Güneşin ilk ışıklarıyla parlayan yüzlerce çiy damlası gözlerimi kamaştırıyor. Günün bu erken saatlerinde narin bir sevgili gibi sarıp sarmalayan ağaçlar bir masalın ortasına bırakıyor beni.
Türk zambakları sanki ayine durmuş, kulaklarımda Ferahfeza çınlıyor. Ferahfeza bir ayin… Yaban ellerde bir yaban yolculuğuna çıkacağız bugün…
Yaklaşık 2 km uzunluğundaki ‘Yaban Yol’ 2011’de açılmış ve engelli insanlar için de engelsiz bir gezi yolu. Hafta sonları çocuklu aileler de buraya akın ediyorlar.
Tekerlekli sandalyeleriyle gelen güzel insanlar burada doğayı yakından deneyimliyorlar. Milli Park içinde bulunan “Yaban Yolu” keşfetmek istiyorsanız, şafak vaktinde yola çıkmanız gerekir, çünkü Kermeter Dağı‘ndaki gezi yolları ancak o saatlerde kalabalık değil.

Yol, devasa bir ‘ağaç gövdesi’nin ortasından geçiyor; biz de geçiyoruz. Ve bir ağacın içeriden nasıl göründüğünü ve orada nelerin bulunduğunu görüyoruz böylece.
Yol üzerine çok sayıda keşif istasyonu ve bilgi panosu yerleştirilmiş. Güzergâh orman ortasından geçen ahşap patikalarla zenginleştirilmiş.
Öğretici bilgiler aktaran dinleme noktaları bu gezi yolunu özellikle görme engelli insanlar için ilginç kılıyor.
Onlardan birinin düğmesine basarak birbirlerine kur yapan ağaçkakanları dinliyoruz. Yol daha sonra görkemli kayın ormanının çakıl taşlı ama düzgün kulvarında kayboluyor. Aralıklı dizilmiş ilginç oturaklar sizi hayal kurmaya yada dinlenmeye çağırıyor.

Orman içerisinde yol işaretleri
Buralar sıcak yaz aylarında ağaçların gölgesi altında serin. Bir ilkbahar sabahının erken saatinde hava gerçekten taze ve soğuk. “Yaban Yol” boyunca doğa ve bitki türlerinin zengin çeşitliliği hakkında birbirinden ilginç gerçekler öğreniyoruz: Ormanda yaşam nasıl, ağaçlar nasıl büyür veya yapraklar neden sararır konularında çocuklar bilgileniyor. Doğa güçlerinin, örneğin fırtınaların ormanlara verdiği zararlar anlatılıyor. Ardından “kamp ateşinde” ısınıyor ve ormanın hırçın sesini kocaman kulaklıklar ile dinliyorlar…

‘Yaban Yol’ Giriş Noktası
Ormanın bana neler söylediğini bilmek ister misiniz?

Çocuklar eğlenerek ormanı tanıyorlar
Ormandan tırmanış yoluna saparken geniş ve rüzgarlı bir alandan geçiyoruz. Devrilmiş ağaçlar üzerindeki merdivenler ve köprüler çocuklar için özel bir eğlence şekline dönüşüyor birden. Çocukları doğayı sevmeye ve korumaya davet eden çeşitli levhalar eşliğinde -ormanın içinden- yürümeye devam ediyor ve ‘Kara Haç’ noktasına yöneliyoruz. Buradan, zamana, gücünüze ve bütçenize bağlı olarak, farklı turlar gerçekleştirebilir, örneğin geniş bir yay çizerek Hirşley Tepesi ya da Urft Gölü‘ne doğru uzun yürüyüşler yapabilirsiniz.

Hirşley Tepesi’nden Urft Gölü’nü bakış
Ama biz tekrar orman içine doğru yol alıyoruz. Harika bir yol; bizi gerçek bir peri masalı ormanının içinden büyülü sabahın aydınlığına sürüklüyor. Işık oyunlarının çekiciliği ve renkli yaprakların güzelliği hepimizi büyülüyor. Vadi ve göl üzerinde aheste kımıldayan sisler bizi bekliyor. Orman; yükselen güneşin ışıkları altında kırmızı, turuncu ve sarı renklere bürünerek yazlık elbiselerini giymeye hazırlanıyor.

Orman içindeki Yaban Yol
Sola kıvrılan yolu takip edip, otobüs durağına dek göl kıyısında biraz soluklanıyoruz. Kara yolu buradan Kermeter dağına götürüyor. 500 metre ilerde yaban yoluna tekrar geri dönüyoruz. Kayın ormanındaki yürüyüşümüz Urft Gölü’nün muhteşem manzarasıyla bizi ödüllendiriliyor ve ardından yurduna kavuşan göçmen kuşları izleyerek arabamıza geri dönüyoruz.

Urft Gölü kenarı
Yol boyunca değişik boyut ve renklerde mantarlar bulduk ama dokunmadık. Çünkü “Rangerhut” buluşma noktası şimdiden yoğundur. Zaman kaybetmeye gelmez! Zira her pazar, bir rehber eşliğinde ücretsiz yürüyüş imkânı sunulmaktadır. Sabah yürüyüşünden arta kalan zamanı heybemize bırakıyor ve Kermeter’i gürültüye boğan Pazar turistlerine bırakıyoruz.

Kermeter Dağı’ndaki Kurt Bahçesi köyüne giriş
Geniş bir alanı kaplayan Kermeter Dağı, Gemünd ve Heimbach kasabaları arasında yer alır. Kermeter aynı zamanda Eyfel Milli Parkı‘nın kalbi sayılıyor. Kızıl kayın ormanları ile en güzel göl manzaralarından birine sahip bu bölge halk arasında “Amazon” olarak anılmaktadır. İçerisinde 27 dere ve 5 gölet bulunmaktadır.

Eyfel Milli Parkı
Doğa, doğa olarak kalmalı ve bitki örtüsü herhangi bir dış müdahale olmaksızın yeşermelidir. Milli Park yöneticilerinin şiarı bu. Yaklaşık 550 metre yüksekliğe ve 33 km²’lik orman alanına sahip Kermeter Dağı. Schleiden/Wolfgarten arasında herkese açık iki ayrı parkur, gezgin olmasanız bile eşsiz doğaya hayran kalmanıza yetiyor.

Kermeter Dağı bitki örtüsü oldukça zengin
Kermeter, Rur ve Urft vadileri arasında bulunan dik bir dağ sırtıdır. Heimbach’taki hidroelektrik santralini besleyen tünel, Kermeter’den geçiyor. Bölgedeki barajların stratejik önemi ancak Hürtgen Ormanı‘ndaki savaş sırasında ortaya çıkıyor. 9 Şubat 1945’te Amerikan askerleri Schwammenauel barajına ulaşmayı başarırlar. Kısa bir süre önce, Kermeter tünelinin alt çıkış boruları ve basınçlı su boru hattı, Alman komandolar tarafından Rur vadisini sular altında bırakacak şekilde havaya uçurulur. Bu operasyon, Amerikalıların Rur üzerinden geçişini ve Ren Nehri hattındaki ilerlemesini durdurdu. Burada gerçekleşen orman savaşında Amerikalılar tarihlerinin en büyük yenilgisini aldılar. 70 bin kayıp verdikleri Hürtgenwald Savaşı‘na katılanlar arasında Amerikalı yazarlar Hemingway ve Salinger de vardı.

II.Dünya Savaşı’nda ölen askerler için hazırlanan Meçhul Asker Mezarlığı
Orta Çağ’da bir ıslahat hareketi olarak ortaya çıkan Kisterikalılar, 12./13. yüzyılda kısa sürede Avrupa’da geniş bir ağ kurdular. Bu yeni manastır hareketi aynı zamanda politik aşırılığa kaymış dindarlığa bir tepki olarak da görülebilir. Bizdeki amel ile imanı birleştiren Tekke olgusuna benziyordu bu dini hareket. Aziz Benedict‘in yoksulluk idealinin tutarlı bir şekilde uygulanması Batı dünyasını adeta büyülemişti. Tarikat hızlı bir şekilde yayıldı ve birçok ülkede derin izler bıraktı. O izlerden biri de bugün ziyaret edeceğimiz Mariawald Manastırı‘dır.

Mariawald Manastırı
500 yıldan daha eski olan manastır, Almanya’nın en küçük şehri Heimbach’in 4 km dışındaki bir dağın eteğinde yer almaktadır ve düne kadar bir tarikata ev sahipliği yapıyordu. Manastır lokantasında ikram edilen bezelye çorbasının meşhur olduğu söyleniyor ama ziyaret ettiğimizde vakit henüz erken olduğu için bu hususta bir şey söyleyemem. Bunun dışında Mariawald, kendi dükkanı, kitapçısı ve dediğim gibi lokantası ile bölgede oldukça tanınan bir gezi yeri. Burada başlayan veya biten yürüyüş yolları var. Aslında yaklaşık 9 km’lik zor olmayan bir güzergâh… ama çok güzel bir vadi çıkışına sahip. Belki bir gün oraları da gezeriz…

Orman içerisindeki manastır: Mariawald
Manastır’ın kuruluş vecizesi Hz. İsa’nın Dağ Vaazı’nda yer alan bir sözdü: Luceat lux vestra – Işığınız aydınlatsın (Mt 5,16 EU). Ancak 2018 yılı ortasında ilgisizlikten ötürü manastırın kapatılmasına karar verildi; 2019 yılı başında bir avuç keşiş manastırı terk etti ve ışıklar 5 yüzyıl sonra bir daha yanmamak üzere söndü. Saadet arayışı bitti. Manastır işletmelerinin yeni sahibi artık bir sivil dernek.

Son Ayin(Resim:KStA -2019)
Evet, dindarların yeni sorunu mutsuzluk galiba. Akira Kurosawa‘ya “filmleriniz hep aynı temayı işliyor, neden?” diye sormuşlar. “Çünkü hepsi aynı soruya cevap arıyor” demiş büyük usta: “İnsanlar birlikte neden mutlu olamıyorlar?”
Ve Cemal Süreya bu arayışa son noktayı koyar:
“Kim istemez mutlu olmayı
Ama mutsuzluğa da var mısın?”

Milli Park içerisindeki orman yolu
Şairler, dünyadaki hiçbir şeyin ölüm kadar kesin olmadığını söylerler. Bu açıklama daha çok insani varoluşun belirsizliğine işaret ediyor: Hayatta hiçbir şey karşılıksız değildir. Küçük çocuklar bile iyi olmakla anne sevgisini tatmayı öğrenirler. Büyürken annemize yaslanırız ama yaslanmayı gereksiz kılacak kişi yine annemizdir.

75 yaşındaki Sigmund Freud, 1930’da yazdığı “Uygarlığın Huzursuzluğu” isimli eserinde, psikoterapötik bir yöntemden yola çıkarak bir kültür ve din kuramı (kültürel ve dini terapi, hatta kapsamlı bir medeniyet konsültasyonu) ortaya koyar. Yayınlanmasından yüzyıl sonra, Freud’un bu son eseri, psikanaliz yöntemin kültürel okumalarında bir kilometre taşı olarak kabul ediliyor.
Modern devletlere varan sosyal oluşumların, milyonlarca insanın birlikte yaşamasının ancak dürtülerden vazgeçme ve bireysel saldırganlığı baskılama pahasına mümkün olduğu ana fikri, kültürel teoriye, siyasal ve ekonomik belirsizliklerin yorumlanması için vazgeçilmez bir araç sunuyor.
Freud’un bakış açısına göre, bir uygarlığın kısıtlamalarından mustarip olmak kaçınılmazdır, yani çekilen acı, “huzursuzluğa” karşı duyulan “tiksinti” ile o denli hafifler ki bu medeniyetin sınırları içinde kalmak için -adil olmasa da- kaçınılmaz bir bedeldir.

Çağdaşlaşmak başarısız olursa eğer, sonucun neler olabileceğinin farkındalığı ile ödenir bu bedel. Dürtüleri ve saldırganlığı harekete geçirmekten vazgeçilmesi, bu nedenle, bir ‘matrix’ ya da ‘arketip’ olarak görülebilir.
Örneğin Atatürk de inançların değişmeyeceğini ve değiştirilemeyeceğini çok iyi biliyordu; kültürel bir ortam oluşturarak kişilerin yeni bakış açısı kazanmasını umuyor ve böylece ‘muasır medeniyet’ düzeyine çıkacağımızı düşünüyordu. Bu konuda çok güvendiği halkının ona yaşattığı büyük hayal kırıklığını bugün daha iyi anlıyoruz.

Manastır mekânları artık diziler için kullanılıyor
Bir manastırın hazin hikâyesi
Manastırın hikâyesi, 1470 yılında Köln’de Hz. Meryem heykeli satın alan ve onu Kermeter’deki küçük bir orman kulübesine yerleştiren çatı ustası Henrich Fluitter‘e dayanıyor. 1486’da aynı yere Manastır inşa edilir ve buraya Nemus Mariae (Meryem Ormanı) ismi verilir. Bu mekânda bir zamanlar on iki sunak ve renkli camlarla bezenmiş bir manastır binası vardı. Laiklik yasası gereği 19. yüzyıl başlarında manastır kapatıldı. Trapistler 1860 yılında harap manastır binasını satın alıp Kermeter’e dini yaşamı yeniden getirmeye çalıştılar. Keşişler miskin yaşamayı sevmezler, aynı zamanda bir işle uğraşmak isterler. Eski duvar taşlarını kullanarak, Gotik tarzda yeni bir kilise inşa ettiler. Eyfel’in temiz havasını soluyarak ayakta kalamayacakları için kitapçı dükkanı ve yayınevi açtılar. Manastır mağazasında, içki, kozmetik ve yiyecek gibi Mariawald’da imal edilen ürünler sattılar. Her bakımdan bağımsız kalmayı denediler.

Ve manastır salgın yüzünden ziyarete kapatılmıştı..
Ne yazık ki baharın ilk günü kapıda bizi bir sürpriz bekliyordu: Salgın nedeniyle Manastır ziyarete kapatılmıştı. Yasaklar yavaş yavaş hayatımıza girmeye başlamıştı. Godot’u bekler gibi bekliyorduk.
Toplumlar köklü bir değişim yaşıyordu; ve bu, bilim ve teknolojiden ziyade bir virüsten kaynaklanıyordu. Tutumlar, davranışlar, alışkanlıklar aynı anda tüm dünyada hızla değişmişti. Bence bu eşzamanlılık ve hız insanlık tarihinde hiçbir zaman yaşanmamıştır. “Pandemi herşeyi dümdüz edecek” derken dini bütün ‘sosyologlar’ kıs kıs gülüyorlardı. Halbuki ben, Thomas Mann‘ın ‘Büyülü Dağ’ romanındaki Hans Castorp gibi hastanede -farklı bir nedenle- yatan babamın başında maskelerle dolaşan hekim ve hemşirelerin yüzlerinden korkuyu okuyor ve gelmekte olanı görüyordum. Bu yolculuk insanlığı nereye sürükleyecek diye endişe ediyordum. İlkbaharın ilk şoku, Homeoffice ailesine dönüşen insanların çektiği zorluklar, olumsuz koşullara rağmen -boşuna- yaratıcı ve üretken olma çabaları, biliyorum şimdi, Kasım 2020’de eski günlerden kalma uğursuz hikâyeler gibi okunuyor.
Böyle Buyurdu Nietzsche
Evet, insan aşılacak hayali kuruyorduk, ama ansızın bir virüs insanlığa topyekûn saldırdı ve hepimizi umutsuz bir cenderenin içine attı. Hiçbir şey bilmiyorduk ve hâlâ hiçbir şey bilmiyoruz! En sonunda anladık ki dünyayı kendimize tabi kılmadık, yeryüzünü fethetmedik, kendimizi kandırmayı sevdiğimiz için bu görüntü bir yanılsamaydı sadece. Biz insanlar, özümüzde savunmasız varlıklarız ve şimdi bu gerçekle yüzleştik. Krizden sonra, kriz öncesine göre daha mütevazı olacağımızı düşünüyor musunuz? Umarım öyle olur! Doğa bizi -olumlu veya olumsuz şekilde- yine şaşırtabilir. Bu yarışta daha çok bilime ve daha az bilim kurguya ihtiyacımız olacak. Daha fazla Allah’a, daha az din adamlarına inanacağız.

Kendi adıma krizden çıkardığım ders budur. Tevazu göstermeden belirteyim; bu süreçte asıl kaybedenin kurumsal din olacağını ilk ben iddia ettim. Nietzsche, eşi benzeri olmayan keyfiliği Böyle Buyurdu Zerdüşt’te ‘Son İnsan’ başlığı altında şöyle anlatır: “Hâlâ çalışıyorsun, çünkü iş eğlencedir. Ama eğlencenin seni alt etmesinden çekiniyorsun. Artık zengin ve yoksul ayrımı olmayacak: İkisi de çok zor. Kim hükmetmek ister? Kim itaat eder? İkisi de çok külfetli. Sürü çoban bekleyecek! Herkes aynı şeyi isteyecek; herkes eşit olmak dileyecek: Kendini farklı hisseden gönüllü olarak tımarhaneye girsin. (…) Gündüz ve gece arzularınız hiç eksilmez, ama sağlığınıza pek düşkünsünüz.” Bu sözler modern insanın yüzüne doğru atılan yumruk değilse eğer, başka nedir?

Kapılarda ‘Luceat lux vestra / Işığınız aydınlatsın’ yazılı
Öyleyse iki noktaya özellikle dikkat etmek gerekecek. Bir yandan, geçen zamanla ilintili olarak “meşguliyet” fikrine odaklanabiliriz. Gün gelir, zaman birden acı verici bir şekilde elle tutulur hale gelir ki uğraştığımız herhangi bir şey mesleki terapiden daha fazlası olabilir(mi?). Öykü yazmak ile örneğin, her zaman yapmak istediğiniz ve şimdi gerçekten yaptığınız iş arasında çok büyük bir fark var mı?
Yeryüzünde sahih bir hayat yaşamak istiyorsak sadece aşk, hangisi olursa olsun, yeterlidir. Böylece bir meslek, yemek pişirmek veya öykü yazmak, başlangıçta anlamsız olan zamana uyumdan başka bir şeye, yani süreci anlamlı kılacak bir ülküye dönüştürebilir. Ama içine hapsedildiğimiz bu kötü günleri aşmak için kesinlikle aşk, tutku ve sevgi gerekir. Bu ‘pas de deux’a kedimizi de eklemeliyiz. En azından eski sevgilimizi hatırlamalıyız…
Peki, ayrıcalık ve acı arasındaki bağ buhran günlerinde tam olarak nasıl ortaya çıkıyor? Pandeminin patlak vermesinden önceki tartışmanın son hali, imtiyazlı sınıfların yardımsever üyelerinin bile, hatta kendilerini tamamen önyargısız gördüklerinde bile, çoğu kez bilincinde olmadıkları bir ayrıcalığın zihinsel etkileriyle ilgiliydi. Kendini beğenmiş yaşamın ve düşüncenin keskin eleştirisi mutlak kabul görüyordu. Şimdi birdenbire seçkin ve ayrıcalıklı kimseler de acı çekiyorlar.

Elbette hâlâ farklılık var. Nitekim salgında seçkinlerden çok alt sınıfa mensup insanlar ölüyor. Ancak bu, zenginlerin kendi şartları içinde acı çekmedikleri anlamına gelmez. Ama meselenin kör noktası tam burasıdır.
Ayrıcalık insanı acı çekmekten kurtarmaz, sadece acıyı -bir şekilde- özgün hale getirir. Kaza ve kader, anlaşılıyor ki her birimiz için değişik, çok ince bir şekilde tasarlanmış. Yoksa atalarımız boşuna “ateş düştüğü yeri yakar” demezdi.
Ve ateş bu kez tüm insanlığın üzerine düşmüştü!…

Pandemi Batı’da kurumsal dini zayıflattı
Alaattin DİKER

Son Yorumlar