Karaağaç: “Yaşamak Gerçekten Yaralayıcı Bir Şey”

Ece Hanım Kökler ve Dallar ismini verdiğiniz romanınız yayınlandı. Çok ilginç bir roman ismi. Kökler ve Dallar derken neyi kastediyorsunuz. Neden böyle bir isim?

Bu ismin romanın anlattıklarını iyi özetlediğini düşünüyorum. Köklerinden koparılanlar ve onlara kanat olanların hikâyesi bu.

Kökler ve Kanatlar’da romanın ana karakterleri Ayfer ve Afra üzerinden mülteciliği, yurtsuzluğu; aileyi ve anneliği anlatıyorsunuz. Mülteci bir çocuk ve yaralanmış bir annelik… Neler söylersiniz seçtiğiniz bu konularla ilgili?

Mülteciler hepimizin vicdanında kanayan bir yara ama asıl o çocuklar… Birçoğumuz çocuğumuzu bakkala ekmek almaya gönderirken bile korkuyoruz ama binlerce mülteci çocuk ülkeler arası kaçak seyahatleri tek başlarına yapıyorlar. Afra da aslında o çocuklardan biri ve bugün sokaklarda Afra gibi birçok çocuk var. Ayfer ise aslında anneliğinden yaralı olmasa Afra’yı fark edecek biri değil. Bu iki karakter yaraları birbirine denk düştüğü için bir araya geliyor.

Ece Hanım romanınınız ana karakterlerinden Ayfer’in ailesiyle arası çok da iyi değil. Ayrıca boşanmış biri… Bu kan bağı ve hukuki yolla oluşan aile arasındaki ilişkiler sıcak değil aslında. Ama Ayfer ve mülteci bir çocuk olan Afra arasında gerçekten çok sıcak çok canlı bir sevgi var. Neler düşünüyorsunuz bu hususlarda?

Ben sevginin biyolojik temellere dayandığına inanan biri değilim. Bence insan emek verdiğini, duygudaşlık kurduğunu sever. Bu yüzden sözgelimi bir kediyi bir akrabanızdan çok daha büyük, çok daha derin bir sevgiyle sevebilirsiniz.

Afra ile Ayfer arasındaki ilişki de buna bir örnek. Tabii bu ilişkide Afra’nın Ayfer’in yaralarına karşılık gelişinin de etkisi var, Afra Ayfer için bir yarabandı görevi de görüyor.

Afra bütün mülteci çocukların acılarını, kırgınlıklarını, yalnızlıklarını omuzlarında taşıyor. Mülteci çocuklar çok da konuşulmuyor. Mültecilik ve çocukluk hakkında neler söylersiniz?

Mülteci çocuklar ve kadınlar bence mülteci sorunu olarak adlandırılan durumun görünmeyen yüzü. Haberlere taşkınlık olayları kadar konu olmuyorlar ama arka planda mülteci kadınların ve çocukların çok büyük bir dramı var. Bir kutu süt, bir paket makarna karşılığı istismar edilen kadınlar, organ ve fuhuş mafyalarının eline düşen isimsiz, kimliksiz çocuklar…

Bugün Avrupa’da en az 18 bin mülteci çocuğun kayıp olduğu biliniyor. Çok büyük, çok dehşet verici bir rakam bu. Tüm dünyanın kulağının üstüne yattığı, görmezden geldiği, öte yandan tüm dünyanın sorumlu olduğu bir tablo bu.

Kökler ve Kanatlar’da yaşamaktan yaralanmış insanlar var. Hepsi yaralı. Gerçekten insanları bir araya yaraları mı getirir? Gerçek dostluklar, arkadaşlıklar birbirlerinin yarasını gören ve bu yarayı iyileştirmek isteyenler arasında mı olur?

Ne güzel söylediniz, yaşamak gerçekten de yaralayıcı bir şey. Hepimiz doğduğumuz günden öldüğümüz güne dek yaralanarak ilerliyoruz hayat yolunda. Fakat adil olmayan bu hayat hepimizi farklı yerlerden, farklı boyutlarda yaralıyor.

Birbirlerine yaralarını göstermek, yaralarından bahsetmek bizi birbirimize yaklaştırır çünkü birbirimizi daha iyi, daha derinden anlamaya başlarız. Fakat şunu unutmamak gerek ki kimse kimsenin yarasına gerçek bir derman olamaz, kimse kimseyi iyileştiremez. Bizi yalnız ve yalnız yine biz iyileştirebiliriz.

Genelde mülteci, göçmen ya da ötekine acınarak bakılır. Mülteci ya da öteki üstten bir bakışla merhametin bir nesnesi haline getirilir. Romanınızda ise sevginin bir araya getirdiği bir anne ve çocuk var. Bu sevgi ve kendinden görme zamanla Ayfer’in yakınlarını da içine alıyor. Neler söylersiniz?

Az evvel de söylediğim gibi ayrıcalıklı bir hayatın içine doğmuş, hayatı boyunca asla belli bir yaşam seviyesinin altına düşmemiş Ayfer için Afra sokaktaki binlerce çocuktan biri aslında. Afra’yı onun için görünür kılan da onda bir teselli duygusu yaratması, bir yarabandı görevi görmesi. Eğer o gün orada o bomba patlamasa Ayfer Afra’yı fark etmezdi bile, çünkü zaten kendi derdine fazlasıyla gömülmüş, kendi derdini dahi takıntı haline getirmiş biri o. Bu karşılaşma onun da kafasını suyun altından çıkarmasının ve kendi kendini iyileştirmeye başlamasının vesilesi oluyor.

Sevgi ve şefkat daha sonra, yavaş yavaş, aralarındaki bağa paralel olarak inşa ediliyor. Ayfer’in annesi Mücella zaten şefkatten mamul biri ama Afra’ya duyduğu yakınlık asıl onun kızına iyi geldiğini görmesinden kaynaklanıyor.

Baba Davut ise bu hikâyede mantıcın sesi gibi adeta, sevgisiz ya da merhametsiz biri değil, sadece doğru bildiği biçimde davranıyor. Fakat bizlerin de nadiren mantığımızın sesini dinlemesi gibi, kimse Davut’a pek kulak asmıyor.

Yeni çalışmalarınız var mı?

Yeni bir roman üzerinde çalışıyorum, hatta bu hikâyenin üç romandan oluşan bir seri olmasını planlıyorum ama hikâye bizi nerelere götürecek, göreceğiz.

Bir romancı olarak en çok hangi tür kitapları okursunuz? Sizi etkileyen roman ve romancılar kimlerdir?

Margaret Atwood’un yaşlı ve bilge bir Cassandra gibi kaleme aldığı spekülatif gelecek tasvirlerini, Gabriel Garcia Marquez’in hikâyenin kendisini baş tacı yapan masalcı üslubunu çok severim. Biri seçtiği konular ve yarattığı kurgularla, öteki ise anlatmaktan duyduğu zevk ve harika üslubuyla beni çok etkilemiştir. Şu an üzerinde çalıştığım hikâyede de ikisinin bende bıraktığı izleri bir araya getirdiğimi söyleyebilirim.

Son olarak neler söylersiniz?

Bu güzel sohbet için teşekkür etmek isterim.

Biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Ece KARAAĞAÇ

    • 1989 yılında Eskişehir’de doğdu.
    • 2011’de Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
    • İlk romanı Yarım Kalan Bazı Aşklar 2017’de ikinci romanı Kökler ve Kanatlar 2022’de yayımlandı.
    • 10’un üzerinde kitap çevirisi yaptı.
    • SabitFikir, K24, Kayıp Rıhtım, Gazete Sanat, Artful Living ve Masa gibi mecralarda yazılarıyla yer alıyor.
    • Yazar hâlihazırda Almanya’da yaşıyor ve yazıyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir