Eksik Olan

Akşam ezanı okunurken gölgeler büyümeye başlıyor. Mezarlığının kıyısından geçerken babamın kendisinden önce ölen gölgesi için Fatiha okuyorum. Yol ayrımına varıyorum. Santorya Gölge Pazarı’nı işaret eden mavi tabelanın beyaz yazılarından o ile G’nin üzerindeki kurşun delikleriyle sol üst köşesindeki pasa dalıyor gözlerim. İki gölge on dakikadır beni takip ediyor. Dönüp bakıyorum, ellerini ceplerine sokup oldukları yerde kalıyorlar, göğsünde delik olanı havaya bakıp ıslık çalıyor diğeri ise bana bakıp yere tükürüyor.

“Bir şey mi var arkadaşlar?” diye soruyorum.

“Senin gölgen olayım mı?” diyor göğsünde delik olanı.

“Siktir git.”

Az ilerideki gölge çevirmesini görünce geri dönüyorlar. Ardımdan gülüşüyorlar. Üç polis memuru küçük bir gölgenin kimlik kartını kontrol ediyor. Bir diğeri ise titrek bir gölgeye ceza yazıyor:

“Evraklarım tam memur bey, neden ceza yazıyorsunuz?”

“Vizen bitmiş.”

Gölge geriliyor, titremesi geçiyor. Polis elini palaskasına asılı projektöre atınca “Tamam, tamam!” deyip başını öne eğiyor.

Tüm ülkenin en iyileri Santorya Gölge Pazarı’nda satılır. Her türlüsünü bulmak mümkündür burada. Gece vakti en koyu gölgeler çıkar tezgâha. Utangaçlar için cesur, fakirler için zengin, güçsüzler için lider gölgeleri… Ben de kendi gölgemi burada satmıştım. Pazarın en iyi gölgecisi Hayalbaz Mustafa’ya…

Hayalbaz’ı yine yerinde, karşılıklı dizilmiş tezgâhların merkezinde buluyorum. Gölgeleri sınıflandırıp koymuş köşelerine. Altlarında ise fiyat etiketleri. Savcı ve hâkim gölgeleri, bürokrat gölgeleri, asker gölgeleri, dürüst gölgeler, kahpe gölgeler, sinsi gölgeler… En yüksek fiyat sinsi gölgelerde. 

“Oooo Kadir hoş geldin.”

“Vay Mustafa abim, hoş buldum. Nasıl gidiyor işler?” Tezgâhın önünde sarılıyoruz. Arkaya alıyor beni, birer plastik sandalye çekiyoruz.

“İyi değil be Kadirim. Piyasa durgun. İşler giderek zorlaşıyor.” Ayak ayaküstüne atıp sarma sigarasını yakıyor ve dumanını havaya üflüyor.

“Abi siz esnaflar hep ağlarsınız zaten.” Karşılıklı gülüşüyoruz.

“Yok valla öyle değil, bu sefer iş ciddi.”

Sandalyeden öne kaykılıyorum. “Hayırdır, ne oldu ki?”

“Gölgeler meclise girdi biliyorsun. Otuz iki sandalyeleri var. Mal gibi alınıp satılmaktan rahatsızlar. Eşit haklar istiyorlar.”

“Hadi canım sende! O iş biraz zor. Hah.”

Ağzına kaçan bir tütün parçasını yere tükürüyor. “Sen öyle san. Bak değişecek bazı şeyler. Maliyeciler ve zabıtalar sürekli tepemizde. Ceza yağdırıyorlar. Vergiler desen, her ay artıyor.” Eliyle karşı çaprazdaki boş tezgâhı işaret ediyor. “Aha Selim kapattı tezgâhı. Bu daha başlangıç. Yakında gölgeler tepemize çıkacaklar. Geçenlerde bir tanesi sahibinin karısını boğdu. Ceza bile almadı.”

Gözlerimi kaçırıyorum. “Abi belki de adam kendi boğdu da suçu gölgesine attı, ne belli.”

“Mahkeme de senin gibi düşündü işte… Oğlum sen kimden yanasın?”

“Abi seni anlamıyorum. Ne bu gölge nefreti. Geçimin bunun üstüne bir de.”

Sigarasını yere atıp sol ayağıyla eziyor ve kollarını göğsünde birleştiriyor. “Bak orada dur. Nefret değil ki bu. İş başka, bu başka. Ben kendi türümü düşünüyorum. Şurada yaşasam yaşasam 20 yılım daha var. Peşimizden çoluk çocuk geliyor.”

Gözlerimi kısıp alnımı kırıştırıyorum. “Ama bunlar iyi şeyler de yapıyor abi. Karanlıkta kalan kaç cinayet, kaç hırsızlık gölgelerin şahitliği sayesinde çözüldü. Daha dün haberlerde bir tanesi politikacının aldığı rüşveti itiraf etmedi mi?”

“Amaaannn.” Elini savuruyor. “Belki de rüşveti gölge aldı… Neyse boş ver şimdi bunları. Bak geçen ne oldu…” Öne kaykılıyor, sol dirseğini baldırına dayayıp sırıtıyor.

“Adamın biri geldi, eşek gölgesi giydi.”

“Hadi canım!”

“Valla. Baksan, onu giymesine gerek yok dersin. Ha şunu anlarım. Kadın geliyor at gölgesi giyiyor, ya da adam gelip aygır gölgesi istiyor. Bunlara lafım yok. Ama abi; niye kedi, köpek, sincap gölgesi giyersin ki!”

“Millet kafayı yemiş abi.”

“Bence önemli olan doğru gölgeyi giymek… Gelelim sana. Telefonda ağzında bir şeyler geveledin ya. Gölge mi lazım?”

Başımı sallıyorum. “Şöyle uygunca bir şey abi. Çok param yok.”

“Sana para soran mı var oğlum, ayarlarız bir şeyler. Zulada bir lider gölgesi var, vereyim mi?”

“Yok abi ya. Ne lider olmak istiyorum ne de zengin görünmek. Ne bileyim… Biraz farklı bir şey olsun. Böyle daha keskin, daha canlı.”

Beni yirmi metrelik tezgâhın sağ başındaki dökme gölgelerin olduğu sepete götürürken gelip geçen birkaç kişinin selamını alıyor. Bir tanesini tutup kaldırıyor.

“Dün geldi. Tam sana göre. Fırlama bir şey.”

Diğerlerine benzemiyor. Hatları keskin, sanki hâlâ birine aitmiş gibi.

“Kaça abi?”

“Yaparız bir şeyler.”

Söylediği rakam oldukça uygun. Gözümü kırpıyorum. “Bir sorun mu var abi, niye bu kadar ucuz?”

Omzunu silkiyor. “Gölgenin sorunu olmaz. Sahibinin olur. Hem bu fiyat sadece sana.”

“Eyvallah abi.” Parayı uzatıyorum.

“Hayri oğlum, şunu giydir Kadir abine!”

Çırak gölge implantı için beni arkadaki güneş ışığı yayan lambalara aydınlatılmış odaya götürüyor. Elindeki foto manyetik cihazı açıyor, ışık zemine düşüyor. Gölgeyi yere seriyor, gölge titriyor. “Uzan üzerine abi.” deyip işe koyuluyor. Uzandığımda içime ince bir soğukluk yayılıyor. Beş dakika sonra işi bitiyor. “Kalkabilirsin abi, birkaç gün gölgeye çok bakma.”

Mustafa abiyle vedalaşıp evin yolunu tutuyorum. Bahar havası iyiden iyiye kendini belli ediyor. Rüzgâr ılıkça. Uzaklardan hanımeli kokusu geliyor, içime çekiyorum. Bir mart kedisi damda bağırıyor, Nuran geliyor aklıma. Gülümsüyorum. Zıplayıp sokak tabelasına dokunuyorum. Nihayet evim gözüküyor. Kapıyı açıp arkamı dönüyorum, önce gölgeyi buyur ediyorum…

Hafta sonunu evde dinlenerek geçiriyorum. Bu birkaç gün boyunca gölge ile kaynaşmaya çalışıyoruz. Pazartesi gölgeyi de yanıma katıp iş yerine gidiyorum. Daha binanın kapısından girerken başlayan insanların bakışlarını, üçüncü kattaki çalışma odama kadar taşırken ofisteki mesai arkadaşlarımın hayırlamalarını kabul ediyorum. Omuzlarım dikleşiyor, daha enerjik hissediyorum kendimi. Rutin işler güçler… Perşembe günü öğleye doğru muhasebeden bir dosya geliyor. Kimse uğraşmak istemiyor. Rakamlar karışık, hesaplar birbirine girmiş. Normalde ben de pas geçerdim ama o sırada gözüm gölgeye kayıyor. Sanki önünde bir dosya varmış da sayfaları çeviriyor. Gözlerimi kapatıp açıyorum, her şey düzeliyor. İncelemeye başlıyorum. Dosyayı getiren ofis çalışanına sesleniyorum. “Burada,” diyorum, “iki kalem fazla girilmiş.” Çocuk kaşlarını kaldırarak kontrol ediyor; “Bravo abi, çok dikkatlisin.” Yan masadaki Nuran’la beraber çevredekiler başını kaldırıp bize bakıyor. İçimden bir şeyler yükseliyor. Tanıdık değil. İstemeden aşağı bakıyorum. Gölge sanki benden bir adım daha dik duruyor.

Ertesi sabah asansörde Nuran ile karşılaşıyoruz. Elindeki dosyaya bakıyor. Bense kat numaralarına. Parfümü içime doluyor. Yan profilden onu süzüyorum.

“Geçenki hesap.” diyor, dönüp bakıyorum. “İyi yakaladın.”

“Şans.”

Asansör sarsılarak duruyor, omuzlarımız birbirine değiyor. Nuran aynadaki yansımamıza bakıyor. Sonra aşağıya.

“Senin gölgen daha koyu.”

Gülüyorum. “Yeni model.”

O da gülümsüyor. “Dikkat et kendine, görüşürüz.”

Dar kotlu biçimli kalçalarına baka baka masama yürüyorum.

Öğleden sonra şirketin aylık bilançosundaki bir hesap hatası nedeniyle patron beni paylıyor. Gözlerinin içine bakıp sözünü kesiyorum. Herkes bize bakıyor. Sakin bir sesle konuşuyorum. Son kontrollerinin kendisinin yapması gerektiğini ve dolayısıyla benim hatam olmadığını tane tane anlatıyorum. Ne diyeceğini bilemiyor, kaçamak bakışlarla etrafını süzüyor. Bana karşı ilk kez geri adım atıyor. Nuran dudaklarının kenarını geverek beni süzüyor. Ona bakıyorum, gözlerini kaçırıp gülümsüyor ve saçlarıyla oynamaya başlıyor.

Hafta çabuk bitiyor. İşten eve döndüğümde boy aynanın karşısında kravatımı gevşetirken elimi kaldırıyorum. Gölge bir an gecikiyor. Çok kısa. Göz kırpacak kadar. Donuyorum. Tekrar deniyorum. Bu sefer aynı anda… “Göz yanılması.” diyorum. Hafta sonu tekrar spora başlıyorum. Sonraki bir ay içinde tam beş kilo veriyorum. Göbeğim eriyor. Yeni elbiseler alıyorum, işe giderken tiril tiril giyiniyorum. Ofisteki arkadaşlarla sık sık yemeğe çıkıyoruz. Ama benim gözüm Nuran’ı arıyor, çıktığı on günlük tatilden nihayet dönüyor. Daha da güzelleşmiş. Deniz ve güneş yaramış.

Nuran çayını alıp masama geliyor. Tek parça, lila renkli kısa bir elbise giymiş. Sade bir makyaj. Her zamankinden daha özenli. Bacakları yine çok güzel. Başını sola devirip bana bakıyor. Sandalyeyi çekip oturuyor. Gözleri alıştığımdan biraz daha uzun kalıyor üzerimde.

“Hoş geldin. Özlettin kendini.” diyorum.

“Çok mu özledin?” 

“Çok mu özlememi isterdin? … Bronzluk yakışmış.”

“Teşekkürler.” Kıvırcık saçının buklesini kulağının arkasına atıyor. Sesini biraz alçaltıyor. “Bir şeyler değişmiş sende.”

“İyi yönde umarım.”

Omzunu silkiyor. Köprücük kemikleri çok belirgin. “Ne bileyim, açıklaması zor. Daha netsin.”

Gülümsüyorum. “Yeni ben.”

“Yeni sen mi, yoksa yeni gölgen mi?” Bacak bacak üstüne atıyor. Baldırı gözüküyor. Üstteki bacağı bana bakıyor.

Gözlerimi kısıyorum. “Fark eder mi?”

“Eder.”

Kısa bir sessizlik oluyor.

“Ben gölgesini değiştirenlere güvenmem.” diyor.

“Neden?”

“Çünkü insanlar kendini değiştirmek yerine gölgesini değiştiriyor.” Bir an duruyor. “Ve sonra hangisinin gerçek olduğunu unutuyorlar.”

“Abartıyorsun.”

“Belki.” Çayından bir yudum alıyor. 

Gözlerinin içine bakıp ona doğru eğiliyorum. Sesim kısık. “Sana gerçek bir şey söyleyeyim mi? Çok güzelsin. Bence yemeğe çıkmalıyız.”

Yüzü kızarıyor. “Dedim sana, çok değiştin sen. Dikkat et Kadir. Gölgen seni büyütür ama bazen senden hızlı büyür.” Ayağa kalkıyor. Acemi hareketlerle eteğini çekiştiriyor. İçime ılık bir şeyler akıyor. Giderken  “Yarın akşam.” diyor ve kıkırdıyor. İstemsizce aşağı bakıyorum. Gölge sanki bir anlığına bana bakıyor.

Nuran ile sonraki günlerde küçük dokunuşlar, gülüşmeler, ufak jestler ve nihayetinde öpüşmelerle sevişmeler paylaşıyoruz. Sevişirken gölgemi çıkarıyorum, bir defasında bizi izlerken görüyorum onu, titriyor ama pek üzerinde durmuyorum. Etrafımdaki insanlar çoğalıyor. İnsanlar bana farklı bakıyor. Fark edilmek güzel şey.

Onu giyişimin üçüncü ayında, bir akşam eve dönüş yolunda sokak lambasının altından geçerken gözüm gölgeme kayıyor. Bir anlığına duruyor. Ben yürümeye devam ederken o yarım adım geride kalıyor. Dönüyorum. Düzeliyor. “Hala alışma sürecinde galiba.” diyorum kendi kendime. Bundan bir hafta sonra, gece eğlence çıkışı sokakta biriyle tartışıyorum. Adam omzuma çarpıyor. Özür dilemeden yürümeye devam ediyor. “Baksana!” diyorum. Sokak lambasının altında duruyoruz. Gölgem uzuyor. Adamın gölgesine dokunuyor. Boynuna. Parmaklarını geçiriyor. Sıkıyor. Gözlerimi kırpıyorum. Her şey normale dönüyor. Adam hâlâ karşımda. Yutkunuyorum. “Pardon!” deyip yoluma devam ediyorum. O gece uyuyamıyorum. Gölgem yatağın yanında. Duvara vuruyor. Ama bazen… Ben dururken o hareket ediyor. Bakmamaya çalışıyorum.

Sonraki gece Nuran bende kalıyor. Şehrin ışıklarına karşı balkonda birer sigara yakıyoruz.

“Bazen,” diyorum, “gölgem bensiz hareket ediyor.”

Dumanı yavaşça üfleyip dudağını büküyor. “Belki sen de hareket ediyorsundur.”

Kaşlarımı çatıyorum. “Belki de… Ya değilse?”

Esneyip geriniyor. “İnsanlar yapmak istediklerini yapamadığında, yaptıracak birini bulurlar.”

“Bilinçaltı masalları.”

“Masal değil.” Yaklaşıyor. “Gerçekten yapmak istediğin ama yapamadığın şeyler olmadı mı?” Cevap vermiyorum. “Öfken mesela. Birine bağırmak istemedin mi hiç? Ya da…” sesi biraz alçalıyor, “birini incitmek?”

Gözlerimi kaçırıyorum. “Emin ol ki o kişi sen değilsin.”

Uzanıp dudaklarından öpüyorum…

Sonra rüyalar başlıyor. Parça parça. Yerinden oynamış gözler, ıslak duvarlar, nefes alamayan bir kadın… Bir sabah uyanıyorum, ellerimde çizikler var. Bir gün işten dönüyorum. Kapı açık. Hatırlamıyorum. TV’de bir haber. “Dün gece, terk edilmiş bir fabrikada bir kadın cesedi bulundu. Yapılan ilk incelemelere göre kadının cinayete kurban gittiği ve boğularak öldürüldüğü düşünülüyor…”

Olduğum yerde kalıyorum, kumanda elimden düşüyor. Televizyon konuşuyor. Ben duymuyorum. Dün gece rüyamda, bir kadınla terk edilmiş o fabrikada sevişiyorduk. Kadının nefesi kesilmişti. O anı hatırlıyorum. Silkelenip ayağa kalkıyorum, holdeki boy aynasının karşısına geçip atletimi sıyırıyorum ve sırtımdaki tırnak izlerine bakıyorum. Dilim damağım kuruyor. Mutfağa geçip arıtmadan büyük bir bardak su doldurup tepeme dikiyorum. Birkaç derin nefes alıyorum. Kanepenin üzerindeki telefona seğirtip Mustafa abiyi arıyorum ve gölgemin daha önce kime ait olduğunu soruyorum.

“Valla kaydı yoktu o gölgenin. Ham gölgeydi. Ne oldu ki?” diyor Mustafa abi.

“Yok abi bir şey, merak ettim sadece.”

“Ham gölgeler iz taşır bazen. Ama bende kusurlu mal olmaz bilirsin.”

Telefonu kapatıyorum, göğsüm sıkışmaya başlıyor. Aynanın karşısına geçiyorum. Kendime bakıyorum. Aynı yüz. Aynı ben. Aşağıya bakıyorum. Gölgem… Benimle aynı değil. Başını farklı çeviriyor. Donuyorum. Kıpırdayamıyorum. O kıpırdıyor.

Günler ağırlaşıyor. Çıkarmayı deniyorum gölgemi ama olmuyor. Işığı değiştiriyorum. Gene olmuyor. Karanlığa giriyorum. Kaybolmuyor. Artık kim insan kim gölge karıştırmaya başlıyorum.

Dün akşam yemekten sonra eve sığmıyorum ve sokağa fırlıyorum. Arabaya atlıyorum. Yine o his, o boşluk. Ne kadar gittim bilmiyorum. Sonra… Mezarlıkta bir kadın. Yerde. Hareketsiz. Nuran! Ellerime bakıyorum. Titriyor. Gölgeme bakıyorum. Sakin. Usulca arabaya yürüyorum. Eve geliyorum. Aynanın karşısına tekrar geçiyorum. Gölgem bana bakıyor. Ben ona. Aynı anda. Aynı şekilde. İlk defa aynı şeyi görüyoruz. Aynaya yaklaşıyorum. Fısıldıyorum: “Sen kimsin?” Cevap yok. Gözlerimi kapatıyorum. Açıyorum. Gölgem yerinde. Tam. Eksiksiz. Gülümseyen benim. Gölgem artık üzerime tam oturuyor.  “Belki de,” diyorum kendi kendime “eksik olan bendim.”

Ebuzer KALENDER

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir