Has Maraba

Elleri ellerimde yürüyorsak, birbirimize kaçamak bakışlardan ziyade dalıyorsak gözbebeklerimizin en derin noktasına; artık utanmanın da sırası da değil, saklamanın da lüzumu yok.

Biz Anavarza’nın yemiş yüklü bahçelerinden pervasızca ve uluorta haykırıyorsak sevdamızı cesaretimizden değil yaptıklarımız. Ve arkamızda eli kanlı, paralı katiller varsa, biz halen geç kalınmış sevdamızın son bakiyelerini tüketme sarhoşluğunu yaşıyorsak ellere nesi!

Varsın ağanın cellatları bizi assın Çukurova meydanında, yeter ki bir tek saniyesi ayrı geçmesin ömrümün Zeliha’dan uzakta.

***

Öyle bir ağa düşünün ki dediği dedik, kestiği kestik; kolay değil, yedi köyün ağası. Emrinde çalışan binlerce köylü olsun mütevekkil. Sarı sıcağın altında ezilsin tüm marabalar. Öl deyince ölen cinsten itaatkâr olsun sahipsiz paryalar. İstediğini sevsin kendince, istediğinden nefret etsin. Sevmediğini cezalandırsın, falakaya yatırsın mesela ve yorulunca bıraksın sopa atmasını.

Peygamber sünneti desin, on dörtlük kızları görünce salyası akmış ağzı. Sonra imam nikâhı kıysın bir iki üç ve dört… Genç yaşlı demeden herkese el öptürsün. Karın tokluğuna çalıştırsın işçileri, sıcağında sarılık çıkaran kundaklı bebeklerin olduğu pamuk tarlalarında. Kırbaçla vursun bir deri bir kemik kalmış bedenlerine en acımasız dokunuşlarla.

Sonbahar gelsin ve sıraya girsin köylüler; ağadır bu, mağrur baksın hepsinin yüzüne. Verdiği bir parça ekmeği bir tas ayranı minnet sandırsın köy tebaasına. O evinde rahat uyusun eşleri ve efradıyla beraber. Köylü borçlu girsin kara kışın kucağına, elleri arkadan bağlanmış idam sehpasına giden mahkûm olsun yapmadıklarından yükümlü.

Bir beni düşünün kimseye dokunmaz, etliye sütlüye karışmaz. Ağanın emrine amade, kâhyanın dediğinden çıkmayan. Yazın debisi düşen sularda balık avlamak en büyük zevkim olsun Ceyhan veyahut Seyhan ırmağında. Bir de Zelihalı tutkularım olsun gece karanlığında filizlenen, ışıkları ayı kıskandıran cinsten tutkular.

Ağanın kölesi olmuş anne babamın biricik göz bebekleri olayım. Kıyamasınlar bana, sevsinler beni çalışmaktan arta kalan zamanlarında. Ağanın gazabında kalkan olsunlar nasırlı elleriyle ufak tefek bedenime.

“Biriciğim, oğlum, evladım biz sana ölürüz” desinler, sevsinler beni. Ama ölmesinler ve ölüm onlar için en uzak kavram, en sözde laf olsun öylesine ağızdan çıkan.

Maraba olayım Anavarza’da, Yumurtalık’ta ve Yüreğir’de. Emeği olayım bereketi kazdıkça fışkıran topraklarına Çukurova’nın. Anne babamın yeme-içme istihkaklarına tek varis olayım gönlümce. Bir güzel besleneyim, bir güzel kuvvetleneyim cevap bekleyen yarınlara. Gittikçe hırçınlaşayım, korku salayım geçmişte masumiyetimize borçlanmışlara, öç kılıcı olayım en keskininden.

An gelsin ağanın has adamı olayım. Alsın beni yanına en saklı meclislerde ona kulak olayım. Sır kutusu olayım ağama, üçüncüye ver vermeyecek ehemmiyette. “Annen babana yakışır bir evlat, ağana layık bir kul oldun” desin bana. Sevsin beni kendince. “Sağ ol ağam sayenizde diyeyim” İtaatkâr olayım ağama, it gibi sadakat göstereyim. En sevdiği mavzeri versin bana kendi elleriyle.  Üstelik “Zeliha, getir mavzeri de Memed’e ver!”  desin. Sonra “Altın işlemeli olanı,” diye Zeliha’ya almaya giderken tembihlesin ardından.

Tütün sarısı bıyıklarına nişane olmuş ağanın en has adamından, yüreği gerçekten varsa yesin tam ortasından okkalı bir mavzer kurşunu. Gözleriyle gözlerime ezici bakışlar fırlatırken ihtiyatlı olayım “Yok ağam açıldı birden, anlayamadım” diyeyim.       

***

Zihnim, Zeliha lafını duyunca geçmişe gitsin!

On dördümüzde olalım ikimizde, paçaları çamur tutmuş çocukluğumuzun mazisinde. Ben âşık olayım, Zeliha maşuk. Seyhan Nehri’nin kıyısına can suyu olduğu bereket tarlalarında filizlenen yarınlar olalım. Pamuk tomurcukları açılırken sevgi sözcükleri fısıldayalım kulaklarına minik dudaklarımızla. En büyük günahımız birbirimize çıplak gözlerle bakmak olsun fütursuzca, el ele tutuşmak ise ahdimiz.

Anne babalarımız en iyi arkadaşlar olsun birbirlerine. Sevsinler bizi. Zeliha da benim gibi tek evlat olsun anne babasına. Bizi görünce “Ne güzel yakıştılar birbirlerine?” desinler ve “Hele biraz daha büyüsünler, çağırırız imam efendiyi…” desinler ve bu sözden sonra hiçbir söz söylemeden öylece gülsünler, gülsünler ve gülsünler.

Daha sonra yirmili yaşlarıma gireyim nazlanarak. Bir gün muhtar, babamı çağırıp “Senin oğlun filanca gün askere gidecek” desin. “Olsun gider gelirim” diye gözleri buğulanmış anne babama metanetli sözcüklerle teselli vereyim. O gün gelsin ve ben asker olayım vatan topraklarına. Sevdiklerimi arkamda bırakayım. Varıp gideyim Enbiyalar ocağına. Zamanın en nazlı edalarına tanıklık edeyim. Alışayım anne babanın uzak şefkatine, yârin ırak hasretine.

Dem demlensin tavşankanınca, hasretim prangalar eskitsin durmadan. Ellerin kurduna kuşuna alışayım yabancı ve tırsak tutkularla. Zeliha’ sız havayı soluyayım ciğerlerime. Kaçak çay içeyim gönlümce, sonra karın tokluğuna çalıştığımız günlere mukabil ne idiği belirsiz etler yiyeyim tıka basa.

Askerlik bitsin ve otonom yaşayan köyüme döneyim merkezinde ağanın olduğu. Sabırsızca, minnetçe ve usturuplu öpeyim anne babanım ellerini sonra alnıma götüreyim. Günler geçsin ve hiçbir şey olmamış gibi baksınlar bana. Zeliha’yı sorayım onlara “Nerede?” diye.

Bana bakıp sussunlar, utansınlar, erisinler nazarım üzerindeyken onların. Sualim ağır gelsin onlara. “Minik kızı ağa aldı bizden, yokluğunu fırsat bildi zalimin oğlu!” demesinler, diyemesinler, dilleri tutulsun!

Geçmiş zaman kendinden nefret etsin bir anlığına. Neydi âdemoğlunun birbirine yaptığı bu muamele? “Hakikatten olmasaydı ağa ne olurdu sanki? Bu düzen daha iyi işlerdi. Hem de çok çok iyi işlerdi.

Her yerinde bereket fışkıran toprakları ağasız olsa keşke! İnsanlar el ele vererek ekse tarlalarını ve yine hep beraber, erinmeden toplasalar ekinlerini. Hasatlarını kavgasız gürültüsüz paylaşsalar kardeşçe. Ve birbirlerinin külüne muhtaç olsalar sorgusuz. Rezerv sevdaları harcasalar gönüllerince, kimseye sormadan ve üstelik limitsiz. Emeklerinin karşılığını alsalar sömürü düzenden hesap sorarcasına.

Ağadan, paşadan, beyden çekinmeden yaşasalar hayatlarını müstakil.  

Ben ağaya yakın olmak için bahane arasam. Ve ansızın kâhya beni alıp ağaya götürse “Al ağam tam bir fedai, o yanınızdayken kimse dokunamaz size!” dese. Ağa beni baştan ayağa süzse “Tamam,” deyip kendi malı gibi alıp kullansa. Ağanın en ‘Has Marabası’ olsam. Ve yaptıklarını perdesiz görsem, her gün biraz daha bilensem ağaya.

“Bir fırsatını bulsam da sersem leşini boylu boyunca. Kim ne der sahi? Herkes bilmiyor mu Zeliha’yı deli gibi sevdiği mi? Ağanın haksız olduğunu?” desem. Sonra altın işlemelerine dalarken az önce Zeliha’dan aldığım mavzere ansızın mermi sürsem fırsatını bulmuşken. Ağanın aguşundan nişan alsam ve tereddütsüz bassam tetiğe şahadet parmağımla. Sonra alıp kaçsam Zeliha’yı.    

Güvenmesem ovasına, düzüne. “Ferman padişahınsa dağlar bizimdir!” desem. Çıksam dağlara, sabah yeli sararmış otlara çiy dağıtırken.

Ansızın bir Memed olsam. Hatta en zarifinden “İnce Memed”  olsam; bir gün Aladağ’da, bir gün Bolkar’da tekmil Toroslarda olsam gönlümce. Ağalara, paşalara ve halden anlamazlara karşı adalet timsali zuhur etsem dağların asi doruklarında. Ve korkmasam titrediğim halde yanımda Zeliha’nın varlığı yetse. Üşümüş kaynak sularını doya doya içsem. Çıkınsız, katıksız çıktığım yolda her dem tok kalsam aşkıyla maşukumun.  

Öldürseler bile sevda uğruna ölsem. Kanım toprağına karışsa Çukurova’nın ve bereketin adı olsam; bazen pamuk köklerinde, bazen arpa başaklarında yeniden can bulsam.

***

Elleri ellerimde yürüyorum. Arkamda katil sürüsü var. Onlara inat hiçbir yere gitmiyorum. Öldürseler de buradayım. Çünkü babam da buradaydı. Babamın babası da bu topraklarda öldü. Onun babası da… Sadece isimleri değişti; biri köle, biri maraba, bir diğeri işçi…

Ne değişti kurulu düzende? Değişim sadece isimlerdeyse ne anlamı kaldı yıpranmanın, can sıkmanın ve asiliğin korkunç sonuçlarına katlanmanın! Dikkat ederseniz ağanın ismini vermedim, vermem de. Her biri birbirinin aynısı olan bu insan müsveddelerin isimleri değişse de yaptıkları aynı değil mi?

“Emeğin Çukurova’sında yarına fidan diktim tomurcukları filize durdu. Sahip çıkalım fidanlarımıza dününde emek yarınında gelecek var, gelecek var!” desem.

Recep TURAN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir