Bu söylem bazı çevreler tarafından çok kullanılıyor ama nerede başladığı, nerede çöktüğü pek konuşulmuyor. O yüzden hem adil olacağım hem de sert.
“İndirilmiş din-icat edilmiş din” ayrımını, mantığıyla, cazibesiyle ve iç çelişkileriyle açalım.
Söylemin iddiası şudur; indirilmiş din: saf, ilahi, değişmemiş, yani Kur’an merkezli dindir. İcat edilmiş din ise tarih içinde uydurulmuş; mezhepler, hadisler, tasavvuf ve geleneğin tümüdür.
Bu söylem genelde şunu ima eder: Biz kaynağa dönüyoruz, diğerleri ise bozulmuştur.
Bu ahlaki olarak çekici olsa da entelektüel olarak sorunlu bir iddiadır. Caziptir, çünkü suçluyu dışarıda arar, sorun varsa bu sorun metinde değildir, Tanrıda değildir, benim okuduğumda hiç değildir, soeun tamamen “İcat edenler”dedir. İşte bu, sorumluluktan kaçış sağlar.
Bu dil caziptir, çünkü tarihle hesaplaşmadan ondan kurtulmayı mümkün kılar. Mezhep, fıkıh, kelam ve tasavvuf geleneklerinin hepsini “sonradan ekleme” diyerek çöpe atar. Bu, entelektüel emek tasarrufu ya da düzpedüz cehalettir.
Bu dil caziptir, çünkü saflık fantezisi yapar. Arı-duru bir din vardı şeklindeki fikir, modern insanın nostaljik arınma arzusuna hitap eder. Ama bu sadece bir fantezidir, tarih değil.
Bu dilin en büyük çelişkisi “Saf Metin” diye bir şey yoktur şeklindeki yaklaşımıdır. Halbuki metin vardır, ama metin okunur ve her okuma bir yorumdur. Yorum da tarihseldir. Kur’an dilsiz değildir, ama kendini de tamamen açıklamaz. Ben sadece Kur’an’a bakıyorum diyen kişi Arapça seçimi yapar, bağlam seçimi yapar ve kendince ayetler arasında öncelik yapar. Yani farkında olmadan yeni bir mezhep kurar. Bu yorumunu inkâr eden yorum, en tehlikeli durumdur.
İkinci büyük çelişki de hadisi reddederken hadisle konuşmaktır. Bu söylemi savunanların çoğu Peygamber örnektir der, onun ahlakıyla yaşamalıyız der ama o ahlakı nereden biliyoruz, diye sorduğumuzda apşıp kalırlar. Sahi o örnekliği nereden çıkarıyoruz? Cevap net ve çok basittir; tabi ki hadis ve siyerden. Yani hadisi reddedip, hadisin ürettiği Peygamber’i kullanmaya çalışmak hem cehalet hem de iki yüzlülüktür. Akademik dilde bu epistemolojik tutarsızlıktır.
Üçüncü büyük çelişki tarihi “bozulma” olarak okumaktır. Bu söylemde tarih sürekli sapma, sürekli ihanet ve sürekli bir yozlaşma olarak okunur. Ama bu bakış açısı şunu açıklayamaz: Fıkıh neden ortaya çıktı? Mezhep neden oluştu? Tasavvuf neye cevap verdi? Kelam neden zorunlu hale geldi? Bunlar elbette keyfi icatlar değil somut sorunlara verilen cevaplardır. Tarihi tümden “ihanet” sayarsan bugün senin yaptığın da yarın başka biri tarafından icat ve ihanet sayılacaktır. Yani bu söylem kendi ayağına sıkar.
Dördüncü büyük çelişki, kendini Tanrı yerine koyma riskidir. “Bu Allah’ın dini, bu uydurma” dediğin anda İlahi iradeyi yorumlamış, kendi okumanı mutlaklaştırmış ve diğerlerini sapkın ilan etmiş olursun. Bu, ister sehven yapılsın isterse cehalet ürünü bir yaklaşım olsun tamamen teolojik bir kibirdir. İlginçtir “icat edilmiş dinle savaşıyoruz” diyenler, çoğu zaman en sert dogmayı üretir.
Beşinci büyük hata, “ilk dönemin saflık” olarak kodlanmasıdır. Bu bir yanılsamadır. İlk dönemde siyasi kavga da vardı, iktidar mücadelesi de vardı. Kan dökülen bir devirdi bu. Farklı okumalar olabilir tabi, ama bu okuma tek bir saflık okuması değildir. Tarih saf olmaz, tarih “Saflık” halinde bulunmaz, sadece oluş halindeydi. Saflık geriye doğru uydurulan bir hikayedir. Gerçeklik her zaman karmaşıktır.
Bu söylem özetle şunu yapıyor: Dini tarihsizleştiriyor, yorumu inkâr ediyor ve sorumluluğu başkasına yüklüyor. Ama modern sorulara cevap üretemiyor, çoğulluğu yönetemiyor ve farklı dindarlıklarla yaşamayı beceremiyor. Bu yüzden çoğu zaman dışlayıcı, sert ve kırılgan oluyor.
İndirilmiş din-icat edilmiş din ayrımı, dini arındırmaz; sadece onu basitleştirir. Basitleştirilen din kolay savunulur, kolay bağırılır ama zor yaşanır. Asıl mesele şudur: Din indirildi ama yaşanarak kuruldu. Ve her kurulum büyük bir sorumluluk ister.
Bu söylemin siyasal işlevi, sanıldığından çok daha merkezi ve daha işlevseldir. Burada din konuşuluyor gibi görünür ama aslında iktidar, meşruiyet ve tahakküm konuşulur.
“İndirilmiş din” söylemi siyasette kendi pozisyonunu ilahi iradeyle özdeşleştirir. Böylece muhaliflerini yanlış, sapmış ve bozulmuş dinin temsilcisi yapar. Bu, klasik bir siyasal tekniktir; böylece tartışmayı bitirir, pazarlığı iptal eder ve uzlaşmayı günah haline getirir. Artık mesele politika değil, teolojiye dönüştürülmüş siyasettir.
Bu söylem tarihi tasfiye etme aracı haline dönüştürür. Bu söylemle mezhepler, fıkıh gelenekleri ve yerleşik ulema “icat edilmiş” ilan edilir. Böylece rakip otoriteleri sıfırlar, kurumsal hafızayı devre dışı bırakır ve yeni bir “saf öncü kadro” yarattığını iddia eder. Bu yüzden bu söylem devrimci görünse de otoriter bir boşluk üretir. İşte bu boşluğu dolduran da lider, cemaat ve hareket olur.
Bu söylem tamamen kör bir itaat üretme mekanizmasıdır. Saf dine döndük iddiası eleştiriyi fitne, soruyu şüphe, tereddüdü iman zayıflığı olarak kodlar. Bu da klasik bir itaat psikolojisi üretir. Çünkü siyasi lidere itiraz dine itiraz gibi sunulmaktadır. Program tartışması iman tartışmasına dönüşmüştür. Haliyle cemaat liderine itaat eden dindar, sorgulayan problemli olur. Bu siyaset için mükemmel bir zemindir.
Bu söylem ayrıca kimlik savaşı üretir. “Biz” ve “onlar”ı keskinleştirir; biz denilen cemaat saf, doğru ve aslidir. Onlar ise uydurmacı, sapkın ve bozulmuştur. Bu dil ile ekonomi konuşulmaz, adalet konuşulmaz, yolsuzluk konuşulmaz. Çünkü gündem “Hakiki din kimin elinde?” şeklinde kodlanmıştır. Ne tarih ne felsefe ne de sosyoloji konuşabilirsiniz. Onlar haklıdır, çünkü onlar gerçek dinin temsilcisidir. Bu sadece, başarısızlık örtme mekanizmasıdır.
Bu dil modern devletle uyumlu bir dildir. Bunlar “Gelenek bozuk” der ama modern devlet araçlarını sonuna kadar kullanır. Yani bürokrasi, polis, hukuk, medya ve eğitimle sorunları yoktur. Bir taraftan tarihi dinî kurumları reddedeceksin diğer taraftan da modern iktidarı tüm kurumlarıyla sorgulamadan kutsayacaksın. Bunun adını siz koyun.
Bu dil sorumluluk transferi de yapar. Ekonomi bozulduysa, aslında din tam uygulanmadığından dolayıdır, adalet yoksa icat edilmiş anlayışlar yüzündendir, ama baskı ve zulüm varsa fitneye karşı tedbir içindir. Yani her başarısızlık bir başka “bozulma”ya bağlanır. Bu söylem kendini yanlışlanamaz kılar. Oysa yanlışlanamayan siyaset kimseye hesap vermez. Bunun adını da siz koyun.
Bu söylem genellikle kriz dönemlerinde yükselir. Çünkü belirsizlik arttığında, gelecek korkusu büyüdüğünde ve ekonomi sarsıldığında insanlar basit, keskin ve günahkâr bulabilen anlatılara yönelir. Bu anlatılar günah keçisi yaratmak konusunda uzmandır. İcat edilmiş din söylemi bu karmaşık sorunlara, ahlaki bir düşman sunar, işte bu rahatlatıcıdır.
Özetle, indirilmiş din-icat edilmiş din söylemi, teolojik bir arayıştan çok, siyasal bir iktidar tekniğidir. Dini arındırmaz, aydınlatmaz ve derinlik sunmaz. Ama saflaştırır, keskinleştirir ve yönetilebilir hale getirir. Bu yüzden çok kullanılır.
Bu söylem bugün özellikle gençler arasında yaygındır. Çünkü bu söylem tam da modern gençliğin yarasına hitap eder. Kimlik krizi yaşayan ve anlam açlığı çeken bugünün genci ne tam dindar ne tam sekülerdir. Ne geleneğe aittir ne de modernliğe yerleşmiş durumdadır. Ortada ve arafta kalmıştır. İndirilmiş din söylemi bu gençlere “Karmaşaya gerek yok, sakin olun, korkmayın bakın burada saf bir hakikat var” diyerek onlara net bir taraf verir. Böylece onların kimlik sancısına hızlı pansuman yapar. Ama bu derin bir çözüm değil sadece geçici bir rahatlama sağlar.
Gençlerin otoriteye güvensizliği ve saf kaynak fantezisi bu söylemin onlar arasında tutmasının ikinci sebebidir. Gençler, devlete güvenmiyor, diyanete güvenmiyor ve tarikata da güvenmiyor. Hocalara güvenmedikleri de aşikâr. Ama bir şeye inanmak ve bir yere tutunmak istiyorlar. Böyle bir ortamda onlara çözüm olarak “Aracıları atalım, doğrudan Allah’a gidelim.” diyen bir çağrı elbette caziptir. Bu çok güçlü bir duygudur. Ama tehlikeli bir yanı vardır; çünkü aracıyı kaldırınca, yorumu yapan kişi görünmez aracı olur. Oysa genç bunun farkında değildir. Sadece kendisine aziz cehaletle kutsanmış yeni bir aracı edinmiştir, o kadar.
Ahlaki öfke ve arınma isteği, yolsuzluk, ikiyüzlülük ve dindar görünümlü iktidarlar yüzünden gençlerde “bütün din bozulmuş” algısı oluşur. İcat edilmiş din söylemi bu öfkeyi sisteme değil, tarihe, mezhebe ve bir bütün olarak geleneğe yönlendirir. Böylece bugünkü aktörler kurtarılır ve sorun geçmişin üzerine atılır. Bu da siyaset için bulunmaz nimettir. Bunun adını da kendiniz koyabilirsiniz.
Zor düşünme yerine kolay kesinliği tercih eden bu söylem için tarih okumak zordur. Çelişkiyle yaşamak zordur. Çoğulluk taşımak zordur. Ama “Biri doğru, diğerleri uydurma” demek çok rahattır. Gençler zeki olabilir ama yorgundur. İşte bu söylem zihinsel yorgunluğu azaltır.
Peki bütün bu karanlıklardan nasıl çıkacağız?
Bu mümkündür ama öyle kolay değildir ve herkes için de mümkün değildir. Çünkü bu bir bilgi meselesi değil; cesaret ve sorumluluk meselesidir.
İlk şart da saflık fantezisinden vazgeçmektir. Şunu kabul etmeden bu karanlıklardan çıkmak mümkün değildir. Saf din diye bir şey yoktur, saf tarih diye bir şey mümkün değildir ve şu ölümlü dünyada faniler tarafından yapılmış saf bir yorum olamaz. Bu kabulleniş inancınızı bozmaz, sizi sadece çocukluk fantazilerinizden kurtarır. Dindarlığı ergenlikten yetişkinliğe taşır.
İkinci şart ise tarihle kavga etmeyi bırakıp onunla hesaplaşmaktır. Tarih kutsanacak bir masal değildir ama çöpe atılacak bir ihanetler dizisi de değildir. Fıkıh, kelam, tasavvuf ve hadis disiplinleri yanılmaz değildir, ama keyfi de değillerdir. Bunlar insanlığın Allah’la kurduğu zorlu ilişkinin izleridir. Bu izi silen, aynı hatayı yeniden yapar.
Üçüncü şart, inancınızı iktidardan ayırmaktır. İşte bu en zorudur. Çünkü iktidar koruma sunar, cemaat sıcaklık verir ve saf söylem size bir netlik duygusu verir. Ama bedeli körleşme, sertleşme ve vicdanın susmasıdır. Çıkış inancı savunma refleksiyle değil, ahlaki sorumlulukla yaşamaktır.
Dördüncü şart, çoğulluğu günah değil, imtihan olarak görmeyi gerektirir. Hakikat tek olabilir ama ona giden yollar sonsuzdur. Bu kabul edilmeden, şiddet biter gibi yapsa da zihinde devam eder. Çoğulluk tehdit değil imtihandır. Farlılıklar Allah’ın ayetleri ve rahmettir. Bu kabul, dindarlığınızı yumuşatmaz ama epey derinleştirir.
İnsan, hakikatle karşılaştığında üç şey ister: Temizlik (saflık), güvence (aidiyet) ve anlam (neden buradayım?)
İndirilmiş din-icat edilmiş din söylemi bu üçüne de hızlı cevap verir. Ama cevap vermekle çözmek aynı şey değildir. Bu söylem hakikati sadeleştirir ama sığlaştırır, tarihi siler ama sorumluluğu da siler, inancı korur gibi yapar ama ahlakı zayıflatır. Bütün bunları yaparken en zor ve hayati şeyi yapmaz: İnsanı, kendi yorumunun bedeliyle baş başa bırakmaz. Gerçek eşik buradadır. Gerçek dindarlık metni ciddiye alır ama kendi okumasını mutlaklaştırmaz, tarihi tanır ama kutsamaz, hakikate inanır ama başkasını Allah adına susturmaz. Bunlardan biri eksikse ya ideoloji olur ya kaçış ya da iktidar aparatı. Belki de üçü birden. Buna siz karar verin.
Şunu asla unutmamalıyız: Din, saf olduğu için değil; insan onu sorumlulukla yaşadığı sürece anlamlıdır. Bu, kimseyi ikna etmek için değil; kendine yalan söylemeyi bırakmak için gerklidir en azından.
Siz saflığı mı, gücü mü talep ediyorsunuz? Dürüst olalım, indirilmiş din söylemine sarıldığınızda çoğu zaman daha ahlaklı olmak için değil, daha merhametli olmak için değil, daha adil olmak için de değildir bu. Sadece netlik, üstünlük ve haklı olma konforunu talep ediyorsun. Saflık iddiası “ben yanlış yapmam, çünkü doğru yerde duruyorum” der. Ama hakikat “doğru yerde duruyorsan, neden bu kadar öfkelisin?” diye sorar. Çünkü öfke, saf inancın değil; kırılgan iktidarın işaretidir.
Tarihi neden bu kadar nefretle reddediyorsun? Çünkü tarih sana şunu gösterir: Senin gibi düşünenler de yanıldı, iyi niyetliler de zulmetti, “Hak bizde” diyenler de kan döktü der. Tarihi reddetmek sana ben onlardan değilim, deme lüksünü verir. Ama bu bir yanılsamadır. Tarihle yüzleşmeyen, aynı hatayı daha saf bir dille tekrar eder. Bu yüzden de en tehlikeli cümle şudur: “Bu sefer farklı.” İnan ki hiçbir zaman farklı olmadı.
Sana Allah adına konuşma hakkını kim verdi mesela! Bu soru canını yakacaktır. Çünkü biri “bu Allah’ın dinidir” dediğinde tartışma biter, vicdan susar ve şiddet meşrulaşır. Ama kimse “Allah seni vekili mi yaptı yoksa kulu mu?” diye sormaz. Çünkü kul olan titrek konuşur, emin olmaktan korkar, başkasının imanına dokunmaz ve en doğrusunu Allah bilir der. Oysa vekil gibi davranan serttir, kesindir ve tamamen dışlayıcıdır. O zaman burada safiyet değil, yetki hırsı vardır.
“Ben hakikati mi seviyorum, haklı olmayı mı, diye sor kendine. Hakikat, seni yalnız bırakır, alkış vermez ve seni savunmaz. Oysa haklı olmak sana bir cemaat verir, bir kimlik verir ve güvenlik sağlar. Bu yüzden çoğu insan hakikati değil, haklılık koalisyonlarını sever. Ama şunu bil ki, haklı olduğun her yerde ahlaklı olmayabilirsin. Zira ahlak, çoğu zaman haklılığa rağmen ayakta kalır.
Bunca konuşmadan sonra ne yapacaksın acaba! Burada artık büyük laflar yoktur. Artık sadece kendi okumanı mutlaklaştırmamayı, başkasının imanına Allah adına hükmetmemeyi ve tarihi silmek yerine öğrenmeyi deneyebilirsin. Güçle mesafeni sürekli sorgulamayı ve eminlikten çok sorumluluk taşımayı öğrenemeyeceksen ve bütün bunları göze alamayacaksan bu sadece entelektüel bir egzersiz olarak kalacaktır. Allah’ı savunmaya çalışmayı bırak ve sadece insan olmaktan kaçıp kaçmadığını sor kendine.
Bil ki, Allah’ın dine ihtiyacı yoktur. Dinin iktidara ihtiyacı hiç yoktur. Ama insanın dürüstlüğe, sorumluluğa ve sessiz bir ahlaka çok ihtiyacı vardır…
Reşat CENGİL

Son Yorumlar