Emel Hakk (Bir Kadın Hikâyesi)

Emel Topkaya’nın romanı Emel Hakk, duyarlı, kırılgan, baba memleketine dönmek zorunda kalan bir kadının saklı günlüğüdür. Sakladıkları gösterdiklerinden daha çok bir günlük.

Sivrihisar zengin mazisine rağmen, bugün dörtyol kavşağında olsa da görülmeden geçilen bir şehirdir. Şehirdir diyorum, dışından mütevazı olsa da iç zenginliği yüksek bir şehirdir. Bir zamanlar orduların karargahı,  zaferin ve güvenliğin merkezi idi. Ermeni kuyumcuların telkari sanatı ile meşhur. Tarihi Ermeni kilisesi, geleneksel konakları ile ihtişamı saklar sivri tepelerin ardında. Altın ve gerçek incilerden gerdanlık, küpe ve hasır bileziklerin kadınları süslediği dönemler yaşamıştır. Sivri tepelere sığmayan genişliklerde bir hisar aslında. Emel Topkaya’nın romanı gibi.

Yazarın ifadesi ile güzelliklerin tellallığından duyguların cellatlığına evrilen bir ‘karadul’un romanı bu kitap. Sivrihisar’ın da adı değişti tarihte. Seferihisar’dan Sivrihisar’a evrildiği gibi. Hayatında adı ve kaderi değişen kadınları anlatır bu kitabında Emel Topkaya.

Bir kitabı anlatırken neden bu kasabaya atıflar yapıyorum? Çünkü romanın arkaplanında Sivrihisar var. Roman kahramanı Vuslat’ın cenneti en son yaşadığı yer de burası, hayal kırıklığı ile geldiği yer de. Dünya umurunda olmayan kaygısız ve korkusuz genç kızlığın ardından aşk, evlilik, boşanmanın doğurduğu boşluğun dile geldiği yer. Ardından bir çocukla dönülen inkısarlar yurdu.

Roman bir ağıt. Ve yeniden doğruluş. Sırtında bir çocukla bir kadının ne çok sorunları varmış. Aşkın kanat taktığı dönemi geride bırakmış ve bir kaybeden olarak incelmiş duyguların sarstığı, hayata yenilmişlerin hikayesi. Yazar, ebedi bulamadığı gibi edep’i de kaybettiği bir ara dönemi anlatıyor, bütün bir kitap boyunca. Böylece Türkiye’de kadın olmanın, çocuklu dul olarak yeni bir hayata başlamanın sıkıntılı günlüklerini roman tadında seslendiriyor.

Edep(li olmak, görünmek)  kaygısı ile araya tebliğ cümleleri, dini mesajlarla kabul edilebilir bir maceraya dönüştürme çabası seziliyor her satırda. Hayatın getirdikleri ve götürdükleri ile bir yüzleşme romanı olmasının baskısından. İçsansürü ne kadar hakim satırlarda. Çevrenin kınamasından duyulan hicap.

O kadar duyarlı bir kırılganlık ki her cümleye, davranışa, imaya derin anlamlar yükleyip ilerliyor roman. Öyle ki dağlar taşların yüklenmediği emaneti yüklenen Vuslat’ın Ömer’le evliliğinin yıkıcı sonuçlarını dile getiriyor kahramanımız. Kendinden yeni bir kadın doğurmak azmi ve ümidi ile.

Aşk evlilikleri, eşleri ideal kılan bakışlarla başlar. Zamanla günlük hayatın içinde her bir davranış göze batmaya, âşık olunan eşin insani zaaf ve tutumlarının hayal kırıklığına evrilir. Bu nedenle mutsuz bir evliliğe, sonunda boşanmaya varıp dayanır. Bütün bir hayatı gözden geçirmenin evresini getirmiştir, bu süreç. Fakülte anıları, âşık olunan insanları yere göğe koyamayan şiirsel gençlik hayalleri, evlilik, ev işleri, hayat gailesi, geçim dertleri ve sıradanlaşan ilişkilerle yüzleşmek zorundadır kahraman.

‘Hazdan kafayı yeme vaktinden karnını doyurmak için yeme’ öğünlerinin tesellisine sığınmak  dönemi ile başlar kitap. Macera sürecek, hayat devam edecek, kadın tamamlanacaktır. Tabii araya ‘sanayileşmenin ve kapitalizmin tecavüzüne uğramamış nimetlere’ şükür vakti gibi değer bildiren satırlarla. Hangi nimetmiş o, diye sorası gelir okuyucunun. Saman ve gübre bulaştırılan endüstriyel ürünün köy yumurtasına dönüştüğü nimetler mi?

Travmayı atlatmak, güne Hint müziği eşliğinde başlamakla mümkündür. Bozkır güzellemesi ile yaşadığı ortamı içselleştirme çabası bu müziğe eşlik eder. ‘Hayatın aromasının kalmadığı’  günler anlatılır roman boyunca. Bu bir yüzleşme, travmayı atlatmak için her anın muhasebesinin yapıldığı bir duyarlığın sesidir. Hiç konuşmayan meczubu ‘bilge’ kılan bir diyalog resmidir. Bu konuşmalar gerçek mi, kahramanın iç dünyasında süren bir tartışma mı ayırmak zordur. Romanı edebi bir anlatıya dönüştürmek belki de böyle okuyucunun muhayyilesini artıran belirsizliklerle mümkün.

Gelenek, çevre, edinilen kültür bu anlatıyı tebliğ çabası ile hazmedilen bir kitap kılmak muradı sezilir bir yandan. Bu kültüre aşina olmayan için bu çaba başka nedenle açıklanamaz. Ayetler, özlü sözler, açlıktan değil akılsızlıktan ölenler çoktur! gibi mottolar  iki de bir başını çıkarır, satır aralarından. Halbuki kişi göklere çıkmadan evvel yere ait olduğunu bilmeli diyen bir ses de duyuluyor arada. Bence daha özgür olmak bu misyondan sıyrılmış anlatıları getirecektir edebiyatımıza.

Kadına biçilen toplumsal görev, kültürün tayin ettiği fedakarlıklar sürekli azalmayı öngörür. Hatta emreder. ‘Boşanacaksın da n’olacak? Bu yaştan sonra dul kadını kim alır?’ ‘Erkektir, gezer, tozar, elinin kiridir, yıkar, döner karısına!’ Bu anlayış nice kadına hayatı iğneli fıçı kılar. Güçsüz olan katlanır ve azalır günden güne. Oysa romanda kahraman bütün bu zihniyetle yüzleşmek, savaşmak ve birey olmak için güçlüklere, horlanmalara katlanarak ayağa kalkacaktır. Kolay mı? Hiç değil?

Ya bunları anlatmak? Hepsinden zor. Ancak anlatırsak atlatırız. Hikayesi dile gelince fark ederiz travma ve trajedileri. Gerçi kahraman hepimizin yaptığını yapar? Trajediyi göğüslemek yerine dine, göklerden gelen kararlara sığınır. İşte burada artık kırılgan, duyarlı bir kadının değil neredeyse yetkin bir vaizenin tebliğini dinleriz.

Türkiye’de muhafazakar çevrelerde kadını, yine bir kadının anlatması zor elbette. Bunun farkındayım. Yazarsa  fena halde farkında. Böylece en mahrem travmaları anlatmayı geleneksel zihniyetin hoşuna gidecek kelam rüşvetleri ile başarıyor. Bu nedenle anlattıkları, sakladıkları ve ima ettikleri ile tebrik edilmeyi hakediyor.

Kadınlar anlatmaya başladıkça değişim ve dönüşüm olumlu gelişmelere yol açacak. Neden kadınlar daha çok yazıyor? Çünkü eşit, saygı gören, itibarlı bir konuma ulaşmak için erkeklerden daha fazla gayret göstermek, kültürel birikime sahip olmak, bu üstünlüğü ile mahrumiyet ve kayıplarını dengelemek zorunda.

Kitapta aksayan bir şey yok mu diyenlere, haklısınız derim. Yazar Deniz Gezmiş montu, diyor, kabanı olacak.’ E tipi bir apartmanda, elkızı departmanında, ev tipi eşofmanla’ diye, kafiyeli satırlar var. Romanda şiirsellik böyle sağlanmaz. Satırların arkasından koşup nefes nefese kalıyorsa okuyucu, işte orada şiirsellik şaha kalkar.

Herkese tavsiye ediyorum bu kitabı. Özelliklere kadınlara. Kadınlar sahiplenmezse böyle kitapları, biz erkekler otoritemizin sarsılmasını ister miyiz?  Mevcut kültürel ortam, zihniyet bizim lehimize işliyor çünkü.

Değiştirirse dünyayı kadınlar değiştirir. Tarih boyunca erkeklere ayna olmuşlardı. Ayna görevi yazılan hikaye ve romanlara taşındı artık. Bu tür hikaye ve romanların devamının gelmesi dileğiyle takdim edeyim, en sonunda.

Mustafa EVERDİ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir