Höketçeli Ozan İbrahim

“Kardeşim yok gele dura
Bacım yok halimi sora
Sinemde açılsa yara
Melhem edip soran olmaz”
Ozan İbrahim

Mağara, Höketçe, Tufanbeyli… Adana’ya bağlı, Adana’nın en kuzeyinde, bağlı olduğu kente en uzak ilçe. Kağıt üzerinde, bürokratik kayıtlarda Adana’nın bir ilçesi olarak yazılmış ama ne coğrafi olarak ne iklim olarak ne de kültürel olarak Adana’yla herhangi bir ilgisi yok. Kayseri ve Kahramanmaraş’la sınır. Kilometre olarak Kayseri ve Maraş’a daha yakın. Hatta Tufanbeyli’nin bir yerlisi olarak babamın ana tarafı Kayseri Sarız’dan, anamın baba tarafı ise Maraş Elbistan’dan… Yükseklerdedir Tufanbeyli… Göğün maviliğinin en güzeli orada. Gece yıldızlar el uzatılıp avuçlanacak kadar yakında… Gök o kadar pürüzsüzdür ki geceleyin kendinizi samanyolunda yıldızlarla geziyor gibi hissedebilirsiniz. Hele dağlar… Yüzünüzü nereye dönseniz yüce dağlar karşılar sizi… Binboğa ve Tahtalı… Dağlar, dağlar ve gökler…

Güneyden Obrukbeli, doğudan Kan geçidi, batıdan Gezbeli geçidi ile girersiniz bir platoda kurulmuş Tufanbeyli’ye. Baştan sona Göksu ırmağı dolanır. Irmak boyunca kavaklar, söğütler, yılgınlar, çiçekler… Her merkeze uzaktır Tufanbeyli. Gözden ırak olan gönülden ırak olurmuş lafını haklı çıkarır. Tufanbeyli kıyıda köşede kalmış… Kışları metrelerce kar yağardı. Bembeyaz bir örtüden ve masmavi bir gökten başka bir şey göremezdiniz. Karın altında uzun bir uykuya dalardı tabiat. Arada bir güneş kendini gösterdiğinde duldalarda gülle oynardı çocuklar, sırtını güneşe dönmüş ihtiyarlar uykuyla uyanıklık arasında sohbet ederlerdi. Bahar gelirdi…  Bahar gelince her yer yemyeşil bir örtüye bürünür. Elvan türlü otların, çiçeklerin kokusu… İpek gibi yumuşak bahar rüzgarı… En güzel melodileriyle kuşlar… Bozbulanık akan dereler… Yayla yollarına dizilen koyun, kuzular… Melemesi dağları çınlatan emlik kuzular… Karlar eriyince toprağın üstüne çıkan sümbüllerin kokusuyla mestolan dağlar… Kaya diplerinden nevruzlar… Alatav toprakta çiğdemler… Ateş lelası… Kengerler, ışkınlar, masmavi dikenler… Yaz gelince insanlarda bir geçim derdi… Sarı sıcağın altında toprağa dökülen terler… Toprağa dökülen emekler… Bütün tarlalar, bağlar, bahçeler adam kaynardı. Sarı sıcak altında ekin biçenler, nohut yolanlar, kar yağarken pancar sökenler… Yoksul insanlar Yoksul ve mütevekkil…

Söylediklerimin tabiat bölümüne dair olanlar hâlen devam ediyor. Tabiat bütün tahribata rağmen işliyor ama son dönemlerdeki değişimler Tufanbeyli’yi de etkiledi. Orada da maalesef topraktan kopuş bütün hızıyla devam ediyor. Doğa ve insan arasındaki uçurum hızla büyüyor. Çocukluğumuzda bahar ayından itibaren yaylara çıkılırdı. Herkesin üç beş koyunu kuzusu olurdu; ineği, davarı… Nohudu, fasulyesi, ekini… Tüccarlar harman yerlerinde çiftçinin ürününü almak için birbirleriyle yarışırlardı. Pancar ekilirken herkes çuvallarla şekerini, avansını alırdı. Sürüler yayladan araziye inince ikindi vakti koyun sağmaya gelen kadınların sesleriyle, gülüşleriyle dolardı… Ne güzeldi… Suyun bir tadı vardı. Yoğurdun… Sözün tadı vardı; sohbetin… Konuşmanın güzelliği vardı; doyumsuzluğu… 

Söz dedik. Söz… Dağlarla çevrilmiş yerlerde sözün yakıcılığı daha da artar. Dağlar insanı söyletir… Yüzünüzü çevirdiğiniz yerde dağlarla söyleşebileceğiniz Tufanbeyli’de “Ozan İbrahim”, “Kul İbrahim”, “İbrahim Ozan” mahlaslarıyla da bilinen İbrahim Ozancı‘da söylemiş en güzel sözleri… Şiir söylemiş, ağıt söylemiş… Ozan 1876’da Tufanbeyli’de doğmuş. Tufanbeyli’ye ilk yerleşen ve Keçeler adını alan sülaleye mensup olduğu söylenmektedir. Bir şiirinde “Yamanlı da bizim eski yurdumuz,/Onlarınan birlik düşer derdimiz” demektedir. Yamanlı Tufanbeyli’nin bir köyüdür ve Ozanın da burada doğduğu düşünülmektedir. Kendinden başka dört kardeşi daha olan Ozan o dönemlerde herkes gibi yoksul bir aileye mensuptur. Bütün aile tarım, hayvancılık ne olursa çalışıp, çabalamışlar. Eğitim yaygın olmadığından düzenli, ciddi bir eğitimi olmamış Ozanın.   

Ozan İbrahim eğitim almak, Arapça ve Kur’an’ı öğrenmek için Saimbeyli’nin Kötün köyünde bulunan medreseye gider. Bir kaç yıl eğitim alır burada. “Molla” olarak memleketine döner. Askerliği 1. Dünya savaşı’na denk gelir. Savaşır, esir düşer. İhsan Işık “Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi”nde şu bilgileri veriyor:Birinci Dünya Savaşı yıllarında askere gitti ve 1918 Mondros Ateşkes antlaşması ile askerden döndü. Sürekli iş olarak, babadan dedeye uzanan çiftçilik yaptı. Onun dışında aralıklı olarak cami imamlığı, okul hademeliği de yaptı. İleri yaşında, ilkel araçlarla, omuz zorlaması ile yapılan çiftçiliği yapamaz olmuştu. Yoksul oluşu nedeniyle, yöresinin dışına çok çıkamadı. Görebildiği yerler, zorunlu nedenlerle ili Adana’yla, komşu Kayseri’ydi. Ama konuşmalardan duyduğu kentleri de görmüş gibi betimlerdi. Yoksulluğu yüzünden kendisi gezemezdi ama Höketçe’ye (Tufanbeyli) gelen gezginler kendisiyle buluşur, görüşürdü. Yoksulluğu, dışa dönüklüğünü büyük ölçüde engellemişti. Adını dışarıya yayanlar, halkbilimci ve Adana’da müze müdürü olan Ali Rıza Yalman gibi onunla görüşme olanağı bulanlardı.

Şiir söylemeye on, on iki yaşlarında başladı. Söylediği ilk şiir “Buldum Vallaha” adını taşır. Yaşamı boyunca söylediği şiirlerin tümü duygulanıp etkilendiği olaylar üzerinedir. Tüm şiirlerini doğaçlama söyledi ve hepsi de ezberindeydi. Ancak kendisi söylerken başkaları şiirlerini yazardı. Şiirleri âşık tarzında olmasına karşın saz çalmayı bilmezdi. İçine kapanık, barıştan yana, duyarlıklı bir kişiliği vardı. Bu özellikleri şiirlerine de yansır. Şiirlerinde; Atatürk ve ulusal sorunların yanında dinî ve etik sorunlara da yer verdi.

Yöresel barıştan başlayarak ülkesel barışa varan bir duyarlılığı vardı. Kişilerle kavga etmemeye özen gösterir, kişiler arası kavgayı da önlemeye çalışırdı. Ulusal barışı sağlayanları överdi. Ulusal sorunların yanında dinsel sorunlarla etik sorunlara da önem verirdi. Şairliğini, 10-12 yaşlarındayken ağabeyinden aldığı emanet bıçağı önce yitirip, sonra bulmasının sevincine bağlar. Kul İbrahim mahlasını da ilk kez bu nedenle söylediği şiirinde kullandı. Yaşamı boyunca söylediği şiirlerin hepsi duygulanıp etkilen­mesi sonucunda doğmuştur. Söylediği diyoruz; çünkü şiirlerinin hepsi doğaçlamadır. Hepsi de belleğindeydi. Kendi okurken başkaları yazardı. Sesi güzel olduğundan, gençliğinde ağıt türü bozlak türkülerini de söylediği yerel deyişle, çağırdığı söylenir. Yaşamı süresince gözlemleyip tanık olduklarından etkilendik­lerini şiirleştirdiğine göre, dönemi ile bağlantılı olduğu için çoğu şiirleri güncel sayılır. Köyünde kimilerini taşlamaya aldığı (hicvettiği)  biliniyorsa da, yeni bir takışmaya ya da tartışmaya olanak vermemek için, alaya almayı gereksiz görürdü.

Otuz kadar şiiri Mustafa Onar tarafından derlenerek, bir incelemeyle birlikte; İbrahim Ozancı: Yaşamı – Sanatı – Şiirleri (2002) adıyla yayımlandı.”

Âşıklık, şiir söyleme, destan yazma bölgemizde Karac’oğlan’dan bu tarafa devam eder. Karac’oğlan 17. yüzyılda yaşamış. Ondan daha sonra gelen Dadaloğlı 18. yüzyılın sonlarında yaşamıştır. Kayseri/Tomarza doğumlu oldu söylenir. Bölgede Dadaloğlu’nun etkisi de büyüktür. Ozan İbrahim geleneği özümsemiş ve şiirlerini söylemiştir. Ozan badeli âşıklardan farklıdır. saz çalmamaktadır. Sadece şiirlerini söylemiş, gençliğinde bozlak da okumuştur. Hemşehrim, torunlarıyla arkadaş olduğum İbrahim Ozancı 1959 yılında vefat eder. Tufanbeyli ve köylerini dile getirdiği şiirini okumak gerekir: 

“Bir ev yaptırdım, örtemedim üstünü,
Bilmiyorum daha vakti er m’ola?
Deli gönül gezmek ister dostunu,
Onu yapsak acep bize ar m’ola?

Ekildi tohum da azdır biderim,
Gönlüm melul durur vardır kederim,
İlk postada Gazzıklı’ya giderim,
Bilmem sonu hayır m’ola şer m’ola?

Yamanlı da bizim eski yurdumuz,
Onlarınan birlik düşer derdimiz,
Halil Ağa bizim yeni gurdumuz,
Ona varsam kabul etmem der m’ola?

Hacı Hüseyin’in vardır kederi,

İbrahim Efendi vatanperveri,
Hangisine varsak git demez geri,
Herkes kendi reyinde hür m’ola?

Kayarcık da bizim yeğen dayımız,

İşimize yarar derin kuyumuz,
Arifleri sever bizim huyumuz,
Hacı Kâhya akranında bir m’ola?

Çapıtsızzadeler bir yapı taşı,

Küçük hocalar da bilirler işi,
Numan’ı meth etsem bunlara karşı,
Acep aklı kafasında yar m’ola?

Kirazlıyurt sapa düştü orada,

Çukurkışla kalıcımı arada,
Hasan Çavuş yiğit böyle sırada,
Murtaza’ya bu heyetlik zor m’ola?

Akçal, Fatmakuyu uğruna düşer,
Baldıran derler de bir yolu aşar,
Misafir görünce bütünü şaşar,
Kan’a varsam acep bize ar m’ola?

Kân’dan kalkar yolun Bolat’a gelir,
Orası beyliktir, usulü bilir,
Birkaç kişisin var hizmetin görür,
İğdebeli yüksek düştü zor m’ola?

Çakırlar Avşar’da bizim kolumuz,
Hasan Çavuş vardır, eski ulumuz,
Hüseyin Bekir’e uğrar yolumuz,
Gedik’ten aşınca ardı Şar m’ola?

Kayapınar’ın da yayladır yeri,

Temmuzda erimez kuzların karı,
Bir araya düşer tümünün sırrı,
Hacılardan bize imdat var m’ola?

Ağdaşalanı’ndan Ayvat’a varın,
Molla Hüseyin var eski yarenin,
Birkaç kişisi var görür hizmetin,
İreçberlik makamları dar m’ola?

Ya bire gönül de ya sana n’oldu,
Hastane, Kayapınar geride kaldı,
Muharrem Hasan da adını aldı,
Dursun Ağa döşeğinde var m’ola?

Akpınar’a varsak hızarı başlı,
Yiğitleri varda elleri işli,
Hakka bel bağlamış gözleri yaşlı,
Hacı Efendi döşeğinde pir m’ola?

Damlalı’nın ağaların görelim,
Koçcağız’dan Tozlu’lara varalım,
Onlar tüccar uygun selam verelim,
Arkasında Dedebeli kır m’ola?

Doğanlı’ya yürüyelim uzunan,
Elimizde Bozuk düzen sazınan,
Misafire hizmet eder nazınan,
Murtaza’ya bu şeleğim zor m’ola?

Şansa, Ortaköy, Pekmezli soğuk eser,

Kadir Efendi’yi demesek küser,
Göğ Ali zadeler usulca basar,
Gelen geçen meyvelerin yer m’ola?

Doğanbeyli’de de düzelir hava,
Arkası Naltaş da uğru bir ova,
İreçberlikte de bütünü ağa,
Ümmet Süllü sefa geldin der mola?

Güzelim’den Karsavuran’a dönelim,
Süleyman’ın odasına inelim,
Hacı Ahmet’in bol lafına kanalım,
Süt vermeye memeleri kör m’ola?

Ya bire gönülde neden bulandın,
Mağra’nın  mıntıkasın dolandın,
Her gördüğün çeşmelerde sulandın,
Kimi şerbet akar kimi şor m’ola?

Ozan İbrahim’de hep bilir yolu,
Bir kararda durmaz dünyanın hali,
Tümünü methetsem Höketçe eli,

Yüce dağ misali başı kar m’ola?”

Ozan İbrahim Tufanbeyli’ye çok kar yağdığı bir zamanda aşağıdaki şiiri söylemiş:

“Gene bir kar yağdı Mağara eline,
Komşudan komşuya varılmaz oldu,
Yolcular gidemez oldu yoluna,
Deresi tepesi belirsiz oldu.

Yağıyor kepek kar, esiyor tipi,
Örtüldü süyükler açılmaz kapı,
Kendi günahımız bu işin hepsi,
Allah için namaz kılınmaz oldu.

Göğsün, Albustan’ı altına aldı,
Sarız, Sadabet de nerede kaldı,
Bünyan, Pınarbaşı belasın buldu,
Sivas’tan bir haber alınmaz oldu.

Erciyes’e yakın Kölete Beli,
Kaba yel kurtarır Zamantı eli,
Acep kar mı ola Kayseri çölü,
Kuzugüden’den Yozgat’a varılmaz oldu.

Zile, Tokat, Amasya, Giresun, Samsun,
Erzurum, Erzincan karınan dolsun,
Yönümüz Harput, Diyarbekir’e dönsün,
Van’ınan Muş’a varılmaz oldu.

Gürün, Darende, Malatya bahçe bağı,
Akçadağ derler de karın yatağı,
Sarıkamış derler şehit yatağı,
Hudutlarda asker duramaz oldu.

Kar mı ola Zeytin, Maraş dağları,
Engin m’ola bahçeleri bağları,
Şimdi rahat Kilis, Antep beyleri,
Şu koca Halep’e girilmez oldu.

Hudutları gez de Hatay’dan dolan,
Amik’ten geçince uğrunda Belen,
İskenderun’dan geç de Dörtyol’da sulan,
Şimdi portakala doyulmaz oldu.

Erzin’den Bahçe’den Ceyhan’a varın,
Binin şimendifere, Seyhan’da durun,
Ziyaret eyle de valiyi görün,
Yaramıza melhem sürülmez oldu.

Adana’da şimendifere binen,
Pozantı, Ulukışla’dan Konya’ya inen,
Konya’dan kalkınca İzmir’e dönen,
Her yana yönümüz dönülmez oldu.

İstanbul Fatih’in, Ata’nın yurdu,
Şimdilik düşmanın orada derdi,
Bulgar hududunda askerin merdi,
Selanik’e varılıp, gelinmez oldu.

Seyrani dede ile bir defa güleş,
Gayretli yürü de şu Gezbel’i aş,
Şanşa, Doğanlı’dan haneye ulaş,
Her yerde çığırdan yürünmez oldu.

Ozan İbrahim’de kendini yorma,
Bin şimendifere çok yerde durma,
Ürgüp’e ayrıl da meyvesiz gelme,
Develi’den bir şey alınmaz oldu.”

Muaz ERGÜ

One Comment

  1. Mahmut Erin Reply

    Hemşehrim Ozan İbrahim’i ilk defa okudum. Ne güzel dile getirmiş. Muaz Ergü’ye bu keyifli yazıyı kaleme aldığı için teşekkür ederim. Bu şekilde güzel yazıların devamını dilerim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir