Kültür ve Kültürel Kalkınma

Ziya Gökalp kültürü, “hars” olarak ifade ettikten sonra, “halkın ananelerinden, eğilimlerinden, örflerinden, sözlü ve yazılı edebiyatından, estetik ve iktisadi ürünlerinden” oluştuğunu belirlemiş, Mümtaz Turhan da kültürü, “bir cemiyetin sahip olduğu maddi ve manevi öğeler bütünü” olarak tarif etmiştir.

Kültürel kalkınma konusunda, Tanzimat’tan bugüne kadar ciddi çalışmalar yapılmıştır. Ziya Gökalp’e göre, Tanzimatçıların başarısızlığının sebebi, “Osmanlı’nın kadim Türk- İslam uygarlığına, Batı uygarlığını aşılamaya çalışmak” şeklinde görülmüştür. Sosyolog Mümtaz Turhan da “Batı medeniyetinin başarısını; ilimde ilerleme, davranışa dönüşmüş teknik ve insan haklarını teminat altına almış hukuk ve özgürlük” olarak tespit etmiş ve Türkiye’deki çağdaşlaşma hareketlerinin ancak “bilim, teknik, hukuk” ekseninde olabileceğine vurgu yapmıştır. Bu husus yeterince anlaşılmadan, şekle odaklanarak, ‘kültürel iktibas’ neticesinde kalkınmasının mümkün olmadığı artık bilinmektedir.

Şu halde, dış kültürlerin etkisine kapılmadan, ulus ve milli kültürün “kültürel açılımı” nasıl olacaktır? Bunun için öncelikle kültürle ilgili bazı kavramlar üzerinde durmalıyız:

Ziya Gökalp

Bir kültürün kendi içinden ve dışından gelen olumlu değişime, ‘değiştirilemez bir bütünle’ kapalı kalması, bireylerin bu yüzden eleştiriden yoksun bulunması “kültürel determinizm” olarak tanımlanır. Yine kendi kültürünü ‘aşırı yüceltme ve başka kültürleri küçümseme, ötekileştirme ya da aşağılama’ düzeyinde, farklılık korkusu ya da düşmanlığı, yabancı korkusu ya da düşmanlığı, şovenizm ve ırkçılığa dönüştürme ise “etnosantrizm” olarak tarif edilir. Bu noktada karşımıza bu kez bir de küreselleşmenin getirdiği, “küresel kapitalizm ve kültür emperyalizmi” çıkmaktadır. Yabancı bir kültürün değer ve alışkanlıklarının, yerli kültür üzerinde yayılması ve yerleştirilmesi olarak kabul edilen “kültür emperyalizmi” de istenmeyen bir durumdur.

Osmanlı’nın son döneminde yaşanan gerilemeler sonrası, aydınlarımız “kültürel bir açılıma” ihtiyaç duydular: “Hiçbir kültür tastamam mükemmel ve doğru olmadığı” düşüncesinden hareketle, başka kültürlerle etkileşime gereksinim vardı. Bunun yol ve yönetimi ise “kültürel çeşitliliği” istemekten geçiyordu. Kültürel çeşitlilik ve etkileşim sayesinde, başka kültürlerden gerekli ve yeterli doğru bilgileri alabilir, böylece kendi kültürümüze manevi zenginlik katabilir ve kültürümüz hakkında daha hakkaniyetli sonuçlar çıkarabilirdik. Kendi milli kültürümüze ancak dışarıdan bakılabilirse, zayıf ve güçlü yanlarımız görülür ve gerekli düzeltmeleri yapabilirdik. Bu ‘fikri ameliyatla’ birlikte milli bilincimizde derinleşmeyi sağlayabilirdik. O halde diğer kültürler, bizim kültürümüzün ‘birer değerlendirme aracı, terazisi ve pusulası’ hükmünde kalacaktır. Kültürler arasındaki farklılıkları görmeye başladığımızda, eleştirel ve bağımsız düşünce yapımızın geliştiğini ve daha önceden göremediğimiz kimi ‘doğru’ sandığımız şeylerin ‘yanlış’ olduğunu anlamaya ve bildiklerimizden artık şüphelenmeye başlarız. Aksi durum ise, kendimizin ‘en iyi’ olduğunu düşünerek, diğer kültürlerle temas kurmaktan korkmaya ve homojen bir yapıya bürünmeye ve de farklılıkları bastırmaya bizi götürür. Düşünün ki kültürel yapımızda yerleşmiş ve doğru sandığımız kimi sözler bir o kadar sakıncalıdır: ‘Gemisini yürüten kaptandır’; ‘Üzümü ye bağını sorma’; ‘Kol kırılır, yen içinde kalır’; ‘Kurunun yanında yaşta yanar,’ gibi sözlerimizi kastediyorum.

Bu noktada Bhikhu Parekh’in “Çokkültürlülüğü Yeniden Düşünmek, Kültürel Çeşitlilik ve Siyasal Teori” adlı eserinde şu notlar var: “Kültürel çeşitlilik, farklı kültürlerin iki tarafa da yararı olacak şekilde bir diyaloga girmelerini kolaylaştıran bir ortam yaratır. Farklı sanatsal, edebi, müzikal, ahlaki ve diğer gelenekler birbirlerini sorgular, araştırır ve birbirlerine meydan okur, birbirlerinden fikirler ödünç alıp bunlarla denemeler yapar ve sık sık hiçbirinin kendi başına üretemediği yepyeni fikir ve duyarlılıklar ortaya koyarlar. O halde, her çağın kendine özgü ihtiyaçları, deneyimleri, ülküleri vardır ve kültürlerin insanları geliştirmesi isteniyorlarsa, bunlara uyum sağlamalıdır.” demektedir. Parekh, bu eserinde, “ortak insanlık ile kültürel uzlaşma” üzerine yeni bir yaklaşım geliştirmiş ve de “kültürel çeşitliliğin kazanımlarına” dikkat çekmiştir.

Yine bu konuda kültürel göreliliğe göre, kültürler kendi içlerinde farklılaşan ya da çatışan birçok davranış ve inanç biçimini barındırdığından, her maddi kültür değişimi, aynı hızla manevi kültür değişimini sağlamamaktadır. Ogburn’nun “kültürel gecikme” olarak tanımladığı bu durumu, Bourdieu şöyle ifade eder: “Bireylerin ekonomik sermayeye sahip olması eşzamanlı olarak, kültürel sermayeye kişiyi sahip kılmaz.” Düne kadar araç sahibi olmayan insanların, araç sahibi olduktan sonra toplum içindeyken, çevrelerindeki insanları rahatsız edecek şekilde, araç içinde müzik sesi açması, bu anlamda kültürel gecikmeye bir örnektir.

Yine, küreselleşmenin, ‘küyerelleşme’ boyutunu da göz önünde tutmak ve kültürel çeşitlilikten korkmamak gereklidir. Robertson’a göre, “küreselleşme sürecinin bir yüzü yerel olanın küreselleşmesini oluştursa bile, diğer yüzü küresel olanın yerelleşmesini sağlamaktadır.”

Mehmet Âkif’in, “son üçyüz yıllık süreçte, ilmin arkasından bakıldığına” dair eleştirel vurgusu dikkate alınacak olursa, yeterli “kültürel sermayeye” ulaşılmamış olmamızın bir sebebi de ‘etnosantrizm ve kültürel determinizm’ ile ‘küreselleşme ve kültür emperyalizmi’ arasında ‘korkuya ve çatışmaya düşmüş’ olmamızdır. Türk toplumu, kültürel çeşitliliğe kapı araladığında, haklı olarak ‘kültürel emperyalizm’ yüzünden ‘bir kültür erozyonuna’ uğrayacağı endişesi ile kendince ‘ulusalcılık ve etnosantirizm’ düzleminde kalmayı tercih etmiş, bu yüzden yeterli kültürel kalkınmayı bir türlü sağlayamamıştır.

Oysa ki her sosyal olgu ve değişimin faydalı ve zararlı tarafları vardır. Doğru olan “vasat” olanı, orta yolu seçebilmektedir: Dış kültürlerden, bilgi ve teknolojik yenilenme adına inovasyon ve teknik ve kültürel deneyimleri almak ama ‘sömürgeci kültür endüstrisi sunan kapitalist kültüre’ ise kapıları kapatmak önemlidir. Bu konuda bizlere Japonya’nın tutumu bir örnek oluşturabilir.

Tersi durumda ise, dış dünya kültürlerine kapanmakla birlikte, içeride kapanan kültürün ‘bağnazlık ve taassup’ üretmesi kaçınılmazdır:’Etnosantirizm’ dediğimiz kavram, belki milli duyguları tetikleyici olarak ‘kulağa hoş gelse’ de bazı yan etkilerini de görmek gerekir: Bunlar ‘ırkçılık, şovenizm, aşırı milliyetçilik’ gibi duyguların oluşturduğu, farklı kültür ve düşüncelere karşı ‘düşmanlık, kin, nefret söylemleri’ ile dış kültürlere karşı ‘yabancılaşma ve yabancılık unsuru taşıdığı gerekçesiyle ötekileme’ ve bu şekilde kültürel kalkınmadan geri kalmadır.

Öyleyse doğru istikamet, liyakatli insanları eli ve kültürlü insanların diliyle, kavram ve davranışları, yerinde almak, yerinde korumak suretiyle kültürel erezyona karşı sınırlarımızı belirlemekten geçmektedir. Örneğin, hiç ihtiyaç olmadığı halde, site ve işyerlerine verilen ‘yabancı isimlerin birer kültür erozyonu’ olduğunu farkedebiliriz. Oysa ki bize dış kültürel dünyanın yabancı isimleri değil, kültür esasları lazımdır. Zarf değil, mazruf önemlidir. Ezbere iş değil, bilinç gereklidir. Ülkemizde aydınlanma ve çağdaşlaşma “bilim, teknik, hukuk” ekseninde yürütülmek zorundadır.

Sonuç itibariyle, teknolojik gelişmelerle birlikte küreselleşmenin kaçınılmaz olduğu bir dünyada, kültürler daha fazla diğerlerine açık hale gelmiştir. Yapılması gereken iş; kültürel değerleri koruyarak, dışarıya açılmaya devam etmek, kültür emperyalizminin ‘sömüren uçlarını’ iyi tespit ederek, kültürel sınırları belirlemek, Türk-İslam bilincinde “yitik malımız” olan ilmi, bilgiyi ve teknolojiyi, ülkemize daha fazla getirerek ülkemizi kalkındırmaya devam ettirmektir.

Bu durumda, “muasır medeniyet” amacına, “kültürel kalkınma” hamlesi ile ulaşacağımızdan şüphemizin olmaması gerekir.

Metin KAZAN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir