Groha!.. Hoo Ho…

Çığlıklar! Çığlıklar! Çığlıklar!

“Necmiye Abla!”

Necmiye henüz on yedisinde bir kelebek… Nec­miye incecik bir kız… Yüzü ince, dudakları ince, kaşları ince, beli ince… Nasıl başa çıkar bunca adamla? Çırpınıyor… Yüzüne yumruk atıyor biri, Necmiye’nin kâ­ğıt beyazı yüzü kana bulanıyor. Beyaz başörtüsü düşüyor. Necmiye’nin saçları siyah, kuzgun siyahı, çifte örgülü, pırıl pırıl… Oysa Necmiye saçlarını kimseye gösteremezdi, göstermemeliydi. Bunu biliyordu. Çünkü ona sormuştu:

“Neden başını o örtüyle kapatıyorsun Necmiye Abla?”

“Çünkü Allah böyle istedi!”

Necmiye’nin Allah’ı böyle istemişse, kötü bir şey değildir bu; bunu da biliyordu, çünkü Necmiye’ye daha önce Allah’ı sormuştu; çocuklara hiç kızmazdı Necmiye’nin Allah’ı, çocukları severdi, bu yüzden her çocuğa bir anne vermişti. Anneleri de, çocuklarını sevdikleri için severdi, yani insanlardan kötü bir şey istemezdi Allah, o yüzden Necmiye’nin başına bağladığı örtü de iyi bir şeydi mutlaka. Ama adam, Necmiye’nin başındaki örtüyü çekip atmıştı, doğru bir şey değildi bu yaptığı, Allah onu sevmeyecekti artık…

“Kaç Necmiye Abla, kaç!”

Öteki odalardan da bağrışlar, çığlıklar, iniltiler geliyor­du. Necmiye sundurmanın öbür tarafına doğru koşuyor. Oradaki toprak saksıları kaldırıp kaldırıp fırlatıyor adam­ların üzerine. Hacı Bayram Dede saksılarda türlü çiçek­ler, ağaçlar yetiştirir, büyüyünce götürüp bahçeye dikerdi. Hacı Bayram Dede çok akıllı, çok iyi adamdı; onun diktiği ağaçlarda pazarda bulunmayan meyveler, yemişler olurdu. Çocukları çok severdi Hacı Bayram Dede; bakkallarda satıl­mayan türlü meyve şekerleri yapardı onlara, hele bayram günleri öyle güzel pamuk şekerleri sarardı ki kasabanın bü­tün çocukları onun evinin önünde toplanır, bayram içinde bayram yaşarlardı. Öylesine iyiydi Hacı Bayram Dede, onu sevmeyen bir tek kişi çıkmazdı bu dünyada. İyi ki, o an evde değildi, yoksa onu da öldürürdü bu kötü adamlar.

Necmiye sundurmanın korkuluğuna tırmanıyor. Aşa­ğıya düşerse parçalanır, ölür…

“Necmiye Abla!”

Necmiye onu duymuyor. Ellerini kalastan çözüp ken­dini boşluğa bırakıyor. Koşmalı, yetişmeli, Necmiye’yi tut­malı… Ama yapamıyor, koşamıyor, hareket edemiyor. El­leri, ayakları bağlı, ağacın dalından sarkan sicim boynuna dolalı…

“Sakın… Sakın kıpırdama!”

Babasının sesi, toprağın içinden geliyor sanki. Gözlerini göremiyor babasının, o her zaman gülümseyen gözler birer kan çukuru… Adamlardan biri Necmiye’nin Sevdalım’ını tutup başının üzerine koyuyor… Sevdalım henüz minicik  bir kaplumbağa bebeği. Başının üzerinde duramıyor, düşüyor. Bir başka adam çiviyle başına çakmaya başlıyor Sevdalım’ı. Kabuğunun çatladığını işitiyor. Sevdalım inliyor… Ona iyi bak, demişti Necmiye, ama elleri bağlı, boynunda urgan… Babası­nın da elleri, ayakları bağlı. Bir kütük gibi kendi ayakları­nın altında kıpırdamadan duruyor.

Necmiye’yi yakalıyorlar. Necmiye debeleniyor, ken­disini tutan ellerden kurtulmak istiyor. Boşluğa atlamak, parçalanmak, ölmek istiyor.

Entarisini yırtıp çıkarıyor adamlar. Teni öylesine beyaz, örgüleri dağılmış saçları öylesine siyahtı; âdeta kar üstüne düşmüş kuzgun tüyleri… Üzerine çullanıp yıkıyorlar. Kaplumbağa yavrusu yeniden kayıp yere düşüyor. İnliyor… Sırtına kocaman bir çivi saplanmış… İnce bir kan sızıyor yarasından… Necmiye’nin sesi soluğu kesiliyor… Birkaç adam birini çeke çeke sundurmaya getiriyor. Babasının katili…

Biri kendilerine doğru yaklaşıyor. Yortularda gittikleri dağdaki manastırın başrahibi… Yine bir kulağını örtüyle kapatmış, üzerinde ayinlerde giydiği siyah, geniş etekli el­bisesi, boynunda zinciri, ucunda istavroz. Necmiye Abla, istavrozu öpemez… “Onun Allah’ı böyle bir şey yapmasını istemiyor çünkü.” demişti bir keresinde annesi, “Doğrusu Kesikkulak’ın uzattığı haçı öpmek benim de midemi bulandırıyor, baştan  ayağa riyakâr, baştan ayağa iki yüzlü… Onun  gibilerinin haçı, insanı cehenneme sürükler…” “Çocu­ğun yanında böyle şeyler söyleme.” demişti babası da.

Kesikkulak ensesine düşmüş kukuletasını kaldırıp ba­şını örtüyor. Boynundaki kalın zincirin ucundan sarkan kocaman istavrozu dudaklarına götürüp öpüyor, adamlara doğru uzatıyor, hemen diz çöküp öpüyorlar. Sonra evden bir sürü eşya çıkarıyor, atlarına yüklüyorlar.

Rüya mıydı?

Gözlerini açtığında geceydi, ama gördüğü şey, rüya de­ğildi. Başı, Hacı Bayram Dede’nin dizlerindeydi. Hacı Bay­ram Dede sımsıkı sarılmıştı ona. Tepelerinde ko­caman bir ay parlıyordu; ayın yüzeyinde birileri durmuş, kendi­sini seyrediyordu. Dikkatle bakınca Necmiye’yi görmüştü. Necmiye diz çökmüştü. Ellerini yüzüne kapamıştı. Beyaz başörtüsü omzundan sarkmış, bir ucu yıldızlara doğru uzayıp gitmişti.

“Necmiye Abla!”

“Necmiye ablan gitti yavrum.” demişti Hacı Bayram, “Sen sağ olasın!”

Ayağa kalkıp koşmak, Necmiye’nin peşi sıra gitmek is­temişti o an; ama babasının tembihini hatırlamıştı.

“Baba!”

“Baban … Baban annene gitti, sen sağ olasın…”

Ay ışığının şavkı Hacı Bayram’ın gözyaşlarında parlıyordu.

“Büyüdüğünde sana her şeyi anlatacağım yavrum, şimdi uyu!”

Uyumamıştı. İlerleyen Rus ordusunun önünü açan yerli Ermenilerin saldırılarından ülkenin iç kesimlerine kaçan insanların hıçkırıkları ve kağnı gıcırtılarıyla bölünen gecenin hem öksüzü, hem de yetimiydi o. Nasıl uyusundu ki? Her şeyi biliyordu. Hatta Hacı Bayram’ın bilme­diklerini de biliyordu. Her şey olup biterken Hacı Bayram Dede evde değildi ki… O kötü adamlar gelince babası çok kızmıştı. Defolun gidin, demişti onlara, bu insanlar kime ne yaptı?.. Babasını çok dövmüşlerdi. Onu da babasının sırtına çıkartıp boynuna ip takmışlardı. Bir de kaplumbağa yavrusunu başına çivilemek istemişlerdi. Necmiye sundurmadaki bütün saksıları kendisini yakalamak isteyen adamların ka­fasına fırlatmıştı. Necmiye’nin yazmasını almışlardı başın­dan, çırılçplak soyup yere yıkmışlardı.

“Sen bunları bilmiyorsun ki Hacı Bayram Dede… Kesikkulak’ın manastırına adımımı atmayacağım bir daha, istersen seninle camiye gelirim dua okumaya.”

Çocuğun ne dediğini anlamayan Hacı Bayram kendi omuzundaki örtüyü alıp onun üstüne örtmüş ve içini çekerek mırıldanmıştı:

“Bu dili anlayamıyorum ki sağdıcım, Ermenice bil­mem ki ben! Hem şimdi uyu, büyüdüğünde her şeyi anla­tacağım sana!”

Ama buna ömrü yetmeyecekti Hacı Bayram’ın. Onun büyümesini bekleyemeyecekti,  hem de o gecenin sabahında, başına inen bir kılıç darbesiyle can verecek­ti. Saldırganlar gidince sığındıkları dağlardan geriye dö­nenler Kurban’ı Hacı Bayram Dede’nin cesedinin altın­da sapasağlam bulunca yaralı ceylanlar gibi ağlaşmışlar, onu bağırlarına basıp: “Sen bize sağdıcının emanetisin.” demişlerdi. Kurban, o ve onu izleyen günlerde ortalıkta ne kadar çok Kesikkulak Arşak Paşa olduğuna şaşırıp ka­lacaktı. Şaşırıp kalacağı bir başka şey de, yeryüzünde ne kadar çok insanın yaşıyor olmasıydı. Dağ bayır, dere tepe, gece gündüz demeden kaçan, durmadan kaçan insanlarla doluydu. Karıncalar gibiydiler; mümkün olduğunca daha hızlı ilerlemeye, bir o kadar da, dikkat çekmemek için gürültü çıkarmamaya çalışıyorlardı.

“Grohaaa!.. Grohaaa!..”

Bu haykırışı işiten insanlar dört bir yana kaçışıyor, gücü yetmeyen ihtiyarlar, anala­rının kucağından düşen bebekler, kurşunların erişip yere serdiği insanlar, ya atların ayakları altında ezilerek ya da bir süngü darbesiyle oracıkta can veriyorlardı.

Kendisini vaftiz eden Kesikkulak ve soydaşlarının elinden kaçan bu öksüz ve yetim çocuk,  Hınçakyutsun ya da Taşnak yiğitlerinin ilk önce neden bebekli kadınların peşine düştüklerini ve hele süngülerini niçin bebeklere saplayıp havaya kaldırarak iki yana salladıklarını anlamakta gecikmeyecekti. Çözülüp dağılan kundaklardan bazen yere birkaç altın dökülüyor, o zaman adamlar sevinçle:

 “Hoo, hooo!” diye bağırıyorlardı.

Hasan KAYIHAN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir