Necip Fazıl‘ın “Muhasebe” şiirindeki bir beyit alıp götürdü beni gerilere; “Ve sonra kelimeler; kutlu, mutlu, ulusal”. Evet, kelimeler… Ah kelimeler… Dillerde kemikleşen, pelesenkleşen kelimeler, yalama olan kelimeler… Oysa kelimeler ile kavrarız yaradılışı, oluşu, varlığı, çevreyi, insanları, olayları ve evreni… Kendimizi ve Yaratanı kelimelerle kavrarız. Önce sadece hakikatin basit bir iskeleti olan, hakikati kavramak için bir öngörüyü ifade eden kelimeler yaşadıkça anlamla dolar. Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın “Biz evvela kelimeleri öğreniriz, sonra yaşadıkça teker teker manalarını…” cümlesinde kelimelerin anlamının zamanla ve yaşananlarla dolduğunu ifade ettiği gibi…
Ancak, yaşadıkça aldığımız her solukta ezber dışına çıktıkça kelimelerin aynı zamanda anlamsızlığını da idrak ederiz. Oğuz Atay‘ın bir romanında kahramanına; “Kelimeler albayım bazı anlamlara gelmiyor.” diye latif fakat derin bir şekilde dile getirdiği hakikat kelimelerin anlamlarının bazen bir makyajdan ibaret olduğu bazen de aşırı şekilde şişirildiğini ortaya koyuyor. Öyle ki Necip Fazıl’ın “kelime manayı boğan bir gömlek” dizesiyle bu hakikati gençlikten yaşlılığa doğru atılan her adımda hüzünle ve biraz da yeisle idrak ederiz.
Cemil Meriç ise, “Kavga, insanla kader arasında değil artık, insanla kelime arasında. Rüyaları o bayraklaştırıyor. Yığınlar onun için yaşıyor, onun için dövüşüyor, onun için ölüyorlar. Mukaddeslerin rengine bürünen bir bukalemun kelime. Ve en tehlikelileri, toprağımızda doğmayanlar.” diyerek kelimelerin adeta zehrine işaret eder.
Ah kelimeler… Zehirleyen Kelimeler… Büyüleyen, oyalayan kelimeler… Ne çektiyse bu ülke geçmişten günümüze kelimelerden çekti. Bizim nesil içinde bir taraf; insanın olmadığı, hayatın olmadığı sahiciliğin olmadığı kelimeleri kutsayıp onları keskin bir kılıç gibi başka içeriksiz kelimelere tapan o kelimeleri başkalarına karşı mızrak gibi fırlatan diğerlerine karşı sallayıp durdu. Yapılan aslında ideolojilerin, fikirlerin, inançların kavgası değildi; şişirilmiş, süslenmiş kelimelerin kavgasıydı…
Ardından önce kelimenin içindeki hava söndü, büyüsü bozuldu, makyajı aktı, kelimeler çıplaklıktan öte iskelet gibi kalakaldı karşımızda. Manayı zaten yola çıkarken çoktan yitirmiştik, kelimeler gibi biz de çırılçıplak daha ölmeden bir iskelet gibi kalakalmıştık kelimeleri mananın önüne koyan siyaset meydanının ortasında…
Artık ne elimizde varlığımızı koruyacak bir silahımız, ne uğrunda ölebileceğimiz bir mukaddesimiz, ne hiçbir sahte ilaha aldırmadan yaşayacağımız bir inancımız kalmıştı. Yolda unuttuğumuz mana ile ruhumuz çekilirken kelimelerimiz de buharlaşıp yok olup gitmişti.
Bir sen kaldın geriye yorgun demokrat/bezgin mücahit/ yalnız kurt ağırlığında bir cümlemiz bile yoktu artık dilimizde. Bağımsız Türkiye diye bağıranların ipini tutan eller düştü yere. Büyük Türkiye küresel yağmurlarda çekti daraldı gövdesinde. Turan ellerin göğünü sardı en iptidai nostaljiler. Ne yoldaşların yürüyeyeceği bir patika yol kaldı, ne selamete bakan gözlere bir milli görüş, ne gökte ülkü misali parlayan bir yıldız ne geceye düşen üç hilal…
Kala kala ömrümüzün son deminde kimimizin helalinden veya haramından mütevellit mezara götüremeyeceği zenginliği, kimimizin ne bu dünyada ne öbür dünyada bir faydası olmayacak yoksulluğu, kimimizin herkesin ayağını bastığı yolluk olan saflığı, kimimizin doymak bilmeyen iştihasıyla her değeri çiğneyen aç gözlülüğü kaldı geriye…
Son noktayı Galip Erdem‘in nokta atışıyla koymak gerekirse, “Bizler ‘dâvâ’yı Ağrı Dağı’nın zirvesine çıkaracaktık. Yola koyulduk, bin zahmet ve emekle, acılar çekerek dağa tırmandık. Zirveye vardığımızda sevincimiz sonsuzdu ama küçük(!) bir noksanımız olduğunu fark ettik: ‘dâvâ’yı dağın eteklerinde unutmuştuk!? Meğer biz dâvâyı değil, kendimizi zirveye çıkartmışız.”
Ufuk DORUK

Her kesimden umumuzun acınacak ahvalinin fotoğrafi niteliğindeki yazınız buruk bir hüzün yüreklere…