İş Görüşmesi

‘Hırka al yanına, üşürsün; bozkırın ayazı çarpar adamı.’ demişti de itibar etmemiştim, eşimin sözlerine. Bütün geceyi uykusuz geçirmiş, ölgün ışıklarıyla ayakta zor duran otogarın içine dar attım kendimi, soğuktan korunmak için. Daha ağustos bitmedi, bu soğuk ne ya! Allah’tan içerisi sıcak. Çok geçmeden, telefonum çaldı. Beni alacak olan kişi, el sallayarak çevresine bakınıyor. Üniversitenin misafirhanesine bırakırken: ‘Biraz dinlenin; saat dokuz buçuk gibi almaya gelirim, sizi.’ dedi. Genel sekretermiş ama o da akademisyen sayılırmış; doktora yapıyormuş…

Genel sekreter, beni önce Eğitim Fakültesinin dekanıyla görüştürdü. Son derece kibar ve mütevazı biri. Eğitim bilimine yürekten inanmış; topluma hizmet etmenin, toplumsal değişimi sağlamanın tek yolu eğitim diyor, başka bir şey demiyor. Eğitim yuvaları ibadethane, eğitimciler peygamber varisi… Emile Zola’dan ve Meyhane’den bahsetmek geçiyor içimden. Vazgeçiyorum. Eğitim denen mabudun bu halis müminiyle tartışmaya girsem bir sonuç çıkar mı? Sanmam. ‘Hitler gibi tarihin gördüğü sayılı canilerden birini iktidara getiren Almanya’nın eğitim durumunu bütün dünya takdir etmiyor muydu?’ ya da ‘Faşist diktatör Mussolini’yi iktidara getiren İtalyanlar çok mu cahildi?’ desem işin sonu kavgaya varır. Adam sen de! Sana ne! Hiçbir şeye tam ve yürekten inanamıyorum. Daima Şüphe… Daima ikircik… Hissediyorum; damarlarımda, beynimin kılcallarında kol geziyor, kuşku.

Üniversitenin inşaat işleri bitmemiş ama yeni eğitim öğretim yılına yetişecekmiş. Her fırsatta aslında kendisinin de akademisyen olduğunu hatırlatan sekreter ve halis eğitimci dekan ile birlikte inşaat alanlarını geziyoruz. Derslikler, laboratuvarlar, amfiler, kütüphane, çalışma odaları her yerde inşaat… Şurası spor salonu; eğitiminden beklenen çıktının elde edilmesi için gençlerin bedenlerinin de sağlıklı olması şartmış… Şurası kafeterya… Hep ders olmaz tabi eğlence de lazım çocuklara, yoksa eğitimde istediğimiz başarıyı elde edemezmişiz… Dekan bey, bir mabedi tavaf eder gibi gezdiriyor beni. Mesleki anlamda benden sadece altı yedi yıl kıdemli olan dekanın inancındaki samimiyet karşısında yine ikilime düşürüyorum. Belki de haklı… Neden bu adam kadar inanamıyorum, yaptığım işe…

İçinde U şeklinde bir masa bulunan, oldukça şık döşenmiş, geniş bir salonda kahvaltıya başladığımızda saat 10’u geçiyordu. Bembeyaz örtüleriyle duvara dayanmış olan masalara çeşit çeşit kahvaltılıklar dizilmiş, kuş sütü eksik sadece… İçimde bir fısıltı: ‘Yeni bir elemanı etkilemek ve ikna etmek için her ayrıntıya dikkat edilmiş.’ Bu fısıltıyı bastıran başka bir ses itiraz ediyor: ‘Senden başka adam mı yok? Kendini o kadar da önemseme! Adamlar ev sahibi olmanın hakkını veriyor, sadece. İyilik de yaramıyor, sana.’

Rektör beyle randevumuz saat 11’de. Tam saatinde alıyor, sekreter hanım bizi içeriye; dekan bey önde, ben arkada. Bizi ayakta ama ilgisiz karşılayan rektör, çok zaman ayıramayacağı için üzgün olduğunu belirtiyor. Kusura bakmamamı talep ettikten sonra akademik çalışmalarımı takdir ettiğini, benimle çalışmaktan mutlu olacağını söylüyor, nezaket ve mesafeyi koruyarak. Aynı mesafeden cevap veriyorum ben de. Muhatabımın bana çizdiği sınırı aşmamayı, ses tonumu bile muhatabımın ses tonuna göre ayarlamam gerektiğini öğreneli çok oldu.

-Ne alırısınız?

-Çok teşekkür ederim, az önce kahvaltı ettik. Ben bir şey almayayım.

Daha fazla üstelemeden iki çay istedi, odasına. Aslında ‘Sizin isteğinizin çok da önemi yok, ne ikram edeceğime ben karar veririm.’ diyen bu tavrı nezaketsiz ve yakışıksız bulsam da belli etmemem lazım. Vakti olmadığı için hemen özlük hakları konusuna girdi. Profesörlere verilen maaş miktarını söyledikten hemen sonra ticari bir kurum gibi işletilse de buraların esasında vakıf olduğunu, hayır kurumu gibi yaklaşılması gerektiğini ekledi. Aslında önerilen ücret, benim için tatmin ediciydi. Ancak rektör ücreti yeterli bulmayacağımdan korkmuş olmalı ki devam etti konuşmaya:

– Rızk zaten Allah’ın garantisi altındadır. Hayatta asıl olan vatana ve millete hizmet etmektir. Nesillerin iyi yetiştirilmesi ancak bizlerin fedakârlık ve gayretine bağlıdır…

Sözlerini bitirmeden büyük bir tepsiyle ikramları getiren bir delikanlı girdi, içeriye. İyi ki de girdi. Zira ne zaman para ya da maaş konusu açılsa arkasından gelen bu tür dini içerikli konuşmalardan gına gelmişti, artık bana.

Siyah pantolon ve uzun kollu beyaz bir gömlek girmiş olan delikanlının jöleli saçları ışıl ışıl. İğreti duran siyah papyonu ve derisi yer yer soyulmuş olan eski kemeri, görüntünün arkasındaki perişanlığa işaret ediyor. Elindeki tepsiyi toplantı masasına koyduktan sonra çayları biz ikram etti. Ardından tedirgin ve ürkek adımlara masanın arkasına geçip meyve tabağını rektörün önüne koydu. Başını kaldırmadan geri dönüp çatal, bıçak ve peçeteyi yerleştirdi, titizlikle. Bütün bunları yaparken sadece büyük bir saygı değil aynı zamanda kaygı içinde de olduğu her halinden belliydi.

Amerikan filmlerinde efendilerine hizmet eden uşakların, Nobel ödüllü siyahi kadın yazar Toni Morrison’un tabiriyle ev kölelerinin kötü bir taklidiydi, iğreti papyonlu servis görevlisi. Ah bir de beyaz eldivenleri olsa…

Soyulmuş elma ve muz dilimlerini yerken bir kez daha kendini mazur görmemizi talep etti, rektör. Şeker hastasıymış, ara öğününün saati varmış. İstersek bizim için de getirtebilirmiş. O treni çoktan kaçırdığının gerçekten farkında değil mi acaba? Belki de bilerek yapıyor. Hem zaten biz hepi topu 20 dakika kaldık odada. Bir iki dilim meyve bekleyemez miydi, biz çıkana kadar. Doktorlar daha iyi bilir ama ilaç kullanırken bile zamanlamanın bu kadar dakik olması gerektiğini sanmıyorum. Geriye sadece güç ve otorite gösterisi kalıyor, durumu açıklamak için.

Bütün bunlara tanıklık eden gözlerim, az önce dini nasihatlerin muhatabı olan kulağımı uyarıyor: Her duyduğuna inanma!

Ha bir de bence rektörün tek hastalığı, şeker değildi; yanılıyor muyum?

Mustafa SARI

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir