“Girilmez!” yazmalıydı dünyanın kapısında, yazısında, yazgısında. Sıralanmalıydı kurallar, yasaklar. O şirin sözler nerede? Derde dert çektiren o aşksız nefesler, saniyeler? Sırlanmalıydı hakikat niyetine inci okutan hayaller. Elif’te vav okuyan ezberler. İlk cümlenin açıklaması gelmeliydi ardından. Hayat, izaha gelmeliydi. Ben, sana gelmeliydim. Hizaya gel, dediğinde kalbim. Girmeliydim. Dünya bahçesine, cennete. Sağım solum, saklı ah imiş meğer. İsyan sözlerini çıkarmışım lisanımdan, halimden, imanımdan. İnsanlar? Derlermiş hep. Öyle birdenbire olmaz, malum. Ne derler? Yazma süreci var, çok aşamalı. Hiçten seçmeli. Giriş, gelişme, sonuç… Mu? Allah’ın emriyle… Peygamberin kavli ise yurdum, yuvam. Sözün sustuğu, sükûtun coştuğu o derin manalar…
Hezarfen’ in çırağıyım köprülerde. Kurşundan kanatlarla. Benim yârim de geçer mi diye bilen, bilinen şairlerin iç çekişleriyle. Galata uçuyorsa serin sularda aldırmam, ne gam! Sevdadandır. Gülüşleri, işve ve nazları kumruların ömürlere bedeldir, tünemiştir koridorlara gözleri, sevinsin diye güzelce büyük sevip küçük sevinenler, öyle gizlice, uzaktan sevilenler. Nöbetlerdeyim kelimelerle. Kendimi tutuyorum, sana tutunuyorum yamaçlardan tepelere, dağlara. Tuttuğum, tutunduğum bir parça hayat denebilir mi papatya başı okşayan bu başlığa? Çok anlamlı yaşamaya, böylesi sevilmelere? Çünkü sevmek, çatısı evimin, bacası, sıvası, duru, durağı, aşı, eşyası, duası. Olmayacak olanı da olduran o makbul olan anı. Cuması. Nidası. Yalvarışı. Melike bestesi, Hüthüt’ ten Süleyman’a, dünyanın bütün mal varlığı, mevsimi, iklimi, ferdası, yaşı, yağışı. Dünyanın gözlerini silen bir el, göklerden.
Yağmur yağar belki yaz bitmeden şehre, ben yaşarken olur bunlar ve yağmurla başlar kentin göçü. Sabahsız terk ettiğinde kanaryalar minareleri, ezansız odaları, boşlukları. Boş beşiklerde de kartallar yüksek uçacak, kargalar kavgam olacaktır, ah benim umudum, narçiçeğim, dağ çiçeğim, ıssız kara göllerim. İçimin göklerinde yürüyor kelebekler, günüm, esmerliğim, gecem, parlaklığı alnımın. Yüzme bilmiyorken ben atlar da yanıyor akşamın sularında, çölde. Yılkıda unutuluyor kalbim. Tahtım, tacım Semerkant’ta, Buhara’da, Isfahan’da, Endülüs’te. Gemileri yaktım. Tarık’tan ilhamım. Mektubun saklı. Adın da. Aklımda. Aklımı unuttuğumu unutmuşum ah. Ki sen, gelirken el aman. Kalbime mukayyetim, Mem’ in o yine kara kuru güzeller güzeli Zin’i geçince penceremin önünden. Mantığım, önermelerim, fikrim geçiyor film şeridi, gözlerinden. İğne deliğinden geçerek geliyorum buraya, kan revan gözlerin, ela ile birleşince yol, hayli meşakkatli, hayli uzun. Gel, desen. Gelememem ki. İstek kipinde. Geleyim.
Pervane gibi. Yanmadan. Hamım. Ses yok. Işık da. Lal. Dudaklarım. İskender’den beri. İstiyorum ki hep etrafımda ol. Dön. Dönme. Benden. Bana. Dönülmez ki. Akşamın ufkundan. Sabahın hayrından. Uyuyorum iğde çiçekleriyle, uyumanı beklerken. Karanlık basıyor al basması gibi, pişmanlıklar, geç kalmışlıklar, olan olmuşla beraber olacak olan da olmuşlar. Hayır diyorum, yüzüm… Benim yüzüm değil o, bütün şiirlerde dinlediğim, sunam. Uyanamıyorum.
Ayna çatlayacak birazdan. Toplamak yine başa düşecek, kafam bir dolu dünya, iç içe tahta atlarını küçük askerlerin, suya giden allı güllü gelin bebeklerin, telli turnaların. Ben sana neler vadedeceğim her seçim öncesi bilir misin güzelim, dedikçe sen. Güleceğim. Güzelleşeceğim. Ben hep güleceğim yeter ki. Ben hep gülümseyeceğim ölüme bile.
Bütün bunları ben göremiyorum diyorum meleklere kendi yüzümde, benlerim artmaya başlamış, yaşanmışlıktan. Nasıl kurulmuş bu devlet, devletim, devletlim! Gökyüzüne. Başka renklerini görmemiştim şimdiye dek. Yeni bir imparatorluk imiş burası, beylikler devri çoktan bitmiş. Yetişmişim. Ne çok şey geçmiş de geçmemiş hiçbir şey. Kırkı sıfırladığım artılarda ve iki. Saat hep geçerken ben durmuşum karşısında aynanın alarmının. Görmemiş, görememişim bütün bu imgeleri, sanatını, sanatkârlığını hünkârım! Rüyamdasın. Görmediğimi gördüğüm o mucizede.
Anlatılmaz derdi merhum. Bazıları işte ya da herkes, belgesiz zarf. Rahmetli ölür çünkü herkes rahmetle yaşamasa da. Kim dese haklıdır şimdi. Ölüler de konuşur. Tartışmaz. Hak, hukuk öte tarafta niyazdadır, diz çökmüştür secdeye, alnı Kaf Dağı’ndadır, musallada. Bir namazlık saltanattır.
Ölmedim. Küçük ölümün sıcak koynundayım. Ellerim üşüyor, çünkü üşür, nezlelidir zaman. Ellerime hiç rapor yazmaz doktor, bir de gönlüme. Eşit değildir, eştir o, öylece. Rahmet yağdıran hülya, aşk tutan alkış, merhametse hep senin yüreğindir, yüreklerde. Allah’tan.
Rüzgârın eline dokunuyor yüreğim. Takatim kesiliyor kızgın çöllerde çekirgelerle. Bir sıçrıyorum. İki, üç… Perakende. Ateşine konuyorum gülün, bülbül taklitçisi papağan şekeriyle. Harflerden köprüler inşa ediyorum, edebiyat mühendisliği fakültesinden diplomasız münşiyim. Firavun sarayında kaynıyor gösterişli şöhret putları, pullar. Tekbir ile yoka niyetleniyor var. Raf ömrünü hesap etmeden.
Mehir istiyor bunca emek ciğerparem, bunca ziyan olmuş günlere inat! Ömründen ömür, ömrümden iyilik, güzellik. Bir de dünya evinin anahtarı, gözlerinde ziya, canının sağlığı.
Bir dem hüzünle baksa yar, ey şair, şairler! Gülleri ağlatanlar, yerimizde saydıranlar! Atalar! İki gönül nasıl bir oluyor da samanlıkta seyranda insan? Alavere dalavere mi bu işler? Krizler, krizler, krizler…
Kulübede ışık yok. Faturalar ödenmemiş olabilir diyeceğim, sen yoksun. Araya araya göz izlerini. Buluyorum. Beyaz begonviller yollara lamba. Çiçekler açmış, beni bekliyor. Her mevsim açarmış hikâyeler. Bu karanlık, Nuh’tan kalma. Kim korkar? Sözlerin, gözlerime gelin. Gözlerim, sözlerine güvey. Taze sulanmış kapı eşiği, güz mevsimi, üzümün kokusunu duymadan sarhoş olmuş elmalar.
Biri de çadır kurmuş gökyüzü mimarına. Rengârenk. Dünya Evi’nde.
Yasemin KULOĞLU

Son Yorumlar