Geçtiğimiz aylarda “Düş Berberi” adlı öykü kitabınız yayımlandı. Hayırlı olsun, okuru bol olsun. İlginç bir adı var kitabınızın. Kitabınızın adı ve yayımlanma süreci hakkında neler söylersiniz? Neden “Düş Berberi“? Neydi “Düş Berberi”ni ortaya çıkaran nedenler?
Öncelikle teşekkür ederim. Genel yaklaşım öykülerden birinin ismini kitaba vermektir. Ancak bu biraz kolaycılık olurdu. İsim kitabın içeriğini yansıtmalıydı. Fantastik, masalsı ve mistik bir isim. Zaten kitap içerisindeki Zamanın Saçları ve Dul Avrat Listesi adlı öykülerde bu isim geçmekte. İsim hem bizim içimize hem de okurun içine sindi. Kapak resmi de oldukça beğenildi.
Kitabın yayım öyküsüne gelirsek; şartlar artık olgunlaşmıştı. Uzun süredir çeşitli mecralarda öykülerim yayımlandıktan sonra bir kitap gereklilik haline gelmişti. Metinlerarası, özellikle öykücülük adına öne çıkan iyi bir yayınevi. Editörü Mahmut Yıldırım ile bir yazar arkadaşım vasıtasıyla tanıştım. Dosyamı gönderdim ve ardından Düş Berberi doğdu.
Kitabınızın ilk öyküsünde ve diğerlerinde “burnundan soluyan bir rüzgâr”, “yorgun akan su”, “geceye öykünen gündüz”, “dükkânlardan birinin öksürdüğünü duyuyorum”, “kapı açılıyor, hem de dişlerini gıcırdatarak”… gibi kişileştirmeler yer alıyor. Neden kişileştirmeler bu kadar yoğun öykülerinizde?
Eşyaların, bitki ve hayvanların, nesnelerin ya da cansız sandığımız varlıkların kendi dilleri ve kişilikleri vardır. Dinlemek isteyene çok şey anlatırlar. Örneğin vaktimin önemli bir kısmını başında geçirdiğim yazı masam, yolda öylesine tesadüf ettiğim insanlardan daha canlı ve samimi gelir bana. Bazen bir duvar bir insandan daha çok susabilir ya da bir eşek bir adamdan daha zarif davranabilir. Ben şeylerin kişileştirilmesinin çok keyifli olduğunu düşünüyorum. Sıradanlığın ayağına bir çelme takmaya benziyor.
“Büyüklere Masallar” adlı öykünüzde Bremen Mızıkacıları, Keloğlan, Alaattin, Kırmızı Başlıklı Kız, Pamuk Prenses ve Uyuyan Güzel gibi çocukluğumuzu süsleyen masal karakterleri yer alıyorlar. Yalnız bu öykünüz ve öykü kahramanları distopik bir tarzda yazılmış. Çocukluğumuzun iyilik dolu kahramanları ve çocukluğun güzel ülkesi tuzla buz olmuş. Neler söylersiniz bu hususla ilgili?
Yetiştiğim coğrafyanın kültüründe doğu mistisizminin, masalların ve menkıbevî anlatımların yeri büyüktür. Ancak hayat, çocukluğumda sıkça dinlediğim masallar ve menkıbeler kadar adil değil. Bu yüzden bu sorunun en büyük cevabının büyümek olduğunu söyleyeceğim.
Hem bir de şu var: Nasıl ki ben öykülerimde gerçekleri masalsı bir dille anlatıyorsam bu öykümde de masalları gerçekçi bir dille anlatmaya çalıştım. Yani ben bir bakıma arabulucuyum, masalla gerçeği uzlaştırıp birlikte yaşayabilecekleri bir dünya yaratmaya çalışıyorum.
Öykülerinizde ironi, mizah ve argo bolca yer alıyor. Neden? Bir sebebi var mı bunun?
İroni ve mizah aslında bir savunma mekanizması. Hayatla başa çıkmanın keyifli bir yolu. Biraz da hayata “Sen kimsin oğlum, şaka mısın?” diyebilmek. Tatsız gerçekleri ironi ve mizah ile soslayıp daha yenilip yutulur hale getirme çabası bizimkisi.
Ben bu dili, sadece edebiyatta değil gerçek hayatta da seviyorum. Zaman zaman bu yüzden eleştirilsem de argoyu seviyorum. Dozunda ve yerinde kullanıldığı takdirde tam oturuyor. Ayrıca argonun mizahın ateşine odun taşıdığına da inanıyorum. O ateşi bir anda harlayabiliyor.

“Gadasını aldığım”, “avrat”, “avrat yok, akıl yok”, “malamat” gibi yöresel sözcükleri öykülerinizde kullanıyorsunuz. Neler söylersiniz üslup ve yazma tekniğinizle alakalı?
Büyüdüğüm coğrafyanın kültürel yansımalarıdır bunlar. O yüzden eserlerimde yer almayı sonuna kadar hak ediyorlar. Hâlâ memleketime her gittiğimde ya da ortamını bulduğumda bu büyülü dile geçiş yaparım. Üslup bir yazarın imzasıdır bana göre, diğer yazarlardan onu ayıran bir nişane. Bir metni benim ismim olmadan okuyan okurumun, o metni benim yazdığımı anlaması beni çok mutlu eder.
Ben kendi üslubumu zeki, mizahi yönü gelişmiş, kısa ya da uzun cümlelerle olsun kendini iyi ifade edebilen, hayal dünyası geniş, kafası dağınık, gizemli ve zarif bir kadına benzetirim. Her nitelikli kadın gibi kolay değildir benim metinlerim, anlamak isteyen biraz çaba sarf etmeli ve oyuna dâhil olmalıdır. Yazım tekniklerine gelince tekdüzeliktense çeşitliliği tercih ediyorum. Üstkurmaca, metinlerarasılık, anlatıcı çeşitliliği, bilinç akışı vs…
“Yazmak” adlı öykünüz kitaptaki diğer öykülerden ayrılıyor. İçli, duygu yoğunluğu yüksek bir metin. Bu öykünüzle ilgili neler söylersiniz?
Kitabımdaki hemen her öykü benim çocuklarım. Birini diğerinden ayırt edersem bana küserler 🙂 Ama Yazmak bu çocukların büyüklerindendir. Çoğu büyük çocuk gibi erken olgunlaşmak zorunda kalmış, ciddi, hisli ve anlaşılmak isteyen bir çocuk.
Yazmak çok katmanlı ve yoğun bir öyküdür. Mizahi tonlara pek rastlanmaz. Metaforlar yoğundur öyküde, özellikle ayna metaforu. Ben ilhama inananlardanım. Onu yazarken ki duygu yoğunluğum çok fazlaydı ve öykü bir bakıma kendini yazdı. İyi ki de yazdı. Belki de bastırılmış duyguların bir tezahürü idi Yazmak.
Öykülerinizde zaman, mekân, kahramanlar birbirinden çok farklı. Soyut ve somut mekânlar, insan ve hayvan karakterler, geçmiş, şimdiki, gelecek zamanlar, ironi, mizah, kara mizah… Çok çeşitli, şenlikli bir kurgu dünyanız var. Öykülerinizde neden farklı kurgu ve anlatım tekniklerine yer veriyorsunuz?
Yaşam görüşü ve tarzı yazarın eserlerine de yansır. Sıradanlık ve tekdüzelik beni çok sıkar. Farklı şeyler denemek ve çeşitlilik beni hep cezbetmiştir. Yazmak farklılığı ve çeşitliliği sağlayacak en uygun mecralardan biridir. Yazmak kocaman bir orkestra. Her enstrümanda doğru tuşa bastığınız takdirde o türlü türlü müzik aletlerinden ortaya ahengi ve uyumu yakaladığınız müthiş bir şarkı çıkar.
Öykülerinizde özellikle kişileştirme sanatına başvurduğunuz yerler aynı zamanda şiirsel bir etki bırakıyor. Sanki birer mensur şiir gibi. Ya da nesre şiiri yedirir gibi… Şiir yazdınız mı hiç? Neler düşünüyorsunuz bu hususla ilgili?
Benim yörem şairleriyle ünlüdür. Bu işi geleneksel, modern ve postmodern tarzda yapan birçok şair arkadaşım bulunmaktadır. Şiir tabi ki nesre göre oldukça farklı bir alan. Ancak nesre iyi yedirildiği takdirde şiirsel anlatım bence hem çok keyifli oluyor hem de estetik duruyor. Ben düz yazıda şiirsel notaları kullanmayı çok seviyorum.
“Ben Babamın Kırık Kalbiyim” adlı öykünüz “Bir çocuğun düşük omzu gibiydi babam. Kavgası vardı hayatla, anlaşamıyorlardı.” cümleleriyle başlıyor. Sanki babayla bir hesaplaşma öyküsü. Bu öykünüzden bahseder misiniz?
Yazarlık tehlikeli bir oyun. Çünkü her metine yazar kendinden bir parça katar. Bu hem kendini ifade etmenin, hem anlaşılmak istemenin, hem de ölümsüz kalmanın bir yoludur aslında. Bazen de bilinçsiz yapar yazar bunu, ruhunun en karanlık ve yaralı yönlerini okuyucuya sunar. Çünkü yazar, yazarken daha çok yaşar. O yüzden bu öyküyü de bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Tabi ki olay örgüsü tamamen kurgudan ibarettir. Açıkçası özellikle bizim kuşağımız erkeklerinin babayla çatışması vardır. Belki de bu bir var olma ve iktidar kavgasıdır. Baba figürünün gölgesinden kurtulup kendi gölgesine sahip olabilmek. Açıkçası ben sulh yolu ile çözdüm bu işi. Artık kendi gölgem var.
“Sıkışmış” adlı öykünüzde “anneyi boğma” metaforu hakkında neler söylersiniz?
Burada anne insanın tüm sıkışmışlığını ifade eden bir metafor. Hemen herkes hayatında en az bir kez işinden ayrılmayı, mesleğini bırakmayı, ailesini terk etmeyi, sevmediği ya da sevdiği birini öldürmeyi, yaşadığı yeri terk etmeyi düşünmüştür. Ama çoğu zaman da bunu yapamamıştır. Öyküdeki anne, Kamil’in kurtulamadığı tüm sıkışmışlığını temsil eder. Onu boğup firar etmek ister ama yapamaz. Nihayetinde o sıkışıp kaldığı hayatın içindedir.

Türkü dinler misiniz? “Akşamüstü Tüm Mahallede Renk Kesintisi Olacaktır!” öykünüzde turnalar var. Her ne kadar ironik bir tarzı olsa da bu öykünün: “Yâre selam söyle turna.” Neler anlatırsınız?
Müziğin her türlüsünü severim. Az da olsa türkü dinlerim. Ama küçükken türkü kazanına düştüğüm söylenebilir. Çocukluğum özellikle bizim yörenin ozanı olan Mahzuni Şerif dinleyerek geçmiştir.
Son olarak neler söylersiniz?
Çok keyifli ve samimi bir söyleşi oldu, teşekkür ederim. Tabi bunda doğru soruların sorulmasının payı büyük. Söyleyecek her zaman bir şeyler vardır. O yüzden son olmasın ama uzamasın da. Başka sohbetlerde buluşmak dileğiyle…
Teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Ebuzer KALENDER
- 26 Nisan 1983, Afşin (Kahramanmaraş) doğumlu.
- Tıp doktoru ve akademisyen.
- Gaziantep’te yaşıyor.
- Evli ve üç çocuk babası.
- İlk romanı “KUKİNLER” 2018 Aralık ayında yayımlandı.
- Paradigma Polisiye Yayınlarının 2018 sonlarında düzenlediği ulusal öykü yarışmasında “Kabil’de Habil Kafe” isimli eseri ikincilik ödülü kazandı.
- Bu öykü “Bugün Kendini Nasıl Hissediyorsun?” adlı öykü kitabında kendine yer buldu.
- 2020 yılı içerisinde, kardeşi Mustafa Kalender ile beraber kaleme aldığı “CERAİM-46” isimli polisiye romanı yayımlandı.
- Dokuz arkadaşıyla hazırladığı “Zaman” adlı fankitte bir öyküsüyle yer aldı.
- Öykü ve denemeleri; Afşin Yarpuz Edebiyat Dergisi, Fanzin Apartmanı, İshak Edebiyat, Kayıp Rıhtım, Kil-tablet Öykü, Kurgusal.net, Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi, Litera Edebiyat, Mahal Edebiyat, Oggito Öykü, Öykü Gazetesi, Parşömen Fanzin, Sair Mecmua, Yazarevi Öykü Seçkisi ve Yazı-yorum Edebiyat gibi mecralarda kendine yer buldu.
- Bazı seçkilerde (İshak Edebiyat, Yazarevi, Kayıp Rıhtım) öyküleriyle yer aldı.
- Kasım 2024’te DÜŞ BERBERİ adlı ilk öykü kitabı yayımlandı.
- Tür olarak kara mizahi, büyülü gerçekçi, psikolojik ve distopik eserleri daha çok sevmekte; modern ve postmodern yapıtları kendine daha yakın bulmaktadır.

Son Yorumlar