Yahya Kemal ve Milli Mücadele-II

Cumhuriyetimizin doğumunun 97. Yılı
ve Yahya Kemal’in vefatının 62. Yılı için

 

Ah Anne Anadolu

Yahya Kemal’in yazılarından İzmir, Bursa, İstanbul ve bilhassa Edirne’siz bir barışın asla yapılmaması gerektiği fikri açıkça çıkarılabilir. O Trakya’yı yeni Türk devletinin bir emniyet bölgesi olarak görmekte ve Edirne’nin mukaddes bir Türk şehri olduğunu savunmaktadır. Yunanlıların Anadolu’yu gözden çıkardıklarına, ama Edirne ve Trakya’yı ellerinde tutabilmek için zaman kazanmaya çalıştıklarına kanidir.

Paris’te öğrencisi olduğu Albert Sorel’den dinlediği milliyet nazariyelerinin, onun vefatından on iki sene sonra gerçekleşmeye başlamış olmasını ilmin kerameti gibi telâkki eder. Yeni Türk devletinin Türk unsuruna dayanan bir devlet olması gerektiğini düşünür (Eğil Dağlar, s.16-20) Yahya Kemal’in tasavvur ettiği Türk milleti şu şekilde oluşur:

“Türk milleti bir dinde ve bir mezhepte olan ve Türkçeyi müşterek lisan telâkki eden Türk, Kürt, Çerkes, Arnavud ve Boşnak unsurlarının kurûn-ı vusta (Ortaçağ)dan beri terkîbiyle vücud bulmuş millettir. Bu kütle birdir ayrılmaz; ancak kendi inkişâfını özler. (Eğil Dağlar, s. 66)

Elbette bu kitapta yer alan her biri bir hürriyet neşidesi olan yazılar da unutulamaz. Esir Jeminüs ve Altor Şehri (s. 9), Kurdun Dişisi ve Yavruları (s. 91) ve Arslan Gerilir de Öyle Atlar (s.260) yazıları başta olmak üzere, pek çok yazı ve pasaj okuyanlardaki  hürriyet ve istiklâl duygusunu harekete geçirir.

“Dün Boğaziçi’nin kırlarında gezinirken çocukluğumun en güzel iki hâtırâsı olan Esir Jeminüs ve Guillaume Tell gözlerimi yaşarttılar. Altor şehri gözümün önüne geldi; sonra düşündüm ki yarının Türk çocukları hürriyeti benim gibi Pyrénées yâhut da İsviçre dağlarında aramıyacak; geçen kış Kafkas karları arasından Kâzım Karabekir’le Kars’a yürüyen genç zâbitler ve genç köylüler, bu bahârda İsmet ve Refet’le  İnönü’den Dumlupınar’a koşan genç zâbitler ve genç köylüler, Anadolu’yu ulvî ruhlarının, mukaddes kanlarının râyihâlarıyla doldurdular. Artık Anadolu’da her köy bir Altor şehridir. Biz bu vak’aya pek yakınız da inanamıyoruz; yarın bu vak’a bir efsane olunca herkes Mustafa Kemâl’i ve arkadaşlarını bir reis ve bir mücâhid olmakdan farklı görecek; çünkü yalnız efsânelerde îman tılsımı vardır; bizim nesil hürriyeti bir mevhume gibi özlüyordu. Yarının Türk çocukları hürriyetin toprağında doğup, büyüyecek!

Ah anne Anadolu! Ne kanlı ve ne büyük nasîbin varmış! “ (s. 15) paragrafı bu etkili bölümlerden sadece birisidir. Kurdun Dişisi ve Yavruları isimli yazı ise Yahya Kemal tarafından Fransız şâiri Alfred de Vigny’nin Kurdun Ölümü isimli şiiri esas alınarak yazılmış bir metindir.

Şair ve arkadaşları kış günü kurt avına çıkarlar. İki kurtla iki yavrusunun izlerine rastlarlar. Avcılarla karşılaşan ve kaçış yolunun kalmadığını anlayan erkek kurt ön ayaklarını kara saplar ve kendisine en cüretkârca saldıran bir köpeği seçerek dişlerini onun boğazına geçirir. Avcıların vücuduna sapladıkları bıçaklara, yağdırdıkları kurşunlara rağmen köpeğin boğazını bırakmaz ve kendisi hiç ses çıkarmadan ölürken, onu da öldürür. Dişi kurt ve yavruları bu arada oradan uzaklaşırlar. Dişi kurt erkeğini orada yalnız bırakmıştır, çünkü yavrularına hürriyetin zevkini öğretecektir.

Yahya Kemal yazısını şöyle bitirir:

“Bu kurt hikâyesi kaç defâ beni derin derin düşündürdü. Zannettim ki şâir Vigny bizim mâcerâmızı anlatmış! O erkek kurt ölen ordudur; o dişi kurt anne Anadolu’dur, o kurdun yavruları İnönü ve Dumlupınar çocuklarıdır ki dul annelerinden aldıkları dersi tekrar ediyorlar:

Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl!” (s. 93)

Bu yazı, İstiklâl Marşımızın bir mısraı ile taçlanmış bir istiklâl abidesi gibi edebiyatımızın en seçkin metinlerinden biri olma vasfını daima koruyacaktır.

Vazifenizi yapınız!

Arslan Gerilir de Öyle Atlar isimli yazı, ordunun Yunanlılara son hamleyi yapmak için uygun zamanı beklemesini bir zaaf alâmeti olarak görmek ve göstermek isteyen kötü niyetlilere verilen bir cevaptır. Her ne pahasına olursa olsun barış yapmak isteyenlerle, istiklâli bekleyenler arasındaki duyuş farkı bu yazıda ortaya çıkar. Yazı 15 Mayıs 1915 tarihinde vukubulan bir anekdotla başlar:

“Mirliva Mustafa Kemal Paşa İzmir faciâsı günü bir yeis cumûdiyesi (buzul, donmuş kütle) kesilen pâyitahtın ortasından geçmiş, tek başına Bâbıâli merdivenlerinden çıkmış, orada fâciânın sadmesiyle benzi sarı nâzırlar görmüş. Ellerini nevmîdâne uğuşturarak ‘Ne yapalım? Ne yapalım?’ diyen o ricâle kısa bir cevap olarak:  ‘Vazifenizi yapınız!’ demiş. Oradan ayrılmış, kendi vazifesinin başına geçmek üzere doğru rıhtıma gitmiş. Bir Karadeniz vapuruna binmiş, anne Anadolu’nun bir sâhiline çıkmıştı.” (s. 260)

Ve sonrası malum. Bu yazının yazıldığı 19 Haziran 1922 tarihinde Müşir Mustafa Kemal Paşa “bükülmek bilmeyen iki demir bâzû” gibi ordusu ile işte İzmit’tedir. Ona ne yaptığını soranlara vereceği cevap “Vazifemi yapıyorum!” olacaktır.

Yazı şu cümlelerle sona erer:

“…sulhü bekleyenlerin nazarında milli hareketin baş kumandanı ve bütün kumandanları tâlihin; istiklâli bekleyenlerin nazarında bilâkis mukaddes vazifenin timsâlidirler. Hâsılı her ne olursa olsun sulhü bekleyenler: ‘Milli ordu hâlâ taarruz etmiyecek mi? Etmiyecekse!…’ gibi zehirden öldürücü fikirleri söyleyebilirler. Fakat istiklâli bekliyenler Kars’da, Birinci İnönü’de, İkinci İnönü’de, İzmit’te, Sakarya’da bütün muzafferiyetlerimizde yanılmadıkları gibi bu defa da yanılmıyorlar, idrâk ediyorlar ki: Arslan gerilir de öyle atlar ve öyle muzaffer olur” (s.262-263)

Nihayet vakit gelir ve Başkumandan Mustafa kemal Paşa’nın idaresinde Türk ordusu 26 Ağustos 1922 tarihinde Yunan kuvvetlerine kesin darbeyi vurmak üzere hücuma başlar.

Yahya Kemal bu hücuma şu mısraları ile katılır:

Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbî
Senin uğrunda ölen ordu budur yâ Rabbî
Tâ ki yükselsin ezânlarla müeyyed nâmın
Gaalib et çünkü bu son ordusudur İslâm’ın[1]

30 Ağustos 1922 tarihinde kazanılan zafer sonrasında 6 Eylülde meclis kürsüsündeki siyah örtü kaldırılır. 9 Eylül’de İzmir, 10 Eylül’de de Bursa Yunan işgalinden kurtulur.

Yahya Kemal’in “Son Oyun” isimli yazısında bir yıl önce (23 Haziran 1921) yaptığı tahmini ordumuz bir ay önce gerçekleştirir.

“Muzaffer genç zâbitlerimiz, genç neferlerimiz inanabilirler ki önümüzdeki Teşrinievvel’de al bayraklarımız İzmir rıhtımında, Bursa’nın hünkâr türbelerinin kapılarında, Edirne câmilerinin cephelerinde, Manisa ve Aydın kışlaları üzerinde, hâsılı esir olan bütün şehir, kasaba ve köylerimizin pencerelerinde ve göz bebeklerimiz olan kendileri evlerindedirler…” (s. 201)  Yahya Kemal’in Teşrinievvel (Ekim) 1922 diye belirttiği tarih Eylül 1922 olarak gerçekleşmiştir.

Eğil Dağlar kitabı tekrar tekrar okunulup üzerinde düşünülecek yazılarla doludur. Bu yazılar gün gün yazılmış bir İstiklâl Savaşı tarihidir.

***

Gazinin göğüs cebinde sakladığı yazılar

Mustafa Kemal Paşa ile Yahya Kemal’in ilk karşılaşmaları Bursa’da olur. Bursa’nın 10 Eylül’de kurtuluşundan sonra Mustafa Kemal Paşa, yanında Kâzım Karabekir, Refet ve Kâzım paşalar olduğu hâlde 15 Ekim 1922 Pazar günü Bursa’ya gitmek üzere Ankara’dan hareket eder. Bu arada Yahya Kemal de yanında öğrencileri ile vapurla Mudanya’ya gelmiştir (14 Ekim). Burada bir gece kalan Yahya Kemal 15 Ekim’de kumandanın kendisine tahsis ettiği bir arabayla Bursa’ya varır. Bir otele (Madam Brod’un oteli) yerleşir. Gazi de yanındakilerle beraber 16 Ekim’de Bursa’ya gelir ve büyük bir törenle karşılanır. Kendisini karşılayan kalabalık arasında Yahya Kemal de vardır.[2] İsmet ve Fevzi Paşalar da Bursa’ya gelerek Gazi ile buluşurlar.  O akşam Madam Brod’un otelinde verilecek akşam yemeğine Yahya Kemal de katılır ve Hamdullah Suphi tarafından Gazi’ye takdim edilir.[3]

Gazi yemeğin ilerleyen saatlerinde Yahya Kemal’den şiir okumasını rica eder. O da Vigny’nin “Kurdun Ölümü” başta olmak üzere, Abdülhak Hâmid’den “Merkad-i Fatihi Ziyaret”, “Kabr-i Selîm-i Evvel’i Ziyaret” şiirlerini ve İstanbul’un işgali sırasında yazdığı “İstanbul’u Fetheden Yeniçeri’ye Gazel” şiirini okur.

Yahya Kemal daha sonra Gazi tarafından kendi kaldığı köşke (Hünkâr Köşkü)[4] davet edilir ve orada kalmaya başlar. Böylece Yahya Kemal Bursa’da her akşam Gazinin sofrasında bulunma imkânına kavuşur.[5]

19 Ekim Perşembe günü Numune Mektebinde Darülfünun heyeti şerefine bir çay ziyafeti verilir. Bu törende Yahya Kemal bir konuşma yapar ve şiirlerini okur.[6]

Bursa’da 12 gün kalan Mustafa Kemal Paşa 28 Ekim 1922 tarihinde buradan otomobille ayrılır. Birlikte Ankara’ya götürdüğü kişiler arasında Yahya Kemal de vardır. 29 Ekim de Ankara’ya ulaşırlar.[7]

Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele boyunca kendilerini destekleyen makalelerin yazarına hayli yakınlık göstermiş ve onu Ankara’ya davet etmekle birtakım görevler vereceğini belli etmiştir.

Yahya Kemal’i Ankara’da önce bir sürpriz beklemektedir. Mustafa Kemal’in odasındadır. Orada Salih Bozok da vardır. Bozok, Mustafa Kemal’e dönerek:

– Onları Yahya Kemal’e gösterelim mi Paşam? diye sorar.

Mustafa Kemal yaverine dönerek, onları Yahya Kemal’e bizzat göstermek istediğini söyler ve odanın bir köşesindeki camlı dolaba doğru yürür. Gazeteden kesilmiş bir tomarı eline alır ve Yahya Kemal’in kenarında durduğu masanın üzerine koyar. Bu yazılar Yahya Kemal’in Millî Mücadele boyunca yazdığı yazılardır. Gazi onları okumuş, okumakla kalmamış keserek saklamıştır. Hatta bu yazılardan bazılarını savaş boyunca göğüs cebinde taşımıştır. Bu Yahya Kemal için en büyük ödül olur.[8]

Yazıları dikkatle ve heyecanla okuyan Mustafa Kemal Paşa elbette onlarda Yahya Kemal’in dış politika ve yapılacak barışın şartları hakkındaki fikirlerini görmüş ve yeni kurulacak Türk devleti hakkındaki düşüncelerini de incelemiştir. Bu sebeple ondan Lozan Barış görüşmelerinde faydalanmak ister ve Yahya Kemal’i Lozan heyetine dahil eder. Heyet 5 Kasım 1922’de yola çıkar.  21 Kasım 1922 tarihinde başlayan görüşmeler 4 Şubat 1923’te kesilir. Temmuz 1923’te Urfa milletvekili olarak TBMM’ye girer.

Bizim cinnetimiz

23 Nisan 1923 tarihinde başlayan Lozan’ın ikinci devre görüşmeleri 24 Temmuz 1923 tarihinde anlaşma ile sonuçlanır.

Lozan Antlaşması 21 Ağustos 1923 tarihinde TBMM’nin onayına sunulur. Yapılan görüşmeler sırasında Urfa milletvekili Yahya Kemal de söz alır. Onun güney sınırımız hakkında yaptığı itirazlar bugün haklı çıkmış görünüyor. Yahya Kemal konuşmasında güney sınırımızda Fırat nehrinin tabii bir sınır teşkil etmesi gerektiğini belirtir. Zira İtilâf devletleri Rumeli de Meriç gibi Fırat’tan daha küçük bir nehri tabii sınır kabul ederek 600 bin Türk’ü Yunanistan’a elleri kolları bağlı teslim ettiklerini, güneyde ise Fırat’ı böyle bir değerlendirmeye tâbi tutmadıklarını söyler ve bunun mahzurlarını şöyle sıralar: Fırat’ın batısında kalan Irak ve Suriye’nin kuzeyindeki alanlar Diyarbakır, Siverek, Urfa, Mardin, Siirt ahalisinin hayvanları için otlaklardır. Buralar bizim sınırlarımız dışında kaldığı için sürekli problemler çıkacaktır ve güney sınırlarımızın asayişi sağlanamayacaktır.

Yahya Kemal Lozan‘la sınırlarımız dışında kalan Hatay ve İskenderun halkına seslenerek ve onlara âdetâ 1939 yılında anavatana katılacakları müjdesini vererek sözlerini tamamlar ve sürekli alkışlar arasında kürsüden iner. Onun coşkun bir talâkat örneği olmakla beraber, son derece şuurlu tesbitler içeren konuşmasının bu bölümü ile yazımızı bitiriyoruz:

“Kürsüden inmeden evvel bir kelime daha söylemek istiyorum. Bu anda Antakya ve İskenderun mühim bir saat yaşıyor. Bu iki şehir hiçbir zaman zannetmesinler ki bu saatler onlar için vedâ saatleridir. Biz o milletiz ki, Yunan topları Haymana’dan Polatlı’ya doğru patlarken biz, bütün o ateş hattının arkasında İzmir’de, Bursa’da, Edirne’de Türk bayraklarını görüyorduk. Ve o anda bizim mefkûremizi cinnet telâkki edenler vardı. Fakat bizim cinnetimiz onları şaşırttı, o akılları durdurdu. Biz bugün bu anda Antakya’da, İskenderun’da ve bütün o toprakların arkasında kalan Türk bayraklarını görüyoruz ve bizim mefkûremizi hiçbir şey durduramayacaktır.”[9]

İsa KOCAKAPLAN

Dipnotlar

[1] “26 Ağustos 1922”, Eski Şiirin Rüzgârıyle, s. 140.
[2] Yahya Kemal’in bu karşılamada Atatürk’ün elini öpmek üzere eğilmesi, Fahli Rıfkı Atay kaynaklı olmak üzere Yahya Kemal’i küçük düşürücü tarzda bir takım yorumlara konu olmuştur. Sermet Sami Uysal bunu Süleyman Nazif ve Yahya Kemal’in Falih Rıfkı hakkında ortaklaşa söyledikleri son derece ağır bir hicvin yarattığı düşmanlığa bağlamaktadır. (Bk. Sermet Sami Uysal, Her Yönüyle Yahya Kemal, s.70’deki dipnot)
[3] Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, Ankara 1996, C. IV, s. 755-764; Sermet Sami Uysal, Her Yönüyle Yahya Kemal, İstanbul 2004, s. 67-82.
[4] Atatürk’ün ilk ve daha sonraki gelişlerinde Bursa’da kaldığı yerler hakkında şu bilgiler bulunmaktadır: “Atatürk’ün Bursa’ya ilk gelişi, Büyük Zaferden hemen sonra 16 Ekim 1922 tarihine rastlar. O tarihte 12 gün kaldığı Bursa’da İsmet (İnönü), Fevzi (çakmak), Kazım (Özalp) paşalarla birlikte Hünkar Köşkü’nde misafir edilmişlerdi. Daha sonra 20 Ocak 1923 günü ikinci defa Bursa’ya geldiğinde Çekirge’deki şimdi Atatürk Müzesi olan ve Atatürk Köşkü diye tanınan Köşk’te kaldı. Çekirge’deki Çelik Palas’ın bitişiğinde bulunan bu Köşkte o güne kadar Miralay Mehmet Bey oturuyordu. Atatürk’ün Bursa’ya geleceği günlerde Bursa Belediyesi bu köşkü sahibinden satın olarak dayayıp döşemiş ve Atatürk’e hediye etmişti. Şimdi Atatürk’ün Bursa’da bir Köşkü vardı ve Atatürk kendi köşkünde kalıyordu. Atatürk, Dumlupınar’da düzenlenen Büyük Zafer’in ikinci yıldönümü törenlerinden bir gün sonra 31 Ağustos 1924’te Bursa’ya tekrar geldi. Bu kere yanında eşi Latife Hanım da vardı. Doğruca kendi Köşküne gitti. Eşiyle birlikte yerleşti. Latife Hanım, Köşkü çok beğenmişti. Köşkte 12 gün dinlendiler. Bundan sonra Atatürk, Bursa’ya 10 kez daha geldi. Uzun ve kısa süreler kaldı. Her gelişinde Çekirge’deki bu köşkünde kalıyor, çoğu zaman toplantılarını Köşk’te yapıyordu. Son gelişi 1 Şubat 1938 tarihi idi, Yalova’daki Otel Termal’in açılışını yapmıştı. Yanında Başbakan Celal Bayar, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Bayındırlık Bakanı Ali Çetinkaya, Ekonomi Bakanı Şakir Kesebir, Orgeneral Fahrettin Altay ve Ali Fuat Cebesoy da vardı. O gün Bursalılar ilk defa Atatürk’ü neşesiz gördüler. Yüzü soluktu, rahatsız olduğu her halinden anlaşılıyordu. Atatürk, doğruca yapımı tamamlanmış ve işletmeye açılmış bulunan Çelik Palas’a gitti. Özel dairesine çekildi. Ertesi gün Sümerbank Merinos Fabrikası’nın açılış töreni vardı, Törende bulunduktan ve Fabrikayı işletmeye açtıktan sonra, Bursa Belediye Başkanı Neşet Kiper’e bir mektup verdi. Mektup’ta Atatürk Bursa’lıların kendisine karşı gösterdikleri sevgi bağlılığa teşekkür ediyor, Çelik Palas’taki hissesi ile Bursalı’ların kendisine hediye ettikleri Köşkü Belediye’ye bağışladığını yazıyordu. Belediye Başkanı bu mektubu o gün okudu. Salon alkıştan inliyordu.  Atatürk, artık bir daha Bursa’ya gelemedi. Atatürk’ün ölümünden sonra Bursa Atatürk köşkü, Çelik Palas’ın ek bir binası olarak Emekli Sandığı’na geçti. Daha sonra (Atatürk Müzesi) olarak ziyarete açılmak üzere, 1965 yılında onarıma alındı. Onarımdan sonra, Milli Eğitim Bakanlığına devredildi. 1973 yılında da (Atatürk Müzesi) adıyla ziyarete açıldı.
Geniş bir bahçe içerisinde bulunan Bursa Atatürk Köşkü, çatısı ile birlikte 3 katlıdır. İlk kattaki salon ve odalar bugün Atatürk resimleri ve Atatürk’ün kullandığı eşyalarla sergilenmiştir. İkinci katta, Atatürk’ün yatak odası, çalışma salonu, banyosu vardır. Buradaki eşyalardan çoğu Atatürk’ün zamanına aittir. Üçüncü kat, misafirhane olarak kullanılmaktadır. Bursa Atatürk Köşkü, aynı zamanda son devir Köşk mimarisinin seçkin bir örneği olarak da Bursa’yı süslemektedir.”
(http://www.onlyataturk.com/ataturk.asp?t=110)
[5] Yahya Kemal Bursa’da kaldığı yerleri şöyle belirtir: “ Önce Belediye dâiresinde bir odada misâfir edildim. Sonra Brod Oteli’nde, daha sonra Çekirge’de bir otelde kaldım.” (Nihad Sami Banarlı, Yahya Kemal’in Hâtıraları, İstanbul 1960, s. 139) Bu ifadeden Yahya Kemal’in Atatürk’le aynı köşkte kalmadığı sonucuna varılabilir. Ama Sermet Sami Uysal adı geçen eserinde Atatürk’le Yahya Kemal’in aynı köşkte (Hünkâr Köşkü?) kaldığını belirtmektedir.
[6] Sarıhan, s.764.
[7] Sarıhan, s.783. Yahya Kemal, Gazi ile birlikte otomobille Bilecik yakınlarındaki Karaköy istasyonuna kadar gittikten sonra, Ankara’ya trenle devam etmiştir. Yahya Kemal hatıralarında İstanbul-Bursa-Ankara yolculuğunu şöyle belirtir: “ 1922’te İstanbul’dan Bursa’ya gittim. Orada Gazi Mustafa Kemal, İsmet, Fevzi, Kâzım, Fahreddin, Kemal Sâmi, Âsım paşaları gördüm. İki hafta sonra Gazi Mustafa Kemal Paşa Ankara’ya dâvet etti. Onunla Ahu Dağları’nı geçtim; Karaköy istasyonuna geldim. Karaköy’den trenle Ankara’ya gittim.” (Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hâtıralarım, İstanbul 1973, s. 86-87)
[8] Uysal, s. 75-76.
[9] Yahya Kemal, Mektuplar Makaleler, İstanbul 1990, s.255.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir