Mustafa Çağrıcı: “Doğruyu Bulmak Yanlışı Görmekle Başlar”

Hocam bugün her yerde ve platformda Müslümanların yaşamlarında ahlakın olmadığı, insani erdemlerin içinin boşaltıldığı konuşuluyor. Öncelikle ahlak derken neyi anlamalıyız? Aynı zamanda Müslümanların ahlaki zaaflarının faturası da maalesef İslam’a kesiliyor. Bu hususta ne dersiniz? 

Ahlak donanım, duygu, düşünce ve eylem boyutlarıyla -bedenimizdeki kan gibi varlığını hissetmesek de- hayatımızın içinde her an etkin olan insani gerçekliğimizdir. ahlakı insanlar bulmadı; O, insanın doğal yapısında, Kur’an’i tabirle “fıtrat”ında vardır. Devlet ve hukuk ise ahlâki normların işlerliğini sağlamak üzere “sosyal mukavele” ile sonradan oluşmuştur.

Kelime manası Arapça’da “seciye, tabiat, huy vb.” olan ahlak, hulk veya huluk kelimesinin çoğuludur. Sözlüklerde çoğunlukla insanın fizik yapısı için halk, mânevî yapısı için hulk kelimelerinin kullanıldığı kaydedilir (, “ḫlḳ” md.). Başta hadisler olmak üzere İslâmî kaynaklarda hulk ve ahlak terimleri genellikle iyi ve kötü huyları, fazilet ve rezîletleri ifade etmek üzere kullanılmış; özellikle iyi huylar ve faziletli davranışlar hüsnü’l-huluk, mehâsinü’l-ahlak, mekârimü’l-ahlâk, el-ahlâku’l-hasene, el-ahlâku’l-hamîde, kötü huylar ve fena hareketler ise sûü’l-huluk, el-ahlâku’z-zemîme, el-ahlâku’s-seyyie gibi terimlerle karşılanmıştır. Ayrıca ahlak yanında yeme, içme, sohbet, yolculuk gibi günlük hayatın çeşitli alanlarıyla ilgili davranış ve görgü kurallarına, terbiyeli, kibar ve takdire değer davranış biçimlerine, bunlara dair öğüt verici kısa ve hikmetli sözlere ve bu sözlerin derlendiği eserlere edep veya âdâb da denilmiştir. İslâmî literatürde edep terimi ilk dönemlerden itibaren özel davranış alanları hakkında kullanılırken ahlak, tutum ve davranışların kaynağı mahiyetindeki ruhî ve mânevî melekeleri, insanın ruhî kemalini sağlamaya yönelik bilgi ve düşünce alanını ifade etmiştir. 

Sorunuzun ikinci kısmına gelince, İslâm ve Müslümanlık, sıklıkla birbirinin yerine kullanılırsa da, aslında -bir bakıma- farklı kavramlar bunlar. İslâm, dinî bir yapıdır; temel kaynağı Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber’in sünneti, yani onun farklı derecelerde dinî bağlayıcılığı olan sözleri ve yaşayışıdır.

Müslümanlık ise bizim İslâm ile kurduğumuz ilişkinin şeklidir. Bu ilişki doğru veya yanlış, güçlü veya zayıf olabilir. Oysa İslâm böyle değildir; onun yanına ayrıştırıcı sıfatlar konulamaz. Söz gelimi Müslüman “ılımlı” veya “radikal” olabilir; fakat bu tür kavramlar asla İslâm’ın sıfatı olamaz.

Bu ayırım doğru yapılmazsa, -dindarlık ile ilgili olanları da dâhil olmak üzere- bugün Müslüman bireylerin ve toplumların sergilediği yığınla yanlış anlayış ve uygulamalar, eylemler İslâm’a mal edilebilir ki, bu vahim bir hatadır.

Ayrıca, bu ayrımı yapmazsak, Müslüman bireylerde ve toplumlarda gördükleri yanlışlara bakarak İslâm’ı eleştirenlere de gerekçe üretmiş oluruz. Nitekim bugün birçok Batılının İslâm’ı yargılamalarının temelinde de aynı kavram karışıklığı var. Oysa yaşanan olumsuzlukların kaynağını İslâm’da değil, onların arkasındaki tarihî, sosyolojik, siyasi, ekonomik, kültürel vs. sebeplerde aramak gerekir.

Demek ki İslâm, Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in sahih sünnetinde tanımını bulan objektif gerçekliktir. Müslümanlık ise Müslüman bireylerin İslâm’la ilgili kendi yorum ve uygulamalarıdır. Buna göre dindarlık, sonuçta vicdanî ve bireysel bir tutumdur. Nitekim hiç kimse zorla dindar yapılamaz.

Ancak bu söylenenler, dindarlığın hiçbir objektif kriterinin olmadığı anlamına da gelmez. Aksine, olgusal olarak mâşeri vicdan, din ile ahlâk arasında bir ilişki görür ve dindarlığını bir şekilde dışa vuranların iyi ahlâklı olmaları gerektiğine hükmeder. Dindar insandan -meselâ- dürüst olmasını bekler; bu noktadaki çelişkiyi yadırgar.

İslâm’ın kaynaklarında da dindarlık ile ahlak arasında bu ilişki kurulmuştur. Mesela Kur’an’da dindarlığın en görünür ifadesi olan namaz için şöyle denilir:

“Kuşkusuz namaz kişiyi çirkinlik ve kötülüklerden engeller…” (Ankebût 29/45).

Hz. Peygamber de “İslâm güzel ahlaktır” buyurur. Keza bir kimsenin, kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmayacağını belirtir.

Buna göre, son zamanlarda yüksek sesle ifade edilen dindarlara yönelik eleştirilerin üzerinde durulması gerektiğini düşünüyorum. Tabii ki yıpratma amacı taşımaması şartıyla…

Elbette dindarlığın iman ve ibadetler ile de ilişkisi var. Her şeyden önce inançsız dindarlık olmaz. Ancak ahlakî kusurların daha çok dikkat çektiğini ve eleştirildiğini görürüz.

Neden?

Çünkü ahlakın dünyevi ve sosyal boyutu var. Ahlakî kötülükler çoğu zaman, dinde “kul hakları” adı verilen başkalarının hukukuna zarar verir, onları incitir; kırgınlıklara, ayrışmalara yol açar.

Yukarıdaki hadiste geçen “güzel ahlak”ın İslâmî kaynaklardaki kapsamı oldukça geniştir: “Doğruluk ve dürüstlük, herkesle iyi geçinmek, müsamahalı ve bağışlayıcı olmak, kimseye zarar vermemek, elden geldiğince herkese, hatta canlı cansız her şeye faydalı olmak” gibi…

Bizim dinî kültürümüzde, daha çok da eski tasavvuf ulularının dünyasında gördüğümüz o zengin insânî ve ahlakî ruhun temelinde işte böyle bir dindarlık anlayışı vardır.

Özellikle son zamanlardaki din ile ilişkimize dair temel bir sorunumuza dikkat çekmek istiyorum: İslâm dünyasının, çağın değişim sürecinden koptuğu zamandan beri din-dünya, din-insan ilişkileri gibi konularda bir zihin karışıklığı yaşadığını, bunun da köklü sorunlar ürettiğini düşünüyor, bunların birkaçını şöyle sunayım:

  1. Bu sorunlardan belki de en yıkıcı olanı, din üzerinden üretilen zihinsel ve toplumsal ayrışmadır. Müslüman ülkelerde İslâm adına konuşanların etkili bir bölümü, kendi dünyalarının dışında gördükleri aydın kesimlerini kıyasıya eleştirirken -zımnî olarak- kendilerini ya kusursuz ve yanılmaz bulmuşlar veya “düşmana fırsat vermeyelim” anlayışıyla kendi kusurlarını örtmüşler; bu da hatalarının fâsit dairesi içinde dolaşıp durmalarına yol açmıştır. Aynı tutumu Batıcı-modernist denilen kesim de dindarlara karşı sergilemiştir. Her iki tutumun da hem genel ahlâk ilkeleriyle hem de İslâm ahlakıyla çeliştiği açıktır.
  2. Müslüman ülkelerde ilim, akıl, tefekkür gibi konulara dair pek çok âyet ve hadis din adamlarının, ilâhiyatçılar ve başka dindar çevrelerin dillerinden düşmese de pratikte çağdaş kavramlar telaffuz edildiğinde, ‘dinî’ duyarlılığın peşin bir ret pozisyonu aldığı gözlenir. Herhalde İslâm dünyası yakın tarihte yaşadığı ve halen yaşamakta olduğu ekonomik, sosyal, siyasal alanlardaki başarısızlıkları nedeniyle, içinde bulunduğu çağı kendisine düşman gibi algılamakta; bilhassa karşısında yenik düşündüğü Batı dünyasından gelen birçok fikre duygusal tepkiler vermekte; rasyonel ve adaletli bir bakış geliştirme hususunda sıkıntı çekmektedir. Bu tepkisel davranışın, kendi dışımızda ortaya atılan her fikrin, her eleştiri ve önerinin arkasında mutlaka bize karşı bir komplo niyeti bulunduğu şeklindeki bir paranoyanın ürünü olduğu düşünülebilir. İslâm toplumları içinde kendi dinî, tarihî ve kültürel değerlerine yabancılaşmış aydınların türemesinde sözünü ettiğim ‘İslâmî’ reaksiyonerliğin de etkisi olmalıdır. Benzer tespitin tersinden de doğru olduğunu düşünüyorum. Sonuçta İslâm toplumlarında, -ama dünyada neredeyse sadece İslâm toplumlarında- ‘modernist seküler” ve ‘muhafazakâr dindar’ denilen iki keskin taraf ve ikisi arasında derin bir çatlak oluşmuştur. Elbette bu sonucun doğmasında ‘muhafazakâr-dindar’ların dışından kaynaklanan birçok sebep de var. Yine de ben şöyle düşünülmesinden yanayım: “Başkasının yanlışını düzeltmek çoğunlukla benim elimde olmuyor; fakat kendi yanlışlarımı düzeltmek benim elimdedir. Öyleyse ben öncelikle kendi hatalarımı görmek ve düzeltmekten sorumluyum.”
  3. Kanaatimce İslâm dünyasında kendilerini dinin sözcüsü gibi gören söz ve kalem sahiplerinin çoğu, mahiyeti itibariyle dinî veya dünyevî olduğuna bakmaksızın her meseleye dinden bir cevap bulmayı zorunluluk olarak algılıyor. Her yeni durum karşısında bunun İslâm’da bir açıklamasının, hükmünün bulunması gerektiğini düşünmek İslâm ülkelerinde adeta bir refleks haline gelmiştir. Fakat -doğaldır ki- uygun bir açıklama bulunamayınca ya kişinin kendi görüşünü dinin hükmü gibi gösteren bir yorumla işin içinden çıkılmakta ya da dinde yeri olmadığı gerekçesiyle yeni olan reddedilmektedir.

Böylece kendi Peygamberinin dilinden “kolaylık dini” olarak nitelenen İslâmiyet, İncil’de Hıristiyanlık için kullanılan deyimle “dar kapı” haline getirilmekte ve -kaçınılmaz olarak- insanımızın hayrına olabilecek birçok iyi şeyler de bu kapıdan sığmayınca dışarıda bırakılmaktadır. Sonuçta siz demokrasi, insan hak ve özgürlükleri, eşitlik, hukukun üstünlüğü gibi kavramları, doğrudan olmasa bile, getirdiğiniz yorumlarla “dar kapı”nın dışında bırakırsanız, bunlara ihtiyacı olan, onları iyi ve yararlı gören insanlar bu tutumunuzdan hoşnutsuzluk ve kaygı duyar; eğer varsa, kötü niyetliler de bu hoşnutsuzluğu sizin aleyhinizde kullanır. Müfessirlerin açıklamasına göre “Ey Rabbimiz, bizi zalimlere fitne yapma!” mealindeki âyet tam da böyle bir sonucun doğmasına sebep olmamaları yönünde Müslümanları uyarmaktadır.

Bugün görünüşe bakınca dinle yatıp dinle kalkanlarımızda bile dinimizin ahlakî ve insanî boyutunu neden göremiyoruz?

Öyle… Çünkü yukarıda tanımladığımız ahlâkı hayatın dışına attık. Ahlak merkezli Müslümanlığı bırakıp, ahlakî özü boşaltılmış fıkıh merkezli Müslümanlığa kendimizi hapsettik; fıkhı da tarihe hapsettik. En dindarlarımız bile işlerinin doğruluğunu onaylatacak hoca arıyorlar. Oysa Peygamberimiz, müftülerin fetvasından daha önemlisinin kalbimizin, vicdanımızın fetvası olduğunu öğretmişti. Ama biz Fetva dindarlığını aşıp takva dindarlığına geçemiyoruz. Kendimize ve çocuklarımıza sol el ile yemenin yanlışlığını öğrettiğimiz kadar kul hakkı yemenin kötülüğünü öğretmiyoruz. Sadece bunu öğretebilseydik bugün manevi ve maddi yapımız, toplumumuz, hatta şehir mimarimiz bambaşka olurdu.

Bir ara öğrencilerimle ahlak metinleri okuyorduk. Bir dersimiz Mevlid Kandiline denk gelmişti. “Bugün Peygamberimizin ahlâk hakkındaki hadislerini okuyalım” dedik. Buharî’nin ilgili cildini açtım. “İnsanlara ve hayvanlara merhamet” başlıklı bab denk geldi. Burada Peygamberimizin şöyle bir hadisi geçiyordu: “Biri çölde gidiyordu. Çok susamıştı. Derken bir kuyu buldu; inip su içti. Yukarı çıktığında bir köpek gördü. Köpek susuzluktan kıvranıyordu. Adam tekrar kuyuya inip, içine su doldurduğu pabucunu ağzına aldı, elleriyle tutunarak yukarı çıktı, köpeğe su içirdi. Kuyuya inip çıkarak hayvanı suya kandırdı. İşte bu iyiliği sebebiyle Allah Ona teşekkür etti (fe-şekerallâhu lehû) ve günahlarını affetti.” Yanındakiler “Ya Resûlallah! Hayvanlardan da mı sevap kazanılacak?” diye sordular. “Evet, dedi, can taşıyan her varlığa yapılacak iyilik için sevap verilecek.”

Bu hadisi okuduğumuzda, bir hayvana yapılan iyiliği bile Allah’ın teşekkürünü hak ettirecek kadar yücelten bu din anlayışımızı, bu soylu ahlakı nasıl kaybettiğimize üzüldük. Halbuki biz bu zarif ahlâk öğretisi üzerine büyük bir insanî medeniyet kurmuştuk. Bugün bu medeniyeti daha da geliştirerek bir “küresel ahlak” inşa edebilirdik. Ama biz bugün Kitabımızın, Peygamberimizin ve geçmiş din büyüklerimizin yerin dibine geçirdiği dünya hırslarımız uğruna gönüller yıkıyoruz, dilimizle ve elimizle kırıp döküyoruz. Daha da vahimi, bütün bunları dinimizle meşrulaştırarak yapıyoruz.

Eğer bizler yarın çocuklarımızın ve gençlerimizin deizm, sekülerizm gibi yollara sapmalarını istemiyorsak, onları insan merkezli, ahlak merkezli dinimizle buluşturmak zorundayız.

Tam bu noktada deizm tartışmaları geliyor akla…

Doğrudur… Açık konuşayım: Hiç kimse o yana bu yana saptırmasın. Özellikle gençlerde görüldüğü söylenen bu deizm benzeri sapmaların en büyük sebebi, dindar çevrelerin onlarda oluşturduğu, travma derecesine varan hayal kırıklığıdır. Buna itirazı olanlar, birkaç saatini sosyal medyaya ayırsınlar. Bu konuda orası iyi bir gözlem alanıdır.

Son yıllarda basından bürokrasiye, öğretim kadrolarından iş dünyasına, kamu ve sivil toplum kurumlarına kadar hemen her alanda seviyesi -daha doğrusu seviyesizliği- gün geçtikçe artan popülist, hatta yüzyıl önceki İslâmcıların midesini bulandıracak derecede ayağa düşürülmüş bir “İslâmcılık” ve İslâm üzerinden güç ve çıkar devşirme süreci yaşıyoruz; bu da din hakkında belli bir birikimi olmayanlarda dine karşı yanlış bir tutum oluşturuyor. Dünya hesaplarımız için değerlerimizi fütursuzca kullanıyoruz, harcıyoruz, tüketiyoruz. Birçok kişi ve çevre kendi ahlak dışı amaçlarını ya da yaşayışlarını İslam’a, Peygamber’e, İslâm’ın ilk saygın nesillerine onaylatma ve onlar üzerinden meşrulaştırma peşinde. Kabaca ifade edecek olursak, “Hem namazımı kılarım hem kul hakkı yerim” demeye getiren, hatta -vaktiyle Fetullah’ın yaptığı gibi- “Siz İslam için çalışıyorsunuz, cihat ediyorsunuz; bunlar size helaldir” anlamına gelecek fetva üreten bir zihniyet kaplıyor beynimizi.

Anlayacağınız, hem maddi alanda hem manevi alanda az değer üretiyor, çok değer tüketiyoruz. Maddi alanda tüketim hırsımız yüzünden verdiğimiz açıkları, -mesela dış ticaret açığını, cari açığı- kolayca görebiliyoruz. Fakat bundan daha tehlikeli olan manevi değerleri aşırı kullanıp tüketmemizdir ki, bundan doğan açıkları, özellikle başlarda çok az insan görebiliyor. Onların da bazıları zaten o değerlere saygı duymadıkları için problem yapmıyorlar. Esasında o değerlere inancı ve saygısı olduğunu bildiğimiz bazıları da -görebildiğim kadarıyla- dünyevi hırslarına mağlup ve mahkûm oluyorlar; makam, ilgi, itibar, şöhret, maddi çıkar gibi kişisel, ailevi vb. hesap ve beklentilerle gördüklerini, bildiklerini halının altına süpüren konuşmalar yapıyor, yazılar yazıyorlar.

Yarınki neslimize mutlulukla bağlanacakları bir Müslümanlık bırakmanın yolu asla bu değildir. Bilimsel verilere dayanmadan kesin bir şey söylemek doğru olmazsa da, öyle sanıyorum ki, birçok İslâm toplumunun bugün yaşadıkları kahredici hallerin dününde de dediğim türden hesaplar, aymazlıklar vardı. Bu halleri gören, İslam’ı az çok kaynaklarından bilen samimi mütedeyyin insanlar, İslam’ın ve Müslümanların geleceği hakkında karamsarlığa düşüyorlar. İslâm’ın derin muhtevasını, yüce hikmetlerini kavrama imkânı ve şansı bulamamış yeni nesillerin, gördükleri “Müslüman” resmi karşısında zihinlerinde nasıl bir İslâm ve Müslüman imajının oluşacağına ilişkin ıstıraplar yaşıyorlar. 

Kitaplarınızda, yazılarınızda ve konuşmalarınızda hep soruyorsunuz. Burada biz de aynı soruyu size soralım: “Müslümanlar ne kadar müslüman?” Neler söylersiniz?

Evet bilhassa son zamanlarda bu soruyu sıkça soruyorum ve doğrusu vicdanımda olumlu bir cevap oluşmuyor.

Şöyle hadisleri var Peygamberimizin:

“Kendiniz için istediğinizi kardeşiniz için de istemedikçe iman etmiş olmazsınız.”

“Müslümanların sıkıntılarla ilgilenmeden gününü geçiren kişi Müslümanlardan değildir. Birinin ‘Yardım edin ey Müslümanlar!’ çığlığını duyup da sessiz kalanlar Müslüman değildir.” 

Bu hadislere göre, kan deryalarında yaşayan garip, mazlum insanlara, Müslümanlara yardım eli uzatmayan, Afgan mültecilere kapılarını açmayan, onların dertlerine merhem olmayan dünya Müslümanları ne kadar Müslüman? Arakan, Doğu Türkistan, Yemen, Gazze… Buraları görmeyen vicdanlar ne kadar Müslüman? Türkiye üç-dört milyon Suriyelinin yükünü yıllardır tek başına taşırken mazlumların çığlıklarına sessiz kalan, yoksula, yolcuya yardım etmeyen zengin Müslüman ülkeler, petrol ağaları ne kadar Müslüman?

Okuyanlarınız olmuştur; ABD’nin Georg Washington Üniversitesi’den iki profesör tarafından epeyce zamandan beri “Ülkelerin İslâmîlik Endeksi” adıyla araştırmalar yapılıp sonuçları yayımlanıyor. 

Profesörler ilk önce Kur’ân-ı Kerîm’in ve Sünnet-i Nebeviyye’nin devletten beklentilerini incelemişler; bu çerçevede sosyal ve ekonomik adalet, ribanın kaldırılması, emeğe saygı, sosyal refah, yolsuzlukla mücadele, hukukun üstünlüğü, genel insan hakları, azınlıkların hakları, çevrenin korunması gibi toplumsal ve insanî konularda İslâm’ın önceliklerini belirlemişler. Bu ölçülere göre hangi ülkenin ne kadar “İslâmî” olduğunu gösteren bir sıralama yapıyorlar. 

2020 yılına ait “Ülkelerin İslâmîlik Endeksi”nde ilk sıralardaki bazı ülkeler şunlarmış:

1. Yeni Zelanda, 2. İsveç, 3. Hollanda, 9. Kanada, 11. Almanya, 15. İngiltere.

Kuşkusuz bu sonuçlar tartışılabilir; ama yine de İslam dünyasındaki genel manzaraya baktığımızda bir bütün olarak önemli ölçüde gerçeği yansıttığını kabul etmeliyiz. Merhum Mehmet Âkif vaktiyle bir Avrupa gezisinde gördüklerini “Dinleri işlerimiz gibi, işleri dinimiz gibi” şeklinde özetlemişti. Aradan geçen bir asırda ne değişti?

Neden böyle bu hususlar?

Çünkü İslam ülkelerinde toplumsal kimlik paramparça. En aklı başında İslam ülkesi olarak bilinen Türkiye’de bile bizler insan modelinde bir türlü zarftan mazrufa geçemedik. Bir zamanlar fes giyme-giymeme kavgası yapmışız. Daha sonra fesi çıkarıp şapka giyme-giymeme kavgası, sonra başörtüsü kavgası… Anlayacağınız hâlâ başın dışıyla uğraşma işini bitirip akıl ve zihin, ahlâk ve gönül dünyasıyla ilgilenmeye geçemedik.

Eski kaynaklarımızda “İslam” kelimesinin üç anlamından birinin “müsâleme”, yani “birbirinin hakkına hukukuna riayet ederek barış ve huzur içinde bir arada yaşama” olduğu belirtilir. “Sizin en iyileriniz ahlâkı en güzel olanlarınızdır”; “Ben sadece güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyurur Peygamberimiz.

Senelerdir İslam’ın ahlâk öğretisini incelemeye, okumaya, yazmaya çalışıyorum. Başta hadis külliyatı olmak üzere ilk İslam kaynaklarında ‘güzel ahlâk’ın birinci manası “insanlarla güzel geçinmek”, ikinci manası da “önce başkalarını, yoksulları, çaresizleri… düşünmek”tir. Sadece bireysel değil, toplumsal planda da… Onun için Peygamberimiz öncelikle yoksula, arkasıza, dula, yetime sahip çıktı; onların derdini dert edindi. İlk defa onları biri gördü, onları “insan” yerine koydu; onlar için ağladı, onlar için güldü. “Allah’ın doyurmadığını biz mi doyuracağız!” (Yâsîn 36/47) diyenlere döndü ve “Hayır!” dedi; “Yetimi kollamıyorsunuz! Yoksulun açlığını umursamıyorsunuz! Servetlerinizi sürüp savuruyorsunuz! Çılgınca bir mal tutkusuna kapılmış gidiyorsunuz!” (Fecr 89/17-20)

Hocam, Müslümanların hayatlarındaki huzursuzluk, ikilem ve çelişkiler hususunda neler söylersiniz? 

Zamanın ve olguların dönüşüm ve değişimine ayak uyduramamış toplumlarda yenileşme ve gelişmenin şartlarıyla donanamayanlar, yeniliklere ve gelişmeye odaklanamayanlar en iyi bildikleri konuya odaklanıyorlar: İlkel menfaat hesapları, ideoloji ve din üzerinden ihtilaf, kavga, hakaret, kaba kuvvet… Bizi huzursuzluğa, çelişkilere ve çekişmelere götüren sebeplerden biri budur.

Bir özeleştiri niyetiyle dinî camiamızdan örnek vereyim: “İslâm birlik, barış, kardeşlik dinidir” gibi ifadeleri en çok kullananlar en çok ayrılık, husumet ve kavga üretenlerdir. Bunu nasıl izah etmeliyiz?

Hasbelkader yarım asırdan fazla bir zamandır dinimizi öğrenmeye, anlamaya çalışıyorum; bu çelişkinin İslâm’daki yerini bugüne kadar görebilmiş değilim. Çünkü sorun –haşa- İslâm’da değil, bizim ‘Müslümanlığımız’da, yani İslâm’ı anlama ve yaşama tarzımızda. Aslına bakarsanız sorun sadece dindar kesimlerle ilgili de değil. Özellikle son iki yüzyıldır, entelektüel ve maddi imkânlarını geliştirip birleştirerek sorunlarını aşma akıllılığını ve becerisini gösteremeyen Müslüman toplumlar, hep birlikte ürettikleri kötü durumun suçunu birbirinin üstüne yıkıp, birbirini yıpratmakta ve böylece kendilerini temize çıkarmakta teselli arıyorlar. (Sorunların suçunu ‘dış güçler’e yüklemek daha da utanç vericidir; çünkü bu, dolaylı olarak bizim birer ‘kullanışlı nesne’ oluşumuzun itirafıdır.)

Bir de şu var: Birey olarak da toplum olarak da gelişme ve yenileşmeye ihtiyacımız var. Gelişme ve yenileşme ancak yeni yeteneklerin, yeni bilgi, fikir ve yorumların değer gördüğü ve özgürce ifade edildiği toplamlarda olabilir. Onun için -kendime yönelik olarak da- hakarete sapmadıkça eleştirileri gayet normal, hatta faydalı buluyorum. “Hoca söylediyse, yazdıysa doğrudur” anlayışını kesinlikle yanlış sayarım.

İslâm toplumlarını perişan eden ana sorun, “Hocamız, efendimiz, şeyhimiz, liderimiz, mezhebimiz, ulemamız, büyüklerimiz… ne söylediyse doğrusu odur” anlayışının zihinlerimiz üzerine karabasan gibi çökmesi, aklımızı fikrimizi tıkamasıdır.

Oysa ne onlar ne biz; hiçbirimiz peygamber değiliz; söylediklerimiz de vahiy değil. “Filan ne dediyse doğrusu odur” anlayışı bizim dünyada eleştiri kültürünü de eleştiriye tahammül kültürünü de yok etti; bu da toplumsal, dinî, siyasi, ideolojik kamplaşma ve parçalanmalara yol açtı; gelişmenin önünü tıkadı ve tıkıyor.

“Filan ne söylediyse doğrusu odur” anlayışı önce o söyleyene zarar veriyor. Söz gelimi yüzlerce yıl önce yaşamış filan âlimi güya sözümüze senet gösterirken, gerçekte bizim sebep olduğumuz, giderilmesi de bizim elimizde olan geriliğin ve donmuşluğun suçlusu olarak o zatı gösteriyor ve onu insanların gözünden düşürüyoruz.

Şayet “O, ne dediyse doğrusu odur” denilen kişiler halen yaşıyorlarsa bu anlayış onlara da zarar veriyor; çünkü giderek ayaklarını yerden kesebiliyor; hakikatle bağlarını koparıyor; “Ne söylesem gider” havasına sokuyor; insanları kullanma eğilimlerini azdırıyor; farklı düşünen ve konuşanlara karşı husumet duygularını besleyebiliyor. Fakat sevmeyenlerini de artırıyor.

İslâm toplumlarında gelişmenin önünü tıkayan önemli sebeplerden biri de dinî öğretiyi lafızların dış anlamlarıyla, dinî yaşayışı da şekille sınırlayıp farklılıklara tahammülsüzlüğü beslemektir. Dinî ifade ve yaşayışın şeklî yönü elbette önemlidir. Ama bazı kişilerin ve grupların dini ve dindarlığı yalnız kendi şekilsel anlayış ve tercihlerine indirgeyip dinin derunî, ahlâkî ve insanî boyutunu yok saymaları, insanları şekil üzerinden yargılayıp ötekileştirmeleri hem dinî hem de ahlâkî ve insanî bakımdan vahim bir günah ve suçtur.

Birbirimizi putlaştırmamız da aynı derecede yanlıştır. Kur’an “Allah katında en değerliniz, takvada en üstün olanınızdır” buyrulur; takva ise –Hz. Peygamber’in buyurduğu gibi- insanın kalbindedir; görünmez. Onun için, Bazı Batılıların “Hz. Muhammed’den sonra en büyük Müslüman” dedikleri Gazâlî’nin İhyâ adlı eserinde şöyle denilir: “Ta Horasan’da yaşayan ama Beytullah’a orayı tavaf edenlerden daha yakın olan nice insan vardır.” “Allah’ın öyle kulları var ki, Allah’a yakınlık kazanayım diye Kâbe onları tavaf eder.”

“Din ve Değişim” adlı bir kitabınız yayınlandı. Değişim, Dinde Reform, Dini güncelleme gibi konular yakın zamanlarda çok tartışıldı. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?

Sorunuza cevap vermeden önce yanlış anlamalara neden olmamak için “değişim” kavramı ile dinde değişimi ya da din değiştirmeyi değil, geleneksel din anlayışımızdaki değişimi, değişmeyi kastediyorum. Bilindiği üzere Müslüman dünya ve sonraları Osmanlı, -inişli çıkışlı olsa da- parlak bir tarihin ardından Batı’da XVI. yüzyıldan itibaren başlayan, arkasında eleştirel düşünce ve bilimsel bilginin bulunduğu insan odaklı büyük değişim ve dönüşümü zamanında ve yeterince fark edip izleyemedi. Onun için de zamanın ruhuna uygun düşecek, çağın isteklerini karşılayacak şekilde kendini dönüştüremedi.

Neden “Din ve Değişim”?

Bir Bayram yazım (12.05.2021 Çarşamba Karar) şöyle bitiyordu: Çok değil, yüzyıl öncesinin bayramlarını anlatan birkaç yazıya baktım da aradan çağlar geçmiş gibi geldi bana. Sanki başka bir çağın, tamamen bize yabancı bir kültürün bayramlarından bahsediliyordu o yazılarda. Öğrencilerime çağımızda değişimin çapını anlatmak için kendi gözlemlerimden bazı örnekler veririm: Ben, 60 yıl önceki büyüklerimin -mesela- elleriyle çarık yapıp giydiklerini, karasabanla tohum ekip orakla ekin biçtiklerini gördüm. Binlerce yıl önce de insanoğlu elleriyle çarık yapar, karasabanla tohum ekip orakla ekin biçerdi. Ama son yıllarda doğanlar ne çarık ne karasaban ne de orak bilirler. Bu, dünyada da böyledir. 52 yıl önce rahmetli Erol Güngör’ün ABD’li Kenneth Boulding’den çevirdiği “Yirminci Asrın Manası” başlıklı bir kitap okumuştum. Yazar şöyle diyordu:

“Benim sekiz yaşındaki oğlum geçenlerde soruyordu: Babacığım, sen eski zamanlarda mı doğdun?”… Çocuğun sorusunda belki kendisinin bildiğinden daha fazla hakikat vardı. Muhakkak ki benim doğum tarihimden bu yana insanlığın durumunda meydana gelen değişmeler, günümüzden önce binlerce yılda vuku bulan değişmelere nispetle çok daha büyük olmuştur.

Bu kitabı okuduğum zaman. çağımızda değişimin insanlık için iyisiyle kötüsüyle ne kadar önemli olduğunu anladım. Onun için son kitabımın adını “Din ve Değişim” koydum. Kitapta ısrarla belirttiğim gibi İslam âleminin diğer sorunlarının da temelindeki ana sorunu, toplumları yönlendiren dinî temsil konumundaki kişilerin ve kurumların değişimin gerçekliğini, anlamını, gücünü, hatta varlığını hâlâ göremiyor olmasıdır.

Bugünden geriye dönüp baktığımızda İslam dünyasındaki âlimlerin önemli ölçüde İslam’ın üçüncü ve altıncı asırlarında üretilmiş olan dinî bilgi ve pratikleri bütün zamanlarda, bütün toplumlarda ve bütün coğrafyalarda ortaya çıkan insanî sorunların çözümünü içeren yeterli kaynak olarak değerlendirdiklerini görebiliriz. O zamanlardan beri âlimlerimiz, ulemamız kendilerini ve Müslüman toplumları bu duruma şartlandırmışlardır. 

Halbuki -neyin dinî bilgi olduğu sorusu bir tarafa- dinî bilgi işin bir tarafıdır; diğer tarafında beşerî hayat var ve bu hayat, Kur’an’ın asla değişmeyeceğini bildirdiği ilâhî yasa (sünnetullah) gereğince sürekli değişmektedir. Dinî bilgiye sahip ulema ise zihnen ve fiilen kendilerini değişen toplumsal hayatın sorunlarına ve ihtiyaçlarına kapatan bir geleneğe sahiptirler. Bu nedenle -hele de hayatın her bir alanı için özel uzmanların yetiştirildiği çağımızda- insanın ve insanlığın reel sorunlarını ve ihtiyaçlarını bilmezler. Nitekim anlı şanlı âlimlerimizin bile zihinlerindeki bilgiyi toplum ve insanlık için işe yarar kılamadıklarını görüyoruz.

Şurası muhakkak ki Hz. Peygamber ve Sahabesinin, ondan sonra gelen âlimlerin bilgi ve tecrübeleri bütün Müslümanlar için ihmal edilemez öneme sahiptir. Ne var ki, Sünnîsi, Şiîsi, gelenekçisi, İslamcısı, Selefîsi, tasavvufçusu, cemaatçisi, Kur’an’cısı, hadisçisi ve diğerleri ulemanın zihnindeki Peygamber ve Sahabe dönemini, imajını mitleştirmişlerdir. Daha sonrasında Peygamberin vefatıyla birlikte siyasal ihtilafların, güç kavgalarının, iktidar hırsının, kabile/kavim taassubunun da etkisiyle, mezheplerin teşekkül etmeye başladığı İslam’ın üçüncü yüzyılından itibaren Sünnî ve Şiî dünyada birbiriyle uyuşmayan Asr-ı saadet mitleri, dolayısıyla din ve dindarlık tasavvurları oluşmuştur. Zamanla mezhep taassupları, siyasal mücadeleler vb. faktörler farklılıkları daha da derinleşmiş ve kapanması çok zor yarıklar meydana gelmiştir.

Mezheplerin ve tarikatların dününe-bugününe bakarsak, Asr-ı saadet tasavvurları, din ve dindarlık anlayışları farklı sayısız grupların oluştuğunu, herkesin kendini ve kendine yakın olanları “fırka-i nâciye” (kurtuluşa ermiş kesim), diğerlerini “fırak-ı dâlle” (sapkın kesimler) saydığını görürüz. İşin trajik tarafı, bu fırka ve mezhep taassubu o kadar yerleşmiştir ki, bugün bile “Eskilerin söyledikleri elbette değerlidir. Onların tecrübelerinden yararlanmalıyız. Ama biz artık onların dünyasında değil kendi dünyamızda yaşıyoruz. Dolayısıyla şimdiki sorunlarımıza yeni çözümler düşünmemiz gerekiyor. Yoksa -görüyoruz ki- tarihin dışına düşüyoruz; zamanın şartları ve sorunları bizi ezip geçiyor” demek bile cesaret istiyor; diyenler de türlü şekillerde aforoz ediliyor.

Tefsir ve Hadis ilimlerinin Kelam ve Fıkıh ilimlerine yardımcı alanlar olduğunu düşünürsek ulemanın gözünde insanın din ve dünya hayatını düzenleyen iki ilim vardır: Kelam ve Fıkıh. Fakat Sünnî dünyada Fıkıh aşağı yukarı 3./9. yüzyıldan itibaren büyük ölçüde Şâfiî ulemanın, Kelam da 5./11. yüzyıldan itibaren yine Şâfiîlik mensubu Eş‘arî ulemanın hegemonyasında gelişmeye başladı. Katı muhafazakâr olan Şâfiîkik, “muamelat” denilen hukuk, ekonomi, siyaset gibi uygulamalı alanlarda, Eş‘arîlik de fikrî ve itikadî alanlarda diğer Sünnî mezhepleri de gittikçe yenilik ve değişim karşıtlığına iterek bütün Müslüman toplumları kapanmışlık ve donukluğa sürüklemiş ve İslam toplumları kapatıldıkları bu dogmatik kafesten günümüze kadar çıkamamışlardır.

Yani yenileşme ihtiyacımız var.

Elbette öyle! Muhakkak ki, ilâhî kaynaklı bir din olarak İslam, insanoğlunun kuşatıcı hakikate, erdemli hayata, sonuçta dünya ve ahiret mutluluğuna ancak kendi öğretisine inanıp bağlanmak ve yaşamakla erişebileceğini bildirir. Bunu kabul edip etmemeyi de bireylerin ve toplumların seçimine bırakır; seçimini yanlış yapmanın sonuçlarına karşı uyarılarını yapar. Hatta Kur’an-ı Kerîm, tercihlerini yanlış yapanların görünüşte parlak bir dünya hayatı da olsa, bunun yanıltıcı olduğunu bildirir. (Günümüzün yaldızlı Batı uygarlığının dünyayı karşı karşıya bıraktığı sorunları ve tehlikeleri bizden çok kendileri anlatıyor.)

Ayrıca İslam, kendisini bütün zamanlar ve bütün insanlar için gerçek kurtuluşu sağlayacak son evrensel din olarak sunar. Her çağdaki bütün insanların genel yararlarını (mesâlih-i ibâd) hedeflediğini bildirir ve bunun için:

  1. Kurallar koyar,
  2. Zamanın icaplarına göre uygulamaya elverişli ilkeler verir,
  3. İnsanların şartlara göre akıl, bilgi ve tecrübelerle doldurabilecekleri serbest alanlar bırakır

İslam’ın ilk asırlarında Müslümanlar dinî kaynakları sunduğum şekliyle anladılar ve -bazı siyasi çalkantılar yaşasalar da- o günkü şartlarda çağı ve dünyayı dönüştürücü başarılara koştular. Sonraları, en başta mezhep katılıkları olmak üzere, türlü nedenlerle dinî zihniyet ve yorumda (dolayısıyla dinî eğitim ve öğretimde) bir “donma dönemi”ne girildi, bir daha da oradan çıkılamadı. Bunun tipik şahidi, bin yıl önce kurulan; sistemi, yönetimi, mali kaynakları yönünden özgün yapısıyla, aralarında Paris ve Oxford’un da bulunduğu birçok Batı üniversitesine ilham vermesine rağmen, katılığıyla bildiğimiz Şâfiîlik ve Eş‘arîlik anlayışını güçlendirmek için kurulup, her türlü yenilik karşıtı öğretimin öncüsü olan Nizamiye Medreseleridir. Ondan da önce Şiî Fâtımî yönetiminin Şâfiî’nin ikinci vatanı Mısır’da kurduğu, daha sonra Eyyûbîler döneminde Şâfiî-Eş‘arî ağırlıklı eğitime geçen Ezher Üniversitesi de öyle. Son 200 yılda Ezher’deki öğretimi modernleştirme girişimleri, Tahtâvî, Abduh, Tâhâ Hüseyin, Ali Abdürrâzık gibi önemli âlimlerin çabalarına rağmen başarısız kalmıştır.

Hasılı, bugünkü katılıkların, fanatizmlerin ve sonuçta çekilen acıların arkasında böylesi gerçekler var. Aynı zamanda bu tabloyu iyi okuyan, durumdan rahatsız olan, aklı ve vicdanı İslam dünyasının acı görüntüsüne dayanamayan insanlar “değişim”in kaçınılmazlığını görmekte ve hissetmekteler.

Hocam değişim, gelişim kaçınılmaz görünürken müslüman toplumların gelişmemesini neye bağlıyorsunuz?

İslâm dünyasının yaşadığı, son yıllarda ağır krizlere dönüşen ekonomik, toplumsal ve siyasal sorunların arkasında dünyanın egemen güçlerinin kötü niyetli projelerinin bulunduğu doğru olabilir. Ama unutmayalım ki, meselenin bir ucunda da biz varız; hatta meselenin merkezi biziz. Dünyayı düzene sokmak, hizaya getirmek bizim elimizde değil; ama kendimizi kötü niyetlerin, yıkıcı projelerin, müdahalelerin uygulama alanı olmaktan kurtarmak bizim elimizdedir. Kur’ân-ı Kerîm’in tabiriyle Allah’ın, Resulünün ve Müslümanların izzetini korumak, bunun için gerekli ahlâkî ve bilgisel donanıma sahip olmak bizim elimizde ve sorumluluğumuzdadır.

Alman toplumundaki gelişme enerjisinin arkasında Protestanlığın Luther’den sonra ikinci büyük temsilcisi olan J. Calvin’in çok çalışma, ölçülü tüketme ilkesine dayanan üretme ve iş disiplini ile modern çağın en büyük filozofu olarak bilinen Kant’ın ödev ahlakındaki kategorik emperatif yani ahlâkî buyruğun/kuralın hiçbir şartta ihlal edilemeyeceği ilkesine dayanan ahlak disiplini olduğu söylenir. Alman eğitimi bu iki çizgiyi ödünsüz biçimde uygular.

Elbette İslâm’ın hem klasik, hem orta, hem modern çağlarında böyle din âlimleri ve düşünürler bizde de yetişti. Daha İslâm’ın ikinci yüzyılında (Calvin’den 800 sene önce) İmam-ı Azam ve özellikle öğrencisi Muhammed eş-Şeybânî, Mûtezile âlimlerinin tamamı, İmam Mâverdî, Râgıb el-İsfâhânî, Necmeddin et-Tûfî, İbrahim eş-Şâtıbî, Kâtip Çelebî gibi âlimler İslâmî düşünce ve ilimlerde yenilik içeren görüşler geliştirmeye çalıştılar. Fakat -Almanlardan ve genellikle Batılılardan farklı olarak- bizde bu düşünceler sonraları okulun kapısından bile sokulmadı; dahası Mûtezile âlimlerinden kalan kitapların neredeyse tamamı yok edildi.

İslâm dünyasında -daha muhafazakâr ve her konuda teslimiyetçi insan modelini öngördüğü ve bu model siyasilerin de işine geldiği için- eğitimde her zaman Eş‘arîlik fikriyatı ve zihniyeti hâkim oldu. Hatta sözde Hanefî-Mâtürîdî olan Osmanlı medreselerinde bile Eş‘arîlerin kitapları okutuldu. Bu sebeple bizim eğitimimizde ve dolayısıyla din-dünya ilişkisine dair telakkimizde gelişme karşıtı çember bir türlü kırılamadı. Katı mezhepçiliğin kuşatması altındaki Şiî dünya da aynı surunu aşamadı. Modern dönemde ise İslâm dünyasının her yerinde yenilikçi dinî düşünceyi savunanlara adeta nefes aldırılmadı. Hâlâ da öyledir.

Bizim âlimlerimizin sık sık tekrar ettikleri Sünnetullah (Allah’ın yasası) -konumuz bağlamında- şudur: İyi eğitilmiş, uzmanlığa saygısı olan; dürüst, düzenli ve disiplinli çalışan; yöneticisiyle halkıyla israf etmemeyi, ürettiğinden fazla tüketmemeyi, sade yaşamayı kültür haline getirmiş, hukuk ve ahlak kurallarında istisna oluşturmamayı ahlak yasası olarak içleştirmiş toplumlar başarılı olurlar. Böyle toplumlar, savaş gibi büyük felaketler dışında, mesela şu günlerde bizim yaşadığımız ekonomik sıkıntıları, dolayısıyla buradan kaynaklanan, toplumsal ve siyasal sorunları yaşamazlar. Çünkü o toplumlarda ahlak ve hukuk bakımından bir iş yanlışsa her zaman ve herkes için yanlıştır. Bu sebeple öyle toplumlarda çoğunlukla sürprizler azdır; devletiyle halkıyla herkes işini objektif kurallara ve ilkelere göre yaptığı için geleceği öngörmek kolaydır ve projeler, planlar genellikle tutar. Bu da o topluma ve o ülkeye içeride ve dışarıda güven oluşturur.

Umumiyetle ilkeli ve kurallı toplumlar daha az sorun yaşarlar. Çünkü bu toplumlarda kurallar toplum yararı gözetilerek belirlenir ve işletilir; ilkelere ve kurallara göre yaşama alışkanlığı okullarda verilir. Bu sayede kurallar ne kişiler ne kesimler ne de devlet adına, özellikle de din adı kullanılarak ihlal edilmez, istisnalar yapılmaz.

Hocam Gazzâlî üzerine uzun yıllar çalıştınız. Bu hususta da size soru sormamak eksiklik gibi geliyor. Gazzâlî’nin İslam düşüncesini dondurduğu, akla darbe vurduğu, Felsefenin dibine kibrit suyu döktüğü iddia edilir, Osmanlı’daki gerileme de bna bağlanır. Sizin Gazzâlî ve bu konulardaki düşünceleriniz neler?

Şuradan başlayayım: İslam’ın ilk yüzyılının sonlarından itibaren bir yandan devlet himayesinde antik kültürden yapılan çevirilerin beslediği felsefî ve deneysel bilimler gelişti; diğer yandan dinî ve hukuki meselelerle dinî görünümlü siyasal ihtilaflar hadis ve tefsir ilimlerinin, akaid konularında kelâm ilminin, amelî konularda fıkıh/hukuk ilminin doğmasına vesile oldu. Zamanla kelâm ve fıkıhtaki görüş ayrılıklarının kümeleşmesiyle mezhepler teşekkül etti. Siyasi kavgalardan ve dünya tutkularından huzursuzluk duyanların başlattığı zühd hareketi, hicri 3. yüzyıl başlarından itibaren dış kültürlerin de katkısıyla tasavvuf adını alarak kurumlaştı. Kelâmın fazla zihinsel, fıkhın da fazla şekilci bir yapıya kayması yüzünden ortada kalan ahlak alanını, protest bir hareket olarak doğan tasavvuf doldurdu.

Temelini Gazzâlî’nin attığı, Fahreddin er-Râzî’nin eklektik “felsefî kelâm”ı ve İbn-i Arabî’nin tasavvuf felsefesiyle birleşip gelenekleşen bu entelektüel yapılanmanın bütün İslâm tarihi ve toplumlarıyla birlikte Osmanlı’yı da etkileyen sonuçları oldu.

Yukarıda bahsettiğimiz geleneğin en güçlü otoritesi olan Gazzâlî’nin -dediğimiz gibi- mutlak felsefe karşıtı olduğu ileri sürülerek Onun, çok yönlü Osmanlı gerilemesinde büyük etkisinin bulunduğu şeklinde yaygın bir kabul vardır. Kanaatimce Osmanlı’daki gerilemenin asıl sebebi Gazâlî fikriyatı değildir. Batı’da Gazzâlî’den altı yüzyıl sonra Malebranche’ın benimsediği vesileciliğe (occasionalism) karşı Leibniz –yine teolojik gerekçeyle- doğal sebep-sonuç ilişkisinin zorunluluğunu savunmuştu. Bundan yüzyıllar önce İbn-i Rüşd de Gazzâlî’nin vesileci düşüncesini bilim üretmeye engel olacağı gerekçesiyle eleştirmişti. Fakat Osmanlı’da Gazzâlî-Râzî-İbn-i Arabî karması geleneği sorgulayıp aşabilen yeni bir fikrî-felsefî dinamizm oluşmadı. Osmanlı’da bu dinamizme kaynaklık edecek, tarihin en büyük devletlerinden birine savaş ve fetih ülküleri dışında yeni ufuklar açacak bir aydınlanma için öncü düşünürler yetişmedi, medresenin “ilim” zihniyeti buna imkân vermedi. Yani Gazzâlî’nin İbn-i Sînâ’ya, İbn-i Rüşd’ün de Gazzâlî’ye yaptığı derinlikte güçlü bir Gazzâlî ve daha genel olarak düşünce tarihi sorgulaması Osmanlı’da yapılamadı, medrese içinden veya dışından böylesi fikir öncüleri çıkmadı; farklı ses çıkaranların ulema fetvaları ve kararlarıyla başı ezildi. Molla Lutfi’nin 1495’te zındıklık ve ilhâd suçlamasıyla idam edilmesi, Takıyyüddin er-Râşid’ın rasathanesinin 1580’de içindeki aletlerle birlikte tahrip edilmesi, örneklerden ikisi.

Benzerlerinde olduğu gibi bu iki olayda da en dikkat çekici nokta, bu hükümleri verenlerin ulemadan olması, gerekçe olarak da dinin kullanılmasıdır.

Şimdi, sorunuzun doğru cevabını bulmak için bir “Rasathaneler bulundukları ülkeleri felâkete sürükler” diyerek Osmanlı tarihindeki tek gözlemevinin ortadan kaldırılmasına fetva veren Şeyhulislâm’ın temsil ettiği Osmanlı ulemasının din ve ilim anlayışını, bir de Gazzâlî’nin “Din İlimlerinin İhyası” adını verdiği eserinde geçen şu antropolojik analizindeki din ve ilim tasavvurunu düşünelim:

“İnsan, göklere ilimle, göklerin esrarını kavrayıp anlamakla hükmeder ki, bu da bir tür hâkimiyet kurma ve yönetmedir. Çünkü insanın ilmiyle kuşattığı şey, bilginin yönetimine girmiş gibidir. Bilen insan, bildiğine hâkim olup onu yöneten konumundadır. Bu sebeple de insan gerek aşkın varlıkları gerekse gökler, dağlar ve denizlerin şaşırtıcı özelliklerini bilmeyi ister; çünkü bu bilme de bir tür yönetmedir, yönetme ise yetkinliğin bir türüdür” (İhyâ [çev. Mustafa Çağrıcı], III, 412).

Osmanlı medrese ulemasının tarih dışı kaldığının sayısız kanıtlarından birini daha sunalım: “İmamlar Kureyş’tendir” şeklinde bir hadisten bahsedilir. Arap-Kureyş’ten olan Abbasi devleti 1258’de ortadan kalkmış. 41 yıl sonra Türk-Osmanlı Beyliği kurulup bağımsız devlet olmuş. Aradan beş asır geçmiş. 33 Türk padişahı İslâm dünyasının en büyük devletini yönetmiş. Buna rağmen 34. padişahın zamanında hâlâ “İmamın (devlet başkanının) Kureyş’ten olması şarttır” diye yazan Teftâzânî’nin beş yüz küsur sene önce yazdığı Şerhu’l-Aḳāid medreselerde okutuluyor. Neden? Çünkü asırlar öncesinin âlimleri –aslını araştırmadan, bağlamını dikkate almadan- bu iki kelimelik rivayeti siyasal anlamda, buyurucu evrensel nas olarak anlamışlar. İngilizler bu rivayeti kullanarak Arapları Osmanlı’ya karşı isyana kışkırtınca II. Abdülhamid kitabın 1317 (1900) baskısından bu kısmı çıkarttırmıştır.

Anlattıklarınızdan şu kanaate vardım: Doğruyu bulmak yanlışı görmekle başlar.

Aynen öyle… Tarihimize saygımız, geçmişteki yanlışları görmemizi engellememeli. 1258’deki Moğol istilasıyla Abbasi devleti yıkıldıktan 41 yıl sonra Osmanlı beyliği kuruldu. Daha önce oluşmuş ve Fahreddin er-Râzî’nin ellerinde neredeyse son orijinal eserlerini vermiş bulunan İbn-i Sînâ-Gazzâlî-Râzî çizgisindeki entelektüel birikim, tasavvufî ruhtan da beslenerek, genç Osmanlı için yeni bir enerji kaynağı olmuştur. Böylece Osmanlı inanılmaz bir dinamizm kazanmış; hem hâkim olduğu beldelerde Moğol istilasının yıkımlarını hızla onarmış hem de Haçlı saldırılarına son vermiştir.

Fakat İbn-i Sînâ-Gazzâlî-Râzî düşünce çizgisi, ilâhiyat konularında çoğunlukla İbn-i Sînâ karşıtlığı şeklinde olmak üzere, Osmanlı medreselerinde genel hatlarıyla XX. yüzyıla kadar süren koyu muhafazakâr bir geleneğe dönüştü. Bu geleneğin medreselere hâkim olduğu dönemde Batı’da benzeri görülmemiş bir fikrî ve bilimsel değişim ve dönüşüm başlarken, Osmanlı medreselerinin felsefede, bilimde ve hayatın pratik alanlarında böyle bir değişim ve dönüşüm üretmekten habersiz olarak, belirtilen geleneğin zihinsel büyüsüyle mest olup onu adeta kutsallaştırdı. İlkini Orhan Gazi’nin İznik’te açtığı tüm Osmanlı medreselerin programlarında aklî ve naklî ilimlere dair dersler yer alıyordu. Bununla birlikte, medresenin zihniyet yapısını, Râzî (ö. 1210), Kāzî Beyzâvî (ö. 1286), Adudüddîn el-Îcî (ö. 1355), Sa‘deddin et-Teftâzânî (ö. 1390), Seyyid Şerîf el-Cürcânî (ö. 1413) gibi hepsi de Eş‘arî mezhebinden olan kelâmcı üstatların ders kitabı olarak okutulan Arapça eserleri belirliyordu.

Razî ve sonrasında geliştirildiği şekliyle kelâmî-felsefî düşüncede akıl ve felsefe, ilâhiyatta ve diğer felsefî-bilimsel alanlarda yeni fikirler üretmenin bir imkânı olarak değil, Eş‘arî kelâmının kurguladığı rekabette akla karşı naklin, felsefeye karşı vahyin üstünlüğü gibi kabulleri doğrulamanın aracı olarak kullanılmıştır. Bu kabullerin, sonuçları bakımından en yıkıcı olanı, nedensellik ilkesi (illiyet), insan fiilleri, insana güç yetiremeyeceği görevlerin yüklenmesi (teklîf-i mâ-lâ yutâk), aklın iyiyi-kötüyü bilme ve ödevler yükleme yetkisi gibi esasında ahlak felsefesinin konuları olan meselelerde Eş‘arîliğin akıl ve özgürlük karşıtı iddialarıydı. Ülkemizde koyu gelenekçiliğin parlatıldığı son zamanlardaki tabiriyle Eş‘arîliğin “felsefî kelâm”ı Osmanlı’da eğitimden siyasete, ekonomiye, hukuka kadar hayatın pratik alanlarında durgunluğu, gerilemeyi ve nihayet çöküşü kaçınılmaz kıldı. “İkinci klasikler”i öğrettiği için göklere çıkarılan medrese dünyası ise, temelini kendisinin hazırladığı bu çöküşü öngöremedi ve çöküş sürecini durdurma çabalarına en küçük bir katkı sağlayamadı.

Bu arada, yukarıda yaptığım hatırlatmayı bir kez daha tekrar edeyim ki, iddia edildiğinin aksine, bu çöküşün sebebi Gazzâlî değil, onun tezlerini geliştiremeyen, daha da önemlisi eleştirel çizgisini sürdüremeyen geçmiş ulemamızın dogmatik (geleneği kutsayan) zihin yapısı ve skolastik eğitimidir. Bu nedenle Gazzâlî’nin -mesela- şüphecilik ilkesi, özellikle Descartes’tan itibaren Batı dünyasında bilimsel kesinliğe ulaşmanın en güvenilir yolunu gösterirken, Osmanlı’da bilime inançsızlığın aleti yapılmıştır.

Demek ki, Gazzâlî’yi doğru anlamamak gibi bir sorunumuz var.

Evet, ben öyle düşünüyorum.

Gazzâlî hâlâ dünyanın gündeminde ve ismi anılınca akıllara farklı yargılar geliyor: Kimilerine göre o, (bazı Batılı uzmanların tabiriyle) “Muhammed (a.s.)’den sonra en büyük Müslüman.” Kimilerine göre ise İslam dünyasındaki felsefî ve bilimsel durgunluk ve gerilemenin baş sebebi. Son zamanlarda en ağır eleştirilerden birini, Robert R. Reilly’nin The Closing of the Muslim Mind (ISI Books, Wilmington, DE, 2017) başlıklı eserinde okudum. Yazar, Müslüman toplumları bugünkü bataklığa sürükleyen üç sebebin Eş‘arîlik, Gazâlî ve Tasavvuf olduğunu savunuyor. Benim fikrime göre bunların üçü de hem doğru hem yanlış.

44 yıldır Gazzâlî ile ilgileniyorum. Bu süreçte şu ilkeyi gözetmeye çalıştım: Hiçbir insanı (ve hiçbir metni), içinde doğduğu ortam ve kültürden bağımsız okuyup, toptan kabul veya reddetmemeliyiz. Mesela dünyanın gelmiş geçmiş en büyük birkaç filozofundan biri sayılan Aristo’nun (m.ö. 4.yy) kozmoloji, fizik, kimya gibi doğa bilimleriyle ilgili birçok görüşünü, keza köleler ve kadınlar hakkındaki aşağılayıcı tezlerini onaylamak bugün hiçbir Batılının aklından bile geçmez. Yine de Batılılar Aristo’yu bilim ve uygarlıklarının ilk ve en büyük kaynağı bilirler.

Biz de Gazzâlî gibi klasik âlim ve düşünürlerimizi kendi tarihî, kültürel, siyasal vs. şartları içinde anlamalıyız. Çünkü (a) ancak bu sayede hakikati ne ise o şekilde kavrarız; doğruları alır, yanlışları tarihine havale ederiz. (b) İlgilendiğimiz kişilere karşı daha adaletli oluruz; onları ne haksız yere suçlarız ne de aşırı yüceltip kutsarız. (c) Böylece kendimize de iyilik ederiz; çünkü ne geçmişimizi reddedip soysuzlaşırız ne de eskileri putlaştırıp kendi aklımızı, bilgimizi yok sayarız. (d) Nihayet bu yolla küçülen dünyamızda kendimizle birlikte insanlığın aydınlanmasına da katkı sağlayabiliriz.

Bahsettiğim yöntemle Gazzâlî hakkında şöyle birkaç kanaate ulaştığımı düşünüyorum:

  1. Gazzâlî felsefeden daha fazla birikim sahibi olduğu kelam ve fıkıh kitaplarında -çığır açıcı görüşleri yanında- öteden beri tartışılan dinî ve felsefî konularda akılcı ve determinist filozoflarla Mûtezile ulemasına karşı ağır eleştiriler yöneltmiştir. Ama İhyâ’da (ahlâkî gerekçelerle) insanın ahlâkî kudreti, tövbe-af ilişkisi, nedensellik ilkesi gibi bazı konularda eleştirdiği görüşleri benimsediğini gösteren ifadeleri de var (mesela bkz. İhyâ (muhtasar çeviri [çev. Mustafa Çağrıcı], 3/86; 4/46, 404, 406, 423, 426).
  2. İslam dünyasında Gazzâlî’ye gelinceye kadar, nedensellik ilkesini reddedici, akıl ve felsefe karşıtı din yorumu çoktan oluşmuştu. Bu anlayış Eş‘arîliğin doğuşuna kadar geriye gider. Hatta Taberî, m. 892’de (Gazzâlî’den iki asır önce) “Bağdat’ta sultanın emriyle … kitapçılara, (akılcı) kelam, diyalektik (cedel) ve felsefe kitapları satmayacaklarına dair yemin ettirildi” der (Tarih, Beyrut 1407, 5/604).
  3. Gazzâlî, felsefenin ilâhiyatla ilgili iddialarında aklın yetkisizliğini savunmuş (Kant’ın yaptığı gibi); aklın mantık, matematik, tıp ve tabiat bilimlerindeki yetkisini ise Tehâfüt’ün girişinde ve el-Munkız’da tereddütsüz kabul etmiştir.
  4. Gazzâlî’nin sebeplilik ilkesine itirazı -genellikle anlaşıldığının aksine- tabiattaki sebep-sonuç ilişkisinin kesinliğine değil, bu kesinliğin ilâhî iradeyi dışarıda tutan izahına bir itirazdır; dolayısıyla amacı bilime güveni sarsmak değil, inanca yer açmaktır. Konunun bilim yönüyle ilgili olarak İhyâ’da şu tür ifadeler çok geçer: “Sebepleri terk etmek hikmetten sapmak ve Allah’ın yasalarını bilmemektir”; “Yüce Allah, hikmetini göstermek için yasasını sebeplerle sonuçları birbirine bağlamak suretiyle icra etmektedir… Nasıl ki su susuzluğu, ekmek açlığı giderirse ilaçlar da -söz gelimi- sarılığı ve ishali giderir”; “… O, yasasını, bu sebepler aracılığıyla uygular”; “Tevekkül ettim, yiyip içmesem, ekip biçmesem de Allah beni doyurur” diyerek sebepleri terk etmek “ve bunlar gibi daha sayısız anlayışların hepsi deliliktir.”
  5. Gazzâlî’nin bu vurgularına rağmen ulema ve kitleler Eş‘arîlik dogmatizmine çoktan teslim olmuşlardı. Bu nedenle onlar Gazzâlî’nin dinî zeminde savunduğu indeterminist görüşü bilime güvensizlik olarak anlamayı sürdürdüler. Buna ilaveten (dinde müsamahanın kitabını yazan) Gazzâlî’nin “felâsife”yi kâfir olmakla suçlaması, akıl ve felsefe karşıtlığını iyice beslemiş ve İslam toplumları için ağır sonuçlar doğurmuştur.

Gazzâlî’den günümüze dönersek bugünlerde dünyanın özellikle de Müslümanların gündeminde Afganistan’ı ele geçiren Taliban Var. Taliban hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz? 

Taliban “öğrenciler” demektir. Örgüt, ilk defa 1994 yılında, Afganistan’ın güneyinde Kandaharlı Molla Ömer Ahund adlı bir kişinin önderliğinde yaklaşık 50 medrese öğrencisi (tâlib) tarafından oluşturulmuştur. Molla Ömer, diğer pek çok Afgan gibi Pakistan’da medrese eğitimi almış. Ülkenin elverişli şartları sayesinde hızla güçlenen Tâliban savaşçıları 27 Eylül 1996’da Kabil’i ele geçirmiş, Devletin adını “Afganistan İslam Emirliği” koymuş, kurucu Molla Ömer’i de Emîru’l-Mü’minîn (Müslümanların emiri/devlet başkanı) ilan etmişti.

Tâliban’ın o zamanki başlıca “Hanefî-Şeriat” uygulamaları bilinmektedir: Kadınların çalışması, kızların okula gönderilmesi yasaklanmıştı. Bazı yasaları ihlal edenlere kırbaç cezası uygulanırdı. Resim, görsel yayın ve müzik yasağı, 5 vakit namazı camide kılma mecburiyeti, okulların medreseye dönüştürülmesi, medreselerde sarık sarma mecburiyeti, TV ve bilgisayar cihazları bulundurmanın yasaklanması, idam ve el kesme cezalarının cuma namazlarından sonra uygulanması, kadınların peçe takma, erkeklerin takke takma ve sakal bırakma mecburiyeti uygulamalardan bazıları…

20 yıllık ABD işgalinden sonra şimdi tekrar Afganistan’ın yönetimini ele geçiren Tâliban’ın buralara kadar hangi dış güçlerin bilinçli-bilinçsiz desteğiyle gelebildiğini konunun uzmanları bilir. Tâliban bugünkü dünya şartlarında bin yıl önceki zihniyet ve uygulamaları sürdürebilecek mi? Sürdürmekte direnirse iktidar olarak ne kadar ayakta kalacak? Onu da küresel oyun kurucular bilir. Fakat şimdiki gerçek şu: Tâliban ülkesinde tek fiilî iktidar ve Afgan halkının hali görebildiğimiz kadarıyla bile yürekler acısı!

Örgüt, bugünlerde başlıca yönetim ilkelerini açıklamaktadır: Devlet demokrasi ile değil, -kendi tasavvurlarındaki- “Hanefî Mezhebi” çizgisinde “Şeriat hukuku”yla yönetilecekmiş; kızların eğitimi, kadınların kıyafeti konularında “ulema” (yani Tâliban’ı üreten medrese zihniyeti) karar verecekmiş.

Asıl dikkat çekmek istediğim gerçek şu: Müslüman olanıyla-olmayanıyla eski toplumların bin yıl önceki şartlarında, o çağların dünya kültürlerinin kalıplarıyla oluşmuş zihin yapısını İslam toplumlarında bugün de aynıyla sürdüren medrese vb. kurumların verdiği eğitiminden Tâliban’dan başkası çıkmaz. Bu zihniyet -mesela- demokrasiyi istemez. Çünkü demokrasi Kur’an’ın tabiriyle (3/64, 9/31) insanların birbirlerini “rab edinmeleri”ni önleyen bir rejimdir. Demokrasi, her türlü güç kullanımı ve tepeden inmecilikle toplumun üstüne kurulmayı reddeder.

Buna karşılık insanların -veya bazı insanların- onuruna, iradesine ve özgürlüğüne saygı duymayan bütün zorba ve işgalci yapılar, babaları öldürerek yahut öldürmeyi meşru göstererek çocuklara mutlu bir hayat getirme iddiası taşırlar. (Aslında Tâliban ve onarın uleması böyle bir mutluluk vaadini de gereksiz görür. Çünkü onlar için değerli ve saygın olan insanlar değil, eski kitaplardaki baskı ve şiddet içerikli kurallardır.) 42 yıl önce Ruslar, sonrasında Amerikalılar da Afganistanlı babaları öldürürken, Afgan çocuklarına ve gençlerine aynı şeyleri vaad ediyorlardı. Afgan gençleri ve çocukları bakımından, zorbaların ve katillerin kendi vatandaşları ve dindaşları olmasının dışında, Tâliban cihatçılarıyla Rus ve ABD’li işgalciler arasında ne fark var? Milyonlarca Iraklı, Suriyeli, Libyalı babalar, çocuklar, gençler de içerideki demokrasi ve insan onuru düşmanları, dışarıdaki zalim işgalciler tarafından benzer vaatlerle öldürülmedi mi? Bu demokrasi ve insan onuru düşmanlığı medreselilerce, “Şeriat”/mezhep sloganıyla yapılınca adil ve meşru mu oluyor? Neredeyse bütün Arap dünyasını ve öteki Müslüman dünyanın büyük kısmını hâlâ esir almış bulunan bu on birinci yüzyıl medrese zihniyeti bütün İslam toplumlarının ve dolaylı olarak bütün dünyanın- baş sorunu ve Müslüman toplumların bütün sorunlarının da kaynağıdır.

İslam ve Müslümanlara yönelik zihniyet ve muameleleri sebebiyle -ben de dâhil olmak üzere- Batı’yı eleştiririz ve umumiyetle de haklıyızdır. Ama yine de Müslüman toplumlar olarak asıl sorunumuz, başkalarının bize karşı zalimane projeler hazırlayıp uygulamaları değil, bizim bu projelerin üstümüzde uygulanmasına, yani kullanılmaya neden bu kadar yatkın olduğumuzdur. DÂİŞ (IŞİD), Taliban ve daha onlarca benzerleri açıklıkla gösteriyor ki, bu olup bitenlerin asıl sebebi, bizi yaşadığımız çağın dışına atan türlü türlü din anlayışlarımız, yorumlarımızdır.

Cumhurbaşkanımız, Kabil’de 26 Ağustosta meydana gelen saldırılar için “Ortada terör örgütlerinin çatışması var” dedi. DÂİŞ’le Taliban neden çatışıyorlar? Çünkü ikisi arasında ideolojik farklar var. Benim alanımı ilgilendiren en önemli fark, iki örgüt arasındaki din yorumundadır. DÂİŞ Taliban’ı kâfir ilan etmiş; görünüşteki sebep de Taliban’ın ABD ile anlaşma yapması olsa da asıl sebep şu: DÂİŞ’in dinî düşüncesi Arap-Selefî çizgide olup, bu akıma göre “gerçek İslam”, (geçmişi kutsayan) Selefî anlayıştaki İslam’dır. Tâliban’ın -söylemdeki- “Hanefîlik İslam’ı” dâhil, diğerlerinin tümü ve tabii ki Afganistan “İslam” Emirliği “gerçek İslam”ın dışındadır.

Uzun yıllar o coğrafyada kalan ve dinî fraksiyonlara ait sayısız medresedeki öğretim program ve uygulamalarını incelemiş olan akademisyen dostlarımın gözlemlerine göre, Taliban’ın oluşma sürecinde Arap-Selefî propagandistler, Suudîler’in ve diğer zengin körfez devletlerinin büyük finans desteğiyle o coğrafyayı adeta istila etmişlerdi. Bunlar, Pakistan ve Afganistan Sünnî toplumlarının Hanefiliğe bağlılıklarını iyi bildikleri için bölgenin Hanefilik duyarlılığına dokunmadan medreselerde öğrencilere Selefî bir anlayış ve buna uygun bir cihad ruhu aşıladılar. Dolayısıyla sonraki yıllarda iş başına gelen Taliban, “furû”da Hanefî olsalar bile, genel dinî düşünce ve yöntemde Selefîdirler; sergiledikleri tavizsiz sertlik ve şiddet buradan gelmektedir.

Koyu Arap-Selefîlerin eylemci kesimini oluşturan DÂİŞ’in Taliban’ı kâfir sayması ise, günümüzde “Müslümanım” demeyi bile Müslüman kabul etmede yeterli görmeyip “Selefîyim” demek gerektiğini söyleyen/yazan Suudi Arabistanlı Elbânî gibi Selefî ulemanın/ideologların katı din yorumundan gelir.

Hocam Taliban’ın var olduğu coğrafyayı da içine alan Horasan, Türkistan, Maveraünnehr adlarıyla anılan coğrafya bir zamanlar zengin bir kültür, medeniyet beşiğiydi. Hanefi-Matürîdî çizgi ve tasavvuf en yetkin ve parlak dönemlerini buralarda yaşamıştı. Bize de bep “Amelde Hanefiyiz itikatta Mâtürîdîyiz” mottosu öğretildi. Ne düşünüyorsunuz bu hususlarda?

Malumunuz, ta Nizamiye medreselerini kurdukları bin küsur yıl öncesinden itibaren Selçuklusuyla, Osmanlısıyla dedelerimiz insanlarımıza daha çocuklukta “İtikadda mezhebim Matürîdîlik, amelde mezhebim Hanefîlik” şablonunu ezberletmişlerse de gerçekte özellikle itikadda (siyasi sebeplerle) bal gibi Eş‘arîliği okutmuşlar, o fikriyatı benimseyip uygulamışlardır. O çağlarda Batı’da da başka bir skolastik eğitim hâkim olduğu için medreselerimizde okutulan Eş‘arîlik tarzı dogmatik düşünce bir şekilde idare ediyordu. Fakat Osmanlının başlıca rakibi olan Batı dünyasında XVI. yüzyıldan itibaren eleştirici-sorgulayıcı düşüncenin filizlenmesi ve zamanla bunun bilimsel alanlara, özellikle de eğitim kurumlarına yayılmasıyla başka bir eğitim zihniyetine geçilirken, bizim medrese eğitimimiz, bırakın eleştirici-sorgulayıcı insan modeline geçmeyi, tek tipleştirici dogmatik karakterini daha da tahkim etti. Ve sonunda deniz bitti.

Bunun çok basit ve indirgemeci bir açıklama olduğunu kabul ediyorum. Ama yine de sonuçta yalın gerçek budur. Meseleyi hamasi ve duygusal alana çekip bu gerçeği reddetmek, kendimizi kandırmak ve oyalamaktan başka bir işe yaramaz, nitekim yaramadı. Ayrıca bu açıklamanın tarihe saygısızlıkla da ilgisi yok. Hiç kimse mesela İngilizlerin, Fransızların kendi tarihlerine bizden daha az saygılı olduklarını iddia edemez.

Bazı son dönem Osmanlı aydınları ve siyasetçileriyle Cumhuriyet döneminin hâkim kadrosu, ağır sonuçlarını yaşadıkları bu yalın gerçeği kabul ettiler ve çok farklı çıkış yolları düşündüler; bazıları oldukça radikal -ve gerçekçi olmayan- “yenilik” projeleri uyguladılar. Ama -bugün de dillendirdiğimiz- “muasır medeniyet seviyesine yükselme”yi bir türlü başaramadık.

Kısacası tam Batılı olamadık. -Zaten gerekli de mümkün de değildi.- Sonrasında biraz oryantalist çalışmaların, biraz da bazı yenilikçi Arap aydınlarının yazılarıyla tanıdığımız Mûtezile akılcılığıyla ilgilensek de o çizgiye yakın olan Ebû Mansur el-Mâtürîdî ve Mâtürîdîliği daha bizden gördük; hem duygusal hem kültürel hem de entelektüel olarak bize daha uygun bulduk. Doğrusu, belirtilen her üç sebepten dolayı da son zamanlarda Mâtürîdî ve Mâtürîdîliğe gösterilen ilgi, yerinde ve geç kalmış bir ilgidir.

Ancak şu nokta beni kaygılandırıyor:

İslâmî ilimlerle uğraşanlarımızın, illa da geçmişten bir referans kaynağı arayıp bulmak gibi şifasız bir kompleksi var. Yani kendimiz bir şey düşünsek bile onu illa da geçmişe onaylatma gereğini hissediyoruz. Bu, tarihten gelen çekingenliğimiz. Kitleleri de böyle şartlandırdığımız için yeni bir fikre karşı ufak bir kampanya bile toplumsal reaksiyonu çabucak harekete geçiyor. Onun için ilgililer genellikle şöyle düşünüyorlar: “Neme lazım; kendim bir şey söylemektense geçmiş bir büyüğe söyleteyim.” Tabii muhtaç olduğumuz her şeyi de “kutsal” geçmişte bulamayınca “dinde yeri yok” diye yeniyi ya reddediyor ya da tevakkuf ediyoruz, yani yerimizde çakılıp kalıyoruz.

Köklerinin bir ucu Maveraünnehir bereketinden beslenen biz XXI. yüzyılın Müslümanları, elbette Ebû Hanîfe, İmam Mâtürîdî, Hoca Ahmet Yesevî gibi ilim ve gönül insanlarını, kültür ve medeniyetimizin kurucu ve geliştirici şahsiyetlerini tanıyacak, düşüncelerini öğrenecek, öğreteceğiz; saygı ve minnettarlığımızı da hep yaşatacağız. Ama bu saygı ve minnettarlık bizi esir alıp zihnimizde prangaya dönüşünce dogmatik zihniyetten bir türlü kurtulup, geçmişi daha özgür okuyamıyoruz. Unutmayalım ki, yaşadığımız sorunlar bu çağın, bu çağda yaşayan bizim sorunlarımızdır; onları çözmek de bin küsur yıl önce yaşamış âlimlerimizin değil, bizim görevimizdir.

Son olarak neler söylersiniz?

İzin verirseniz Tasavvufla ilgili  de bir kaç cümle söyleyerek bitireyim.

Özünde tasavvuf bir zühd ve takva çabası, edep ve terbiye yoludur. İslâmî-tasavvufî literatürde kesrü’ş-şehveteyn (nefis, mal ve makam tutkularını dizginleme), tezkiyetü’n-nefs (ruh arınması) gibi kavramlarla ifade edilen bu benlik terbiyesi, tasavvuf ve ahlâk kültürümüzde “cihad-ı ekber” (en büyük savaş) denilecek kadar önemli görülmüştür.

Batılı ve Doğulu birçok düşünüre göre bugün dünyamızın yaşadığı küresel acıların, bunalımların asıl sebebi, pozitivist, maddeperest ve hazcı hayat felsefesinin ürettiği ahlâk çöküşüdür. Şu halde dünyanın, tasavvuftaki ‘bencil eğilimlerini aşmış insan’ modeline ihtiyacı var. Fakat tasavvufu şimdiki kirlenmişlikten kurtarmamız gerekiyor. İslâm’ın “mekârim-i ahlâk”ını, evrensel rahmetini asırlarca insanlığa sunmuş olan asıl tasavvufumuzu tekrar canlandırabiliriz. Bunun için zihnimizde mehdiler, mesihler, müceddidler üretmemiz gerekmez; çünkü bu, sorumluluktan kaçmaktır. İşi böyle hayalî kurtarıcılara havale ederek kendimiz dünya şöhreti, serveti ve devleti peşinde koşmamız tasavvufa da İslâmiyet’e de insaniyete de aykırıdır.

Teşekkür ederim.

Bütün yoğunluğunuza rağmen bize vakit ayırdığınız için biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

 

Prof. Dr. Mustafa ÇAĞRICI

    • Sivas Şarkışla’da doğdu (1950).
    • Kayseri’de hafızlığını tamamladı. 
    • Sivas İmam-Hatip Okulu’ndan (1969) ve İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nden (1973) mezun oldu.
    • Yüksek İslâm Enstitüsü öğrencilik yıllarında başladığı imam-hatiplik görevini yaklaşık altı yıl sürdürdü (1969-1975).
    • Ardından Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde öğretmenlik yaptı (1975-1977).
    • “Gazzâlî’ye Göre İslâm Ahlâkı: Nazari ve Ameli Olarak” adlı takdim teziyle İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’ne öğretim üyesi olarak atandı (1980).
    • Enstitünün 1982 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne dönüşmesinden sonra aynı adlı teziyle (danışman: Prof.Dr. Salih Tuğ) doktora unvanı aldı.
    • Aynı fakültede 1990’da doçent, 1996’da profesör oldu.
    • 2003-2011 yılları arasında İstanbul müftüsü olarak görev yaptıktan sonra tekrar Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne döndü.
    • Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden emekli oldu (2015).
    • Halen İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Kur’an Araştırmaları Merkezi (KURAMER) Bilim Kurulu üyesi ve Yayın Kurulu Başkanı olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

Kitapları

Telif Kitapları

    • Ahlâkımız
    • Gazzâlî’ye Göre İslâm Ahlâkı: Nazari ve Ameli Olarak 
    • Hz. Peygamber’in Hayatından Davranış Modelleri (Prof. Dr. Recep Kılıç, Prof. Dr. Abdülhamit Birışık ile birlikte)
    • Anahatlarıyla İslâm Ahlâkı 
    • İslâm Düşüncesinde Ahlâk
    • İlmihal 2 Cilt Heyet)
    • Gazzâlî
    • Aile İlmihali (Heyet)
    • Kur’an-ı Kerim Açıklamalı Meali (Heyet),
    • Kur’an Yolu: Türkçe Meal ve Tefsir, beş cilt (Heyet)
    • Kur’an Yolu Meali (Heyet)
    • Kur’an’ın Geliş Ortamında Ahlak ve İnsan İlişkileri
    • Din ve Değişim

Çeviri Kitapları

      • Üzüntüden Kurtulma Yolları (Kindî’den), Bilimsel İnceleme, Metin Tahkiki ve Çeviri
      • Ahlak ve Davranış Kuralları (İbn Hazm’den çeviri)
      • İhyâ (Gazâlî’den): Muhtasar Tercüme, dört cilt
      • “Din ve Dünya Hayatı için Ahlak Yasaları (Mâverdî’den çeviri)

Ayrıca, Kuruluş aşamasından (1982) itibaren TDV İslâm Ansiklopedisi çalışmalarına önemli katkıları oldu; Ansiklopedi İnceleme Kurulu (1989-1995, 2003-2013) ve Danışma Kurulu (1996-1999, 2002-2003) üyeliklerinde bulundu. Müellif-redaktör ve “İslâm Düşüncesi ve Ahlâk İlim Heyeti” başkanı olarak ansiklopedi mutfağında bizzat hizmet verdi; 172 madde veya madde bölümü telif etti, çok sayıda maddenin ilmî redaksiyonunu yaptı. Bu hizmetleri sebebiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Yüzyılın İslam Kültür Hizmeti Onur ve Hizmet Ödülleri” kapsamında hizmet ödülüne lâyık görüldü (2014). Muhtelif dergilerde bilimsel makaleleri, sempozyum kitaplarda tebliğleri yayımlandı. İlmî ve akademik çalışmaları İslâm felsefesi alanında, özellikle de İslâm ahlak düşüncesi üzerinde yoğunlaşmıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir