Yıllar önce İngilizce bir dergide Türklerde ad verme geleneğine ilişkin bir yazı okumuştum. Yazı, ad verme geleneğinden yola çıkarak Türklerin Kızılderililer ile akraba olduğunu ispat etmeye çalışıyordu. Örneğin ilk çocuğumuz erkek olursa adını İlk-er (first man) koyuyormuşuz; aynı durum Kızılderililerde de varmış. Bir kez daha çocuk yapmayı düşünmeyip sonuncu olmasını istediğimiz çocuk erkek olursa biz de Kızılderililer gibi Son-er (last man); eğer bu son çocuk kız olursa Son-gül (Last Roze) adını veriyormuşuz. Buna rağmen bir kız çocuğu daha doğarsa Yeter (Enough) adını veriyor muşuz ki bu geleneğin aynısı da varmış Kızılderililerde. Yazar komik bir öngörüde daha bulunuyordu yazısında. Yeter’den sonra istemediğimiz halde bir çocuk daha olursa adının muhtemelen İmdat (S:O:S yani Kurtarın beni) olacağını söylüyordu. Yalan mı? Sizi bilmem ama ben, İmdat adında birkaç kişi tanıdım. Dahası yazar o zamanki Başbakanımız Yıldırım Akbulut’un adı üzerine de fikir yürütüyor ve başbakanın muhtemelen yağmurlu ve şimşekli bir günde doğmuş olabileceğini söylüyordu. Çünkü Kızılderililer gibi biz de doğum anında ortaya çıkan bir doğa olayına bağlı olarak çocuklarımıza ad verebiliyormuşuz. Gerçekten de İngilizceye çevirdiğimizde rahmetli başbakanımızın adı, bir Kızılderili adına ne kadar çok benziyor değil mi: Thundershower White Cloud.
Çoğumuzu gülümseten bu bilgiler, bizi Kızılderililerle akraba yapmaya yeter mi bilmiyorum ama ad verme geleneğimiz konusunda birçok doğruya işaret ettiği kesin. Mesela doğum zamanı ve ad arasında kültürümüzde sıkı bir ilişki vardır. Recep, Şaban, Ramazan, Bayram ya da Kadir adları esasında çocukların doğdukları ay ya da günü göstermektedir. Benzer biçimde çocuklara aile büyükleri ya da toplumda saygınlığı olan birinin adını vermek de yaygındır kültürümüzde. Dedemin adı Mustafa olduğundan amca ya da halalarım arasında çocuğuna Mustafa adını vermemiş hiçbirisi yok. Bu nedenle ben dört amcazadem ve iki halazademle ortak adı taşıyorum. Şanlıurfa’da edebiyat bölümünde ikisi kardeş biri amcaoğlu aynı sınıfta okuyan üç öğrencim olmuştu. Kardeşlerden birinin adı İbrahim, diğerin adı Halil, amcaoğlunun adı ise Halim İbrahim idi. Son birkaç yıldır en çok verilen erkek çocuğu adının Yusuf olması da tesadüf değil tabi. İffet ve güzellikte Hz. Yusuf’a benzeyen bir erkek evlat isteğimizin dışavurumudur, bu tercih.
Çoğumuz, Dede Korkut hikâyelerinden tanırız, Dirse Han’ın oğlu Boğaç Han’ı. Evladı olmadığı için kara çadıra oturtulan ve bu duruma çok üzülen Dirse Han’a kırk yaşından sonra bir erkek çocuk nasip eder, Allah. Çocuğun ad alabilmesi için bir yiğitlik göstermesi gerekir. Hanlar Hanı Bayındır Han’ın düzenlediği bir ziyafet şöleninde kendini ispat eder Dirse Han’ın oğlu. Saldırgan bir boğayı tek yumrukla dize getirmeyi başaran çocuğa Dedem Korkut, Boğaç Han adını verir. Sondaki ç eki, hem küçültme hem de benzerlik ifadesi taşır. Hikâye biter ama Dede Korkut’un, yüzyılları aşan o meşhur duası kalır, kulaklarımızda: Adını ben verdim, yaşını Allah versin!
Edebiyatımızda adıyla ön plana çıkan bir diğer karakter de Çalıkuşu romanındaki zavallı Munise’dir. Feride (Çalıkuşu) bugün Bursa’ya bağlı olan Zeyniler köyüne öğretmen olarak atanır. O zamanlar kuş uçmaz kervan geçmez bir dağ başı olan Zeyniler’de bütün kız çocuklarına ya Ayşe ya da Zehra adı verilmektedir. Adı farklı olan tek kız çocuğu Munise’dir. İffetsizlikle suçlanan annesinden dolayı toplumdan dışlanmış bir çocuktur, Munise. Çalıkuşu Feride, Munise’yi evlat edinir ama talihsizliğin bir türlü peşini bırakmadığı Munise kuşpalazından ölür. Kitabın sonunda Reşat Nuri’nin, adıyla ve kederli yaşamıyla akranlarından farklı olan Munise’nin ölüm fermanını imzalaması da hep hazin gelmiştir bana: Bu dünyanın direği yok, merhametli yüreği yok…
Toplumumuzda ad verme geleneğine ilişkin birkaç gün öce edindiğim tecrübeyi ve bu tecrübeden çıkardığım sonuçları da paylaşayım, izninizle… En küçük kızımın ısrarlarıyla uzun bir süredir bir kedi evlat edinmek istiyoruz. Başka bir canlının sorumluluğunu alıp alamayacağımızdan emin olamadığımız için uzun tartışmalardan sonra verilmiş bir karardı, kedi evlat edinmek. Evlat edindirme adı altında verilen ilanların neredeyse tamamında hiç de ucuz olmayan fiyatlara satılıyordu, yavru kediler. İmdadımıza amcamın kızı yetişti. Bağ evi komşusunun kedisi yavrulamış; yavrular iki üç aylık olmuştu. Hem paradan kurtulacak hem de hayvan alım-satımında dönen kapitalist değirmenin çarkına su taşmayı reddettiğim için vicdanımı rahatlatacaktım.
Kızım da bir sevinç bir sevinç… Onun sevinciyle de evde bir bayram havası… Daha yavru gelmeden ad bulma derdine düştük. Ortanca kızım Lili olsun dedi, sevdiği bir isimmiş. Ben de ona özenerek Lila olsun dedim, en sevdiğim renkti. Arkadaşlarımız da öneride bulundu. Biri Sufle dedi, sesletimi çok güzelmiş. Çevremde de evcil hayvanlarına Tarçın, Kehribar, Fındık, Zilli gibi olmadık isimler verildiğini görmüştüm.
Hafta sonunda yavru kediyi almak üzere kuzenimin komşusuna gittik. Anne kedi evlatlarından artık vazgeçtiği için yavru kediyi almak hiç de zor olmadı. ‘Pisi pisi’ diye seslenince hemen çıkıp geldi odun yığınları arsından. Her yemek verdiklerinde böyle çağırıyorlarmış, yavru kedileri.
Ev sahibesi olan kadın ekmeğinden pastasına, pestilinden salçasına kadar her şeyini kendisi yapan biri. Bize de ikram etti, çeşit çeşit ev yapımı pestillerden; ekşisi, tatlısı, mayhoşu ne ararsan var… Bütün bu işleri de bağ evinde yaptığı için burayı çok seviyor; kışın bile şehirdeki evine dönmek istemiyormuş. Asker emeklisi olan kocası da Sait Faik ya da Mustafa Kutlu’nun hikâye kahramanları gibi her işten anlayan biri. Bağ evi değil de sanki cennetten bir köşe yaratmış, karıkoca birlikte. Bu hamarat ev sahibesi yavrusunu aldığımız anne kediye ‘Kümük… Kümük’ diye seslenince sormadan edemedim: ‘Bu adı neden verdiniz kediye?’ Aslında kulağa hiç de hoş gelmeyen bu adı neden verdiniz demek istiyordum. ‘Burnu küçük ve yassı olduğu için.’ dedi, kadın. Eve gelip internette araştırınca sözcüğün ağızlarda ‘Basık burunlu’ anlamına geldiğini öğrendim.
Açık söylemek gerekirse, kadının cevabı karşısında ‘çok bencil’ olduğumu hissettim. Zira ben müstakbel kedime onu hiç görmeden ad bulmaya çalışmış, yine onu hiç görmeyen dostlarımdan ad bulmalarını istemiştim. Lila çok sevdiğim renkmiş(!)… İyi de kedi ne yapsın senin en sevdiğin rengi! Kurduğum illiyetin kedi ile zerre kadar alakası var mı? Sizce de bu tercih çok bencilce değil mi? Kulağa hoş gelmese de komşu kadının ad tercihi kendini değil de kedisini düşündüğünü göstermiyor mu? Kendi isteklerini değil de kedisini ön plana alan bu tercih, evcil hayvana verilen değeri ispatlamaz mı? Nenem de keçilerine ad verirken onların fiziksel özelliklerine ya da karakterlerine uygun olmasına dikkat ederdi… Karakız, Sarıkız, Küpeli, Uzun Kulak, Bodur vs. Olumsuz çağrışımları olan adlarda hakaret vurgusu ya da küçümseme düşüncesi değil de tanımlama kaygısı olduğunu söylemeliyim. Sahibini tanımlayıcı olmayan bir ad neye yarar ki? İsimle karakterin çok uyumlu olduğu durumlarda ismiyle müsemma deyip takdir etmez miyiz? Peki, Abbas Sayar’ın Can Şenliği romanına ne demeli? Ahir ömründe çocukları tarafından terkedilen yaşlı bir adam, satın aldığı eşeğine Can Şenliği der. Yaşlı adam, bu isimle hayvanını canı kadar sevdiğini deklare etmiş olmuyor mu?
Sahi siz ne ad verdiniz ya da verirdiniz kedinize? Tabi, basit bir ad verme işinden neler çıkardın neler demeyeceksiniz!
Mustafa SARI

Sayın Hocam, bir muhabbet kuşumuz vardı.Tigin adını verdım ancak bizim Tigin oldu Tigiş. Tigiş 9 yıl bizimleydi. Adını çok sevmişti. Bir gün aramızdan ayrıldı. Üç gün karı koca inanın ağladık. Birileri bize baksa belki de gülerdi ama o candı. ❤️❤️
Bu güzel yazı için teşekkür ederim hocam. Benim farklı yıllarda edindiğim üç kedi evladım var. Birinin adı Burbon… Bu adı ben vermedim. Renginden dolayı eşim verdi. Hatta üç addan birini seçmek için kura çektik. Burbon çıktı. O gün ben hangi adı seçenek olarak sunduğumu anımsamıyorum. Oğlum şuan 7 yaşında. İkinci kedim, bir kız çocuğu. 3 yaşlarında. Evin tek prensi değil bir kediye küçük bir çocuğa bile tahammül edemezken, bu kız çocuğu içeriye girip karnını doyurdu teklifsizce. Bizimki de hiç sesini çıkarmadı. Sokaktan bize alışıktı zaten. Bacağını köpekler parçalamış, onca ev arasında bize sığınmıştı. Tedavisi yapıldıktan sonra yine bahçeye bırakılmıştı ama onun bahçede kalmaya niyeti yoktu. Bir geldi pir geldi… “çıkar mısın?” diyemedik. Zamanla halinden, tavırlarından, bakışlarından yola çıkarak ona “Zarife” dedim. Üçüncü kedimiz yine bahçede yavruyken bakımını üstlenmesek vicdan azabından yaşayamayacağımız bir kedicik oldu. Çok hastaydı, kardeşi de hastaydı. Kardeşi ölünce bahçeden eve almak zorunda kaldım. Ortada anne göremedim. Görsem de anlaşılan o ki, o hastalığı atlatması için bize ihtiyacı var. Uzun süre tedavisini yaptık. 2 aylık olunca daha fazla bağlanmadan sahiplendirelim dedik. Biri aldı. 2 ay kadar baktı. Sonra kendi hastalığını ileri sürerek kediyi göndermek istedi. Hemen aldım oradan. İlan açtım, bir öğrencim istedi. Ona verdim. Bir gece dayanabildiler bizim yaramaza. Biz ona hep çocuk dedik ama dana gibi oldu. Şimdi 8 – 9 aylık. Bu saatten sonra da kimse onu istemez. Herkes yavru kedi istiyor. Bir kedi kaç yaşında olursa olsun yuva istiyor. Bunu kimse hesaba katmıyor. Neyse, baktım bizim başımıza kaldı ufaklık. Yaptığı deliliklerden dolayı adını “Dumrul” koydum. Ev curcuna. Boyuna bosuna bakmadan racon kesmeler, hiçbir şeyden korkmamalar (su da dahil), her tehlikeye burun sokmalar ona bu adı vermeme neden oldu. Kediler insana çok şey öğretiyor hocam. İyi ki varlar.