Gökyüzü Mavi Kaldı

Nobel ödüllü Alman yazar Heinrich Böll‘ün izini sürerken duydum ismini. Mavi tren Rur ırmağı boyunca salınarak giderken uzaktan gördüm ilkin kalesini. Kızıl kumtaşlarından örülmüş surlar sert rüzgârlardan beter ısırmıştı gözlerimi. Günler geçtikçe suretin hafızamdan silinmediği, ruhuma işlediği kesin. Şirin bir kasabanın yerleştiği ve ömrünün son yıllarını geçirdiği bir yörenin harsını bu derece etkilemesi beklediğim bir durum değildi. Ama ben, her gezgin gibi, umulmadık olaylara hem açık hem hazırdım…

Rur ırmağı üzerinden geçen mavi tren

Hece Dergisi için kaleme aldığım “Heinrich Böll Trail” başlıklı yazım biter bitmez soluğu Eifel’de aldım. Sırtımda çanta Brück istasyonunda trenden indim. Çevreye aşinayım,  çünkü bir buçuk kilometre ilerde Heinrich Böll yürüyüş yolu başlıyor. Yolu uzatmamak için dere kıyısından değil, tepeyi tırmanarak Nideggen’e ulaşmayı düşünüyorum. Zahmetli olacağını ve yorulacağımı aklımdan geçirmemiştim doğrusu. Sıcak bastırınca tırstım, aynı yöne giden araçların peşine düştüm. Bazı şoförler‚ otostop yaptığımı sandılar ancak aldırmadım. Gerçi karayolu da yokuş ama düz ilerliyor. Engebe yok en azından.

Çevre köylerle ulaşım otobüsle sağlanıyor

Yarım saatlik bir tırmanıştan sonra bitkin bir vaziyette kasabaya girdim. Ancak ortalıkta kimse yoktu. Ağustos sıcağı kasabanın ruhunu çalmıştı sanki. Nideggen ıssız bozkır gibiydi ancak koskoca bir kasabanın terk edilmiş olması imkânsız. Bir süre yürüdükten sonra otobüs durağında çantası bir köşede bedeni diğer bir köşede kaldırıma uzanmış bir kız öğrenci görüyorum. Sanki, burada ne işin var, dercesine  yüzüme bakıyor, her anlamda yabancı olduğum besbelli çünkü. Kendisiyle biraz konuşunca bir ‘şehirli’nin taşra ilgisine şaşırdığını anlıyorum. Ayrıca  kapısından değil de surların berisinden kasabaya girmişim!.. Tabii karayolundan yaya geldiğimi akıl edemiyor.

Bulutlar içinde bir Ortaçağ kasabası: Nideggen

Nihayet Nideggen’deyim; benim için huzur verici bir deneyim, çünkü kır, son yıllarda gezmekten çok sükûnet arayan şehir insanının cenneti haline geldi. Elbette hiçbir yer göründüğü gibi değil. Her mekânın, tüm yasanmışlıkların gölgesinde, geçmişten geleceğe akan bir ruhu var. İnsanın yalnızlığına şifa oluyor o ince ruh.

11 bin nüfuslu Nideggen kasabasının giriş kapısı

Burası, Kuzey Ren-Vestfalya’nın güneyinde, Eifel Milli Parkı’nın yakınında, 11 bin kişinin yaşadığı küçük bir kasaba. Çoğunlukla derebey kenti olarak bilinir ve tarihte ismi ilk kez 12. yüzyılda geçer ve o zamandan beri hareketli geçen bir tarihi olmuş. Savaşlara rağmen ortaçağ cazibesini koruyabilmiş Nideggen. Eski şehir merkezi, iyi korunmuş iki giriş kapısı ve kızıl kumtaşlarından yapılmış surlarla çevrilidir. Kale kalıntıları hâlâ halka kanat geriyor. Evler baştan aşağı kırmızı taşlarla inşa edilmişler. Rur, Belçika’da başlayıp Hollanda’da biten Meuse nehrinin sağ kolu olarak, kasabanın hemen yanından geçiyor.

Aslında Nideggen, Rur vadisinden dik şekilde gökyüzüne yükselen kızıl kayalıklarıyla tanınıyor. Günübirlik ziyaretçilere, Obermaubach’tan Nideggen’e uzanan 7 kilometrelik Rureifel güzergahını şiddetle tavsiye ederim. Bu yol, bölgenin en güzel manzarasına sahip bir alandır. Orman Şapeli‘nden Hindenburg Kapısı‘na kadar uzanır ve her anı kale manzaralıdır. Resim çekmek, yemek yemek ve dinlenmek dâhil 4 saate ihtiyacınız olacak. İki gün kalacaksanız eğer, akşamları 5 kilometre yürümenizi tavsiye ederim. Heykeller Parkı‘nda yürüyüşe başlıyorsunuz, ormanların içinden, kızıl kayalıkların önünden geçiyorsunuz ve en sonunda ahşap evlerin manzarası önünde harikulâde bir akşam geçireceksiniz.

Şövalyelerin ibadet ettikleri Baptist Kilisesi

Vardığımda sis kaleyi hâlâ gizliyordu. Devasa bir yapı iskelesiyle kuşanmış kuleler pustan sırayla dışarı çıktılar. Vadide uzanan tren yolunun parlayan rayları güneş ışıkları tepeye vurdukça iyice belirginleşti.

Nideggen Kalesi‘nin arazisine giren herkes, kalenin bir kısmı yıkılmış olsa da, kendini Ortaçağ yaşamına dalmış bulur. Çekim sahnesini andıran arka plandaki görüntü fevkalâde güzel. Kale müzesinin rehberleri ziyaretçilere 12. yüzyıldaki günlük hayatı anlatıyorlar. Derebey ailesi nasıl yaşadı ve bir derebey nasıl şövalye olur? Sorularına cevap aranıyor. Çocukların sergilenen eşyalara dokunmalarına izin veriliyor. Hafta sonları açılan çocuk atölyeleri de oldukça popüler. Kalenin etrafında atacağınız kısa bir tur, az çok geçmiş hakkında fikir verir. Ancak daha fazlasını öğrenmek istiyorsanız, kalenin çevresinde – kısa veya uzun, kolay veya zor – pek çok parkur bulacaksınız.

Nideggen Müzesi’nde tek konu şövalye ve şövalyelik

Şövalyelik konusuna adanmış müzeyi gezerken birden şair İsmet Özel‘i hatırladım. Bir sohbetimizde şövalye ruhu taşıdığını, biraz ileri gidersem eğer, şövalyelik özlemi duyduğunu sezmiştim. Haklı olabilir! Zira şövalyeye, onun cesaretine ve sevgisine modernite kadar özlem duyan bir başka çağ yoktur. 19. yüzyılda sanayi toplumunun ortaya çıkmasıyla birlikte insanlar küçülmüştür! Makinelerin arkasında kaybolan ve şu günlerde bilgisayar ekranının arkasına saklanan bir kahraman.. Endişeli, korkak ve aynı zamanda saldırgan bir şekilde ortalıkta dolaşan, her zaman hastalıklara ve psikosomatik rahatsızlıklara eğilimli bir korkuluk..

Şövalyelik günümüzde modası geçmiş sayılsa da bir zamanlar heyecan verici bir meslekti. Batılı insanın aşk anlayışı şövalyeler ile birlikte kökten değişti. Kılıca duyulan aşk, soylu hanımların erişilmez aşkı oldu. Hayranlık ve coşkunluk tanımadığınız bir kimseye duyulan özleme dönüştü. Cesur aşklar elbette her zaman güzeldir, umutsuzluğa karşı yakılan bir sevgi ateşidir. Şövalye olmak ise güç ve kahramanlık, bilgelik ve ahlak demekti; sevgiliyi sabırla beklemek, güzeli övmek ve her şeyden önce gönül yolculuğunda cesaret göstermek anlamına geliyordu. Müzeyi ziyaret eden  çocukların hep birlikte bağrışarak söylediği Roland şarkısı bir şövalyenin sahip olması gereken erdemleri dile getiriyor: bilgelik ve cesaret. Bu iki sıfat şövalyenin şahsında birbiriyle uyum içerisinde olmalıdır.

Ev duvarlarında görebileceğimiz şövalye armaları

Şövalyeliğin başlangıcı, Avrupa’da büyük siyasi çalkantının yaşandığı 11. yüzyıla kadar uzanır. Daha önce her bahar kralların emrinde savaşa çıkmak zorunda olan -piskoposlar da dahil olmak üzere- derebeyler artık bağımsızdırlar. Tutkulu, dindar ve erdemli şövalyelerin yaşadığı Nideggen kalesi de bu tarihi gerçeğe işaret etmektedir. Ama ben, şairimizin şövalye olabileceği hususunda hala şüphe etmekteyim. Son modern şair olarak anılmasını daha çok dilerim.

Bir zamanlar Dük’lerin oturduğu bir şato idi

Kale, 1177–1191 yılları arasında Jülich Dükü I. Wilhelm tarafından inşa edilmiş ve 1350’de genişletilmiştir. 300 yıl boyunca derebeyler burada oturdular ve çoğu kez savaşlarda esir düşen soyluları sakladılar. (Köln Başpiskoposları Konrad von Hochstaden ve Engelbert II von Falkenburg dâhil). Zamanla birkaç kez ağır hasar gördü. Kısmen onarılmış, şimdi Eifel Kalesi Müzesine ev sahipliği yapıyor. Dikkate değer bir başka tarihi yapı İkinci Dünya Savaşı’nda ağır hasar gören 13. yüzyıldan kalma cemaat kilisesi. Son savaşta ne yazık ki eski duvar resimleri tamamen silinmiş. Mevcut papaz evi ise 17. yüzyıldan kalmadır.

Eski şehir merkezinden izlenimler

Kasabanın asıl çekiciliği, itinayla korunan tarihi şehir merkezi ile kalesinden kaynaklanıyor demiştim. Kırmızı taşlardan yapılmış şehir surları gerçekten çok iyi korunmuş iki ayrı şehir kapısına sahip ve ziyaretçilerin geçmişi solumasına yarıyor. Vahşi ve romantik sokaklardan biri, meydandan doğrudan kalenin bulunduğu yapılara uzanıyor.

Nideggen Kalesi surları

Nideggen’deki tek banka şubesinin önüne yepyeni bir Mercedes park edilmiş. Pahalı elbiseler giyinmiş sürücü, ortama mükemmel uyum sağlıyor – Bu Ortaçağ kasabasında her şey temiz, düzenli ve nitelikli görünüyor. Güzelce süslenmiş ağaçlar ve iri çiçek saksıları göz dolduruyor, fıskiyeler su fışkırtıyor, Arnavut kaldırım sokaklar tertemiz süpürülmüş. Evlerin duvarından sıva dökülmemiş, eski kapılar mükemmel korunmuş, muhteşem kale turistler için bir cazibe merkezi olmuş. Konuklar, Herpertz ve Dahmen Cafe‘nin terasında eğleniyorlar, neredeyse her masa dolu. Borç içinde yüzen bir kasaba böyle mi görünür sizce?

Su kuyusu

Yeni Belediye Başkanı‘nın bu soru karşısında gülümsemesi gerekir, çünkü Nideggen’in ziyaretçileri nasıl etkilediğini  ve kasabanın gerçek durumunun nasıl olduğunu kesin biliyordur. Birkaç haftadır, eyalet hükümetinin bir temsilcisi, kayyum olarak tüm mali konularda tek başına karar veriyormuş.  Belediye Meclisi’nin bu alandaki yetkisini devralmış, zira üyeler borçların yeniden yapılandırılması hususunda aylarca anlaşamamışlar. Nideggen borç içinde yüzen bir kasabaya dönüşmüş. Ancak kayyumun asıl işi borçları azaltmak değil, mali bütçeyi dengelemekmiş. Okuduğum yerel gazetenin yalancısıyım sadece…

Ruhunu ve ufkunu kaybetmeyen bir kasaba

Hürtgen Ormanı‘ndaki çatışmalar(1944) uzun yıllar göz ardı edilmesine rağmen, orada yaşanan olaylar dünya edebiyatında derin izler bıraktı. Nobel Ödülü sahibi Ernest Hemingway, “Operation Queen” sırasında bir savaş muhabiriydi, onun birkaç yüz metre ilerisinde Pulitzer Ödülü alan Jerome D. Salinger, “Çavdar Tarlasında Çocuklar”ın ilk bölümünü burada yazdı. O romanı ilk Heinrich Böll Almanca’ya çevirdi. 1960’larda Hürtgenwald‘a yerleşen Heinrich Böll “You Enter Germany“ denemesi ile tarihe geçti. Satın aldığı köy evinde Sovyet yazarlar Alexander Soljenitsin (1974) ve Lev Kopelev‘i (1980) ağırladı. Devrin Almanya Başbakanı Willy Brand ve Cumhurbaşkanı Karl Cartes, Böll’ü aynı köy evinde ziyaret edecektir. Uluslararası ün kazanan Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru(1974) romanını yine o köy evinde yazdı.

Heinrich Böll’ün köyü üzerinden uçan göçmen kuşlar

Dikkat ederseniz, bu üç ünlü yazar toplumdan uzaklaşıp kenara çekildiler. İçe dönüş ve doğaya kaçış, eğer sesinizi duyuramadığınız bir toplum terk edilmesi gerekiyorsa, elbette bir çıkış yoludur. Ya da pek çok yazarda görüldüğü gibi başarısızlığın intikamı edebiyat yoluyla alınabilir. Veya son çare olarak ‘beyin yıkama’ kavramı işe yarayabilir, çünkü beyin, dünyevi  işlemlerin nesnesidir. Ama aynı zamanda, hüznün tam karşıtı arılık anlamına da gelir.

Kasaba sabaha sisler altında uyanıyor

Hüzün bir bakıma topluma yabancılaşmanın ilk uyarı işaretidir. Kısaca, gemi karaya vurmuşsa deniz bitmiş demektir. Yazarın sürekli muhalif duruşu onun topluma yabancılaşmasına yol açmıştır. Onu kumdan dışarı çıkarmak, ayağa dikmek ve böylece tekrar üretken kılmak yukarıda andığım sürecin sonucu olabilir ancak.

Şövalyelerin uçan kanadı ‘at’ resmi birçok evin kapısına asılmış

Peki, hayatı ürkek ve ürkütücü kılan şey nedir? Bir yanda güçsüzlük var; söyleyecek hiçbir sözü kalmayan veya verdiği rahatsızlıktan bıkmış, belki kendini kandırılmış hisseden tuhaf bir kişilik. Ve diğer tarafta, herkesin hemfikir olması, sırıtması veya gerekirse zorla yekpare olması gereken bir toplum var. Bu uyumsuzluk belli ki mustarip yazarları bir arayışa sürüklemiştir.

Aslında hüzün; keder ve içe kapanmak gibi aşırılığa karşı bir tepkidir: Hüzün, dünyaya erişimi engellenmiş ve bununla başa çıkmak zorunda kalmış kişinin eylemi olarak tezahür eder ve o kişinin, dünyası elinden alınan birey konumuna düşmesi anlamına gelir.

Takva yerine toplumsal hayata katılmak ile uzak durmak arasında üretken ve özgür bir seçenek sunmak mümkün: Özel hayat gerçeği veya içselleşmeyen bir mahremiyet. Sonuçta her karar belli bir özgül ağırlığı olan insani bir tavırdır. Ne hüzün ne de coşku tek bir nedene bağlanamaz. Kaygı, elbette varoluşumuzu anlamak ve anlamlandırmak açısından, hoş bir fırsattır. Ancak kişinin özerkliği tehlikeye düşmemelidir. Bu kural şair ve yazarlar için de geçerlidir.

Eski şehir merkezinden izlenimler

Her şeyden önce – yine bir dünya savaşından sonra – Varlık ve Zaman‘da korkunun “varoluş analizini” yapan ilk düşünür  Martin Heidegger‘dir. Onun için korku psikolojik bir vakıa değil, dünyada olmanın temel koşuludur. Korku, aynı zamanda, dünyayla temas halinde olduğumuz yol, kendisini bize ayrıntıların çokluğu olarak gösteren, ancak içsel bağıntılarını gizleyen bir dünya. Genellikle bu tarz bir tutarsızlık için endişelenmeyiz, günleri atlatmak için yeterince uğraşırız ve insan hayatının sıradan bir günlük yaşamda bile ip cambazlığına dönüştüğüne nadiren farkına varıyoruz, üstelik altımızda ağ bile bulunmaz çoğu kez. Özetle; Heidegger için korku, hayatı “tekinsiz” kılan varoluşsal bir şeydir.

Gezi ile korku arasında niçin irtibat kurduğumu sakın sormayın! Ernest Hemingway’in izini sürerken onbinlerce askerin öldüğü Hürtgen ormanlarına tek başına girmeye cesaret ettim ama yönümü kaybetme korkusuyla birkaç yüz metre dahi ilerleyemedim.

Ve çaresiz geri döndüm, çünkü dış dünya ile irtibatım – teknolojinin muzurluğu yüzünden – tamamen kopmuştu. Ayrıca her üç yazar da Hürtgen Savaşı’nda çok korktuklarını itiraf etmişlerdir.

Çünkü birey, özgürlüğü ve kendi olanaklarını gerçekleştirme bağlamında her zaman kaygılı bir yapıya sahiptir. Heidegger’in anlam arayışına yönelik çabaları, yani bilimsel düşünceye itiraz olarak nasıl ortaya çıktığını ve klasik metafiziğin ötesine geçen soyutlamalarının nasıl doğduğunu ve en saf haliyle anlam ihtiyacının nasıl oluştuğunu az çok biliyoruz: Kişinin zor zamanlarda zorluklar karşısında yeryüzüne “atılmış” olmaya katlanması gerektiğinin bir ilanı olarak görüyoruz. Özetle, yüksek değerler (din, mutluluk, ebedi barış) var olduğu için değil, insanın yazgısı varlık yasalarına dayanmaktan ibaret olduğu için dünyanın kahrını çekiyoruz.

Eski şehir merkezinden izlenimler

Tabii ki, bu görüşler şiddetle eleştirilebilir. Bana göre de su götürür bir yaklaşım. Bu arada Cafe Herpertz’e oturdum, susuzluğumu gidermek için yöreye özgü içecek ısmarladım. Heidegger’in, dünyada kendi amaçlarını dayatan ve yalnızca kendi çıkarlarını gözeten öznelere karşı yaptığı bu çıkışı anlamakla beraber tam ikna olmuş değilim. Bu tür hezeyanlar “varoluşu unutmak” sayılabilir – ve varoluş ile ilgili her çeşit gevezeliğin küçümsenmesini haklı görür.

Halkın at merakı sürüyor

Ancak ben, çetin coğrafi koşullar altında kurulmuş bu kasabayı dolaşırken, Heidegger’i hor görmeyeceğim. Şöyle ki Hannah Arendt, Heidegger’in “insanın ölüme atılmak için doğduğu” düşüncesini tersine çevirir. 20. yüzyılın totalitar ve ideolojik kalıntılarının arka planına karşı, Arendt şu açık gerçeği kabul eder: “Dünyanın gidişatını ve beşeri ilişkilerinin akışını defalarca kesintiye uğratan ve olayların içindeki çürük çekirdeği koparıp atan ve bir ‘yasa’ olarak yönlerini belirleyen doğum olayıdır.” İnsanın dünyaya güvenebileceği ve dünya için umut olabileceği gerçeğini “Bir çocuğunuz oldu” müjdesini hemşireden alan her baba bilir. Doğumun sırrı, Hanna Arendt’in kısaca belirttiği gibi, “ölmek için değil, tam aksine yeniden başlamaktır”. Sırf bu nedenle Süleyman Çelebi‘nin Vesiletü’n-Necat adlı manzum eserini severek dinlerim. 80’li yıllarda islamcı gençler hiç anlamadıkları “Mevlid” ile alay ederlerdi. Tarih boyunca çok gördük; yıkmak kolay, yapmak zordur. Her Alman genci üniversitenin kapısından içeri girerken hocalarından ilk şu ‘düstur’u işitir: Yapıcı olmadan, yıkıcı olunmaz. Yerine koyacağınız şeyi önceden belirleyin!

Ortaçağı aratmayan bir manzara

Onun içindir ki Anadolu’da ne bir teoloji ne de bir ontoloji ikâme edebildik. Şehirleşme sürecini bile doğru dürüst tamamlayamadık. 300 yıllık modernleşme serüvenimizde bir varlık nazariyesi ortaya koymuş değiliz. Bu başarısızlığı tek başına Cumhuriyet ideolojisini bağlamak bence haksız bir suçlama, çünkü o ilkeler gökten zembille yere inmedi. Kurucu aklı içinde oluştuğu gerçeklik çerçevesinde anlamak gerekir. Devlet önce, üzerine ölü toprağı serpilmiş yapımızı aktif hale getirmeye çalıştı. Ancak alınan önlemler toplumun kendi iç dinamikleri ile yürümedi. Sonra devlet gücüyle değişime sokulduk.

Pazar yerinden bir görünüş

Değişimin hızı ve baskısı arttıkça kimlik ve değerler sorunu ideolojik bir kavgaya dönüştü. Okumuşlar olarak muhafazakar çevrelerin hissiyatını gözardı ettik, zira insan zihnine hızlı değişim kadar acı veren başka hiçbir şey yoktur. Fakat onların ayıbı da küçümsenemez: Çağın iklimi ile uyumlu bir ilahiyat geliştiremedikleri, çağın ruhunu besleyen dini bir söylem icat edemedikleri için tepkiler ideolojik boyut aldı. Türk toplumu bugün onun sıkıntılarını çekiyor.

Bu duygular eşliğinde tarihi dokusu bozulmamış ve kültürel yapısı parçalanmamış bir şehirden ayrılıyorum. Kalbimi orada bırakarak…

Kaleiçinde hafta sonları etkinlik eksik olmuyor

Alaattin DİKER

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir