HAN-I HALİLİ’DE ZAMAN

Han-ı Halili, Kahire’nin en eski alışveriş merkezlerinden biridir. Geçmişle bugünün buluştuğu bu çarşı, Firavun ve İslam kültürünün harmanlaştığı, göz nurlarının, sanat eserlerinin küçücük dükkânlardan dışarılara taştığı ve labirenti andıran daracık sokakların, kâh birbiriyle buluştuğu kâh bir çıkmaz sokakla düğümlendiği tarihî bir yumak gibidir.

Ezher Camii’nin batıya bakan kapısının önündeki yaya tünelinden kırk elli metre kuzeye yürüdüğünüzde hemen Han-ı Halili’ye varırsınız. Bu kısa yolculuktan sonra sizi ilk karşılayan, tezgâhlara serilmiş bin bir çeşit incik boncuk, kınlar kılıçlar, al yazmalar, ahşap oymalar, tepsiler ve giysilerdir artık… Bu kadar hepsi bir yerde güzellik, gözlerinizi siz isteseniz de istemeseniz de hemen esir alıverir. Âdeta ‘beni alın’ diye insanın bakışlarına dolanıp duran bu cazip görüntüye, bir sihirli tütsü gibi saran nargile dumanları, buhurdanlık kokuları da eklenince, kendinizi bir an, Osmanlı devrinin ikindi vakitlerini çağrıştıran garip bir mazi düşünde hissedersiniz.

Han-ı Halili’de hangi sokağa girseniz, sonunda dönüp dolaşıp bizim izlerimizi taşıyan Fişavi Kahvesi’nin önüne gelirsiniz. Siz adımlarınızı atadurun… Birazdan pehlivan yapılı, karayağız, sesi gür bir delikanlı size “hoş geldiniz” deyip içinizi açan bir jest yapacak ve “buyur paşa” anlamına gelen birkaç kelimeyle iltifatlar edecektir. Bu delikanlı, önünüzü kesen kalabalığın arasında, kalemi kulağında servis yapmakta olan garson Halit’ten başkası değildir.

Her sandalye ve masası kendine özgü bir estetiğe sahip bu kahvehane, kim bilir kimleri ağırlamış Osmanlı devrinden günümüze… Muhteşem bir mazinin nakışlarını üzerinde taşıyan şu zarif işlemeleri, tavanları ve duvarları hangi maharetli ustalar yapmış… Birkaç asırdan beri asılı duran şu sırları dökük aynalarda kimler saçını taramış… Şu gümüş taslardan kimler su içmiş… Şu bakır semaverlerden kimler çay doldurmuş… Şu senelerin yorgunluğuyla cilalanmış sedirlere kimler kurulmuş… Hangi çakırkeyifler nargile nefesi üflemiş semaya…

Ne zaman Fişavi’ye uğrasanız, karşınızdaki kanepelerden birinin üzerinde hep iki büklüm oturmakta olan yaşlı bir kadına rastlarsınız. Başındaki süt beyaz örtüsüyle, sırtındaki simsiyah feracenin altında, âdeta volkanı sönük bir dağ gibi duran bu heybetli nine, sanki Fişavi Kahvesi’nin uğur perisi gibidir. Etrafını çepeçevre insanlar sarar bu doksanlık kadının. Kimi onun dövmeli dudaklarına, sürmeli gözlerine ve rastıklı kirpiklerine baka baka anlattıklarını dinler, kimi de avuç içlerini onun kınalı ellerine uzatıp bahtını okutmaya çalışır. Bazı günlerde ise, Kur’an’ı çocukken ezberlemenin ve hiç unutmamanın verdiği tevazu yüklü vakarla, başını hafiften sallaya sallaya, sürekli hafızlığını tekrar eden beyaz takkeli bir adamı dinler durur.

Fişavi’de hayat, çok gizemli gelir insana. Sanki dört tarafında rehavetle metafizik kol kola gezinir Fişavi’nin. Burada herkesi yalnız huzurla meşgul görürsünüz. Durup dinlenmek için oturanlar bile, gittikçe denizleşen mutluluğun kulacını atarlar âdeta. Hatta zaman, tatlı bir uykuya dalmış gibidir; ruhla maddenin ünsiyet teknesinde eridiği bu derin ninnili hengâmede. Dinlenmek, aynı zamanda dinlemek, okumak ve öğrenmektir Fişavi’de. Keyiflerin demli çayla köpürdüğü bu ortamda, kafalarını gazetelerine gömenlerin sükûtu, sadece arada bir kahvelerini höpürdeten tiryakilerin cür’etli sesleriyle çizilir. Hele yanık sesli bir müezzinin, Hüseyin Camii’nden kulaklara akan ezanı, tadı tarifsiz bir haz dalgası uyandırır insanın derinliklerinde.

Fişavi’nin yeşil nane dalıyla birlikte gelen şekeri cömert çayını içtikten sonra, ahşap dükkânların bittiği aralıktan yukarıya dönünce Hüseyin Camii’yle yüz yüze gelirsiniz. Bu mahalde, sizi gittikçe kucaklayan bir doğallık hâkimdir. Burada, insanın sadeliğini küçümseyen hiçbir emare bulamazsınız. Her şey ve herkes, yerli yerince oturmuş gibi görünür bu keşmekeşliğin içinde. Mango suyu satmak için bağıran gariban çocukların günahsız sesleri, dükkânlardaki radyolardan sokaklara taşan Kur’an tilavetiyle bütünleşir Han-ı Halili’de. Buralarda kaynayan kalabalığın arasında, arada bir kulağınıza kaçan “efendim” veya “paşa” gibi kelimelerin, içinizde altın gibi yumuşak ve hoş bir ağırlık bıraktığını hissedersiniz. Bir zamanlar paşalarımızın, uçbeylerimizin ve İstanbul Beyefendilerinin; yüzyıllarca beraber yaşadıkları bu insanlara nasıl davrandıklarını, dahası onlarla konuşurken nasıl bir dil kullandıklarını anımsatan bir gerçeğin dışavurumudur bu.

Türkiye’de birçok Arapça asıllı kelimenin kullanılmasına karşın, bugün Mısırlıların konuştuğu halk Arapçasında da “Efendim, bey, paşa, çavuş, kardeş, abi, abla, başmühendis” gibi saygı ve kıymet bilirlik ifade eden bazı Türkçe kelimeler hâlâ yaygın olarak kullanılır. Senelerce Osmanlı Türkçesi ile iç içe yaşamış Mısırlılar, kendilerine verilen değerin bir nişanesi olan bu sözcükleri hiç unutmamışlar, sevmişler ve benimsemişlerdir. Dolayısıyla bu, yüzyıllarca sevgi ve kardeşlik içerisinde yaşamış iki milletin ortak tarihine, birkaç ipucu bırakan doğal bir anekdottur.

Asırlardır İslam kültür ve medeniyetinin engin hoşgörüsüne af ve tolerans sahalığı yapan buralarda, sanki herkes üzerindeki bütün kabukları atmış, Yunus sadesi bir hayata soyunmuş gibidir. Hatta Fişavi’nin kuzeyine düşen ve Han-ı Halili ile eski Kahire evleri arasına kondurulmuş olan Necip Mahfuz Lokali bile, granit ve mermer kaplı duvarları, ışıl ışıl yanan kristal avizeleri ve altın gibi parlayan pirinçten yazılarıyla, bu doğal dokunun arasında, âdeta mağrurluk kundağına sarılmış bir saray yavrusu gibi durur.

Yerli yabancı, hemen her renk ve cinsten binlerce insan kıpır kıpır… Hep bir şeyler arar durur Han-ı Halili’de. Tıpkı arıların kovanlara girip çıktıkları gibi, küçücük dükkânlara girerler çıkarlar… Aslında en güzele ve en nadire ulaşmanın bir nevi adres sorma telaşıdır bu. Sanki insanın, mükemmeli arama coşkusunun bir şölene dönüştüğü yerdir Han-ı Halili.

Mesut ÖZÜNLÜ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir