Kötülüğün Sıradanlığı

“İyinin düşmanı, kötü değil, düşünce yokluğudur.”
Kötülüğün Sıradanlığı, Hannah Arendt

 

Nasıl bir Bürokrat olmak isterdiniz? Düşünebilen, hissedebilen “bir insan” mı? Yoksa makam kazanmak uğruna, itaat etmeyi seçen “bir hiç kimse” mi?

Hannah Arendt (Alman Filozof, 1906-1975) ‘Kötülüğün Sıradanlığı’ kitabında, ‘Nihai Çözüm’ kapsamında öldürülen altı milyon yahudi’nin katledilmesinde, insanlık suçlarından yargılanan Adolf Eichmann’ın, yargılanma sürecini izledi. 1961-1962 yıllarında davayı takip eden Arendt, kitaptaki tespitleriyle bir hayli tartışma yarattı:

Arendt’e göre, Eichmann davasında, ortada ‘insanlardan nefret eden, sapık ve sadist, hasta ruhlu, kötü mü kötü bir cani’ yoktu! Soykırımının mimarı olarak sunulan Adolf Eichmann bir canavar olmadığı gibi daha çok, sıradan, hatta fazlasıyla sıkıcı ‘bir bürokrattı’! Eichmann’in psikolojik sorunu da bulunmuyordu. Mahkemede sanık olarak yargılanan Eichmann, ailesi, arkadaşları ve çevresi tarafından sevilen, cana yakın ve kibar bir insandı. Aslında bu kişinin özel bir yeteneği bile yoktu! Nazi Partisine katılmış, yeteneksizliklerini ‘destek alkışlarıyla’ kapatarak, siyasi kanaldan bürokraside yükselmiş, bir “hiç kimseydi”! Onun özelliği, basitliğin ötesine geçememesi, empati ve muhakeme yeteneğinin olmamasıydı. O ‘üstleri neyi emretmişse onu yerine getirmiş, soykırım emirlerini sorgulamadan uygulamış/uygulatmıştı! Nürünberg mahkemesinde yargılanan çoğu Nazi üst düzey subaylar gibi Eichmann da ‘Ben sadece emirlere itaat ediyordum’ şeklinde kendini savundu.

Hannah Arendt, Eichmann’in kişiliği üzerinden “Emir, emirdir; Yasa, yasadır” anlayışı ile katı pozitivizmin etkisinde, emirlere ya da yasalara yönelik “değer yargısı” taşımadan yapılan haksızlıkları “kötülüğün sıradanlığı” şeklinde açıkladı. Arendt’e göre sorunun en korkunç tarafı, Eichmann gibi birçok ‘bürokrat olmak isteyen ‘hiç-kimselerin’ böyle kötülükler yapabilecek olmasıydı. Bu tipler, kişiliğini ve düşünme yetisini, üstlerine teslim ettiğinden, emir aldığında, her türlü kötü eylemleri rahatlıkla yapabilecek zihniyetteydi. Yine de Hannah Arendt, totaliter bir rejim altında bile, vicdanlarına kulak vererek, farklı davranışta bulunanları, Danimarka insanları örneğiyle gösterdi. Danimarka insanı, Naziler tarafından işgal edilmiş olmasına rağmen, insan hak ihlallerine yol açacak şekilde eylemlere -soykırım talimatlarına- direnmiş, kararları uygulamamışlardı.

Hannah Arendt, “Almanya’da iyi geçimli binlerce insanın”, bir otoriterin verdiği kin, öfke ve nefret kararı sonrasında, “sorgusuz sualsiz” kötülüğe uğratılmasında, “kötülüğün sıradanlaşmasına” vurgu yaptı. İnsanın ‘otorite ve itaat altında’ nasıl büyük zayıflıklar gösterdiğini, insanlara anlattı. Otoriterin her sözüne inanarak, düşünme ve muhakeme yeteneğini kaybedenler, vicdanlarına kulak vermeyerek, “kötülüğün bir parçası” haline geliyorlardı.

“Kötülüğün Sıradanlığı” eserinden bazı cümleler:

“Kötülüklerin çoğu, hiçbir zaman iyilik ve kötülük hakkında kafa yormamış insanların işidir.”

Hannah Arendt

“İnsanların sonuçları düşünmeksizin, çoğunluk görüşüne itaati, insanın basitliğidir.”

“Nazi Almanya’sında kötülük, insanların görür görmez “kötülük” olduğunu anlamalarını sağlayan niteliğini kaybetmişti.”

“İdealist olmak sadece bir fikre inanmak veya çalıp çırpmamak ya da rüşvet almamak demek değildi. İdealist dediğin fikri (idea) için yaşardı ve fikri için her şeyi, dahası herkesi feda etmeye hazır olurdu(!) (Eichmann’ın) Polis soruşturması sırasında, böyle bir şey yapması gerekseydi kendi babasını bile ölüme göndermekten çekinmeyeceğini söylerken, sadece emir kulu olduğunu ve emirlere itaat etmeye hazır olduğunu vurgulamaya çalışmıyordu; kendisinin her zaman tam bir ‘idealist’ olduğunu da göstermeye çalışıyordu. Herkes gibi, tam bir ‘idealist’in de şahsi duyguları olurdu elbette; ama ‘fikri’ ile çatışıyorsa, bu duyguların yapacaklarını engellemesine asla izin vermezdi(!)”

“Totaliter devlet, muarızının (itiraz edenin) adsız sansız, sessiz sedasız ortadan kaybolmasını sağlıyordu! İşlenen suç karşısında, sessiz kalmaktansa, ölüme katlanmaya cesaret eden biri, şüphesiz kendini yok yere feda etmiş oluyordu. Ancak bu, böyle bir fedakarlığın ahlaki açıdan manidar olmadığı anlamına gelmez. Sadece, pratikte bir fayda sağlamadığı açıktı.”

“Savaş sırasında, Alman halkının tamamı üstünde en çok etkili olan yalan, “Alman halkının kader savaşı” sloganıydı. Hitler’in veya Goebbels’in bulduğu bu slogan, insanın kendini aldatmasını üç açıdan kolaylaştırıyordu: Birincisi, bu savaş aslında savaş değil, demeye getiriyordu; İkincisi, savaşı başlatan Almanya değil, kader olmuştu; üçüncüsü, bu savaş Almanlar için bir ölüm kalım meselesiydi – ya düşmanlarını yok edeceklerdi ya da kendileri yok olacaklardı(!)”

“Böylece katiller, ’İnsanlara ne korkunç şeyler yaptım!’ demek yerine, ’Görevlerimi yerine getirirken ne korkunç şeyler görmek zorunda kaldım, bu görevin omuzlarıma yüklediği yük nasıl da ağır!’ diyebiliyorlardı.”

“Kendisinin de ifade ettiği gibi, Eichmann’ın vicdanını yatıştırmasında en çok işe yarayan unsur, etrafta Nihai Çözüm’e karşı çıkan bir kişi, tek bir kişi bile olmamasıydı.”

“Mahkeme onu (Eichmann’ı) anlamadı: Asla Yahudilerden nefret etmemişti, asla bir insanın öldürülmesini istememişti. Suçu itaatinden kaynaklanıyordu, oysa itaat her zaman bir erdem olarak methedilirdi. Nazi liderleri, onun erdemini istismar etmişti.”

“Yasalara bağlı bir vatandaşın görevi olarak gördüğü şeyleri yapmış, ayrıca emirlere göre hareket etmişti -“yasalar çerçevesinde kalmaya” her zaman çok dikkat ederdi- kafası artık iyice karışmış ve sonunda körü körüne itaatin veya kendi tabiriyle Kadavergehorsam’ın, “ölü yıkayıcının elindeki ölü gibi itaatkâr olmanın” bir erdemlerini, bir kusurlarını vurgulayıp durur olmuştu…

Bütün bunlar bir noktada birleşiyordu: Açıkça suç teşkil eden emirlere kesinlikle itaat edilmemeliydi!..

Metin KAZAN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir