” diyen Vedat Türkali‘den, “Bunlar/Engerekler ve çıyanlardır/Bunlar/Aşımıza, ekmeğimize/Göz koyanlardır/Tanı bunları/Tanı da büyü” diyen Ahmet Arif‘ten, Bu yıl benim yeşil bağım kurudu/Dolu vurdu yaprakları çürüdü/Benim de saz tutan elim var idi/Şimdi bir köşede yatar ağlarım”, “Hızlı hızlı giden yolcu/Bu mezarda bir garip var/Bak taşına acı acı/Bu mezarda bir garip var” diyen Mahzuni’den, “Gönül dağı yağmur yağmur boran olunca/Akar can özümde sel gizli gizli/Bir tenhada can cananı bulunca” diyen Neşet Ertaş‘tan söyledi. Durmadan, daima Anadolu’nun bağrından söyledi. Dağlardan, ovalardan, bozkırlardan söyledi. Emekten, alın terinden, ezilmişlerin saflarından söyledi ne söylediyse. Ruhumuzdaki telaşı söyledi. Endişeyi…

Müzik çalışmaları Antep’ten sonra Adana’da devam etti. 1968’de İstanbul… Liseden sonra bir dönem beraber çaldığı Fikret Kızılok gibi diş hekimliğini kazandı. Müzik aşkı ağır basınca okulu bırakıp müziğe yoğunlaştı. “Kalıcı bir şeyler yapmak istiyordum. Fikret Kızılok ve Cem Karaca’nın Anadolu ezgilerini pop çizgisinde söylemelerini örnek olarak aldım. Renk ve çizgide tamamen bir Edip Akbayram olarak geliştirdim. Toplumcu müzik yapmak istedim. Müziğimde geniş halk kitlelerinin yaşamı, sorunları olmalıydı. Ancak sivri, ucuz kahramanlıklardan da uzak durmaya çalıştım. İnançlarımdan, düşüncelerimden, politikamdan taviz vermeden, müzik tekniğinden yararlanarak, sorunlu, yoksul, geniş halk kitlelerine ulaşmak, daha çağdaş bir şeyler yapmak istiyordum.” diyerek anlatıyor o zamanları.

1971’de Âşık Veysel’den ilhamla yazdığı “Kükredi Çimenler” şarkısıyla Altın Mikrofon yarışmasında birinci oldu. Kurduğu grup ve şarkılarla birçok ödül kazandı. Kara Kuzu, Deniz Üstü Köpürür, Aldırma Gönül, Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz, Hasretinle Yandı Gönlüm… 2011’de Gazete Kadıköy’e verdiği mülakatta şunları söylüyor:

“Ne tür müzik yapıyordunuz?

Fikret Kızılok, Cem Karaca, Karacaoğlan, Pir Sultan… O tür şarkılar. Çünkü ben kendi coğrafyamın müziğini yapmak istiyordum. O dönem Türkiye’de büyük bir aranjman modası vardı. Dünyada hit olmuş şarkılara Tükçe sözler yazılırdı. Ama bu şarkılar Avrupa’da ve dünyada işlevini kaybettiği zaman bunları Türkiye’de yorumlayan şarkıcıların da işlevleri kayboluyordu. Yaşadığımız coğrafya çeşitli kültürleri içinde barındıran büyük bir medeniyet. Dolayısıyla ben de bu ülkenin yetiştirmiş olduğu Pir Sultanları, Nazımları, Karacaoğlanları, Aşık Mahsuni Şerifleri yorumlamalıyım. Bu düşünceyle kendi müzikal çizgimi tayin ettim.

12 Eylül döneminde siz de zorluklar yaşadınız değil mi?

Ben sosyalist bir insanım. Düşüncelerimi her zaman her yerde çekinmeden söyledim, söylerim de. Zaten sanatçının özgür olması, hiçbir şeyden korkmaması, inandığı doğruları savunması gerek. Ben de ezilen insanların-etnik kimlikleri ne olursa olsun-melodik sesi olmaya gayret ediyorum. Hayatım boyunca hep onların yanında oldum. Onların yanında olurken de baskı, işkence, tutuklama gibi şeyler geçti başımızdan. Ama gülü seven dikenine katlanır diyorum. Biz işin zor tarafını seçtiğimiz için, sorumlu sanatçı olduğumuz için bunlara şimdiye kadar göğüs gerebildik. Bundan sonra da yine doğru bildiğim adımları ülkem adına atarım. Solcu, ilerici, yurtsever, demokratlara yapılan tüm baskıları biz sanatçılar da yaşadık. Para karşılığında çizginizi değiştirmeniz için baskı yapılan bir rejimdi. Namuslu kalmanın, inandığını savunabilmenin bedelleri vardı. Biz bu bedelleri ödedik. Benim için onurum çok önemlidir. 12 Eylül’den sonra bazı arkadaşlarımızın ekonomik nedenlerle çok farklı yerlerde durduğunu görünce üzülüyorum. 7’sinde neyseniz 70’inizde de o olmak zorundasınız.

Peki 12 Eylül’ün ardından nasıl toparlandınız? İlk albümü ne zaman çıkardınız?

Hiçbir zaman teslimiyetçi olmamaya gayret ettim. Karanlığın aydınlığı da vardır düşüncesiyle çok mücadele verdim. 80 darbesinden sonra 85’e kadar çalışamadık. Çocuklarımıza süt alamadığımız günler oldu. Ama bu arada size, bir daire parası kadar teklif edip “arabesk okuyun” diyenler oldu. Biz ise hep “Ne biz bunu duymuş olalım ne de siz söylemiş olun” cevabını verdik. 85’te “Nice Yıllara Gülüm” albümünü yaptım. Edip Akbayram’ın hiçbir kurumla, örgütle bağı olmadığı zamanla ortaya çıktı. Yaptığım nitelikli albümlerle var olmaya çalıştım.” https://www.gazetekadikoy.com.tr

Akbayram yakalandığı zatürre hastalığı nedeniyle tedavi görüyordu. Bu esnada iç kanama nedeniyle iki aya yakındır yoğun bakımdayken çoklu organ yetmezliği nedeniyle dün hayatını kaybetti.

Ruhu şad olsun…

Muaz ERGÜ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir