- Giriş
Bu makaleyle birbiriyle çelişik üç cümle söylemek istiyorum. Her şeyden önce Batı’da teşekkül etmiş modernist ruh İslam’ın yaratmaya çalıştığı birey ile oldukça uyumludur. İkinci olarak Batı medeniyetinin yaratmış olduğu çağımız küresel bir cahiliye çağıdır ve onunla mücadele etmezsek insanlık yok oluşa doğru gidecektir. Ve üçüncü olarak çağımız küresel bir cahiliye olsa bile bu çağdan öğrenmemiz ve İslam medeniyetine mal etmemiz gereken çok şey vardır.
BİRİNCİ BÖLÜM: BİR İSLAM MODERNİZMİNİN TEMELLERİ
1. Modernist şuur nedir?
Modernizm Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde sanıldığının aksine Batı’nın yaratmış olduğu kurumları gelişmemiş ülkelere intikal ettirme meselesi değildir. Modernizm yine sanıldığının aksine Batı’da Ortaçağ sonrası yaratılmış ulus devlet, sanayi kapitalizmi, din ve dünya işlerinin kökten bir biçimde ayrılması, bilimsel pozitivizmin savunulması vs meselesi de değildir. Modernizm sanatta bir akımdan ibaret de değildir.
Modernizm herşeyden önce bir varoluş şuuru ve bireysel yaşama felsefesidir. Modernist bilincin ne olduğunu anlamak için başvurulacak temel bir eser Marshall Berman’ın Katı Olan Herşey Buharlaşıyor adlı kitabıdır. Bu kitapta Berman, Goethe’nin Faust adlı trajedisine atfen modernist varoluş şurunun temel bileşenlerini anlatır. Nedir bu bileşenler?
Her şeyden önce modernizm insanı zincirleyen siyasi, ekonomik ve kültürel köleliklerin parçalanması meselesidir. Tarih içerisinde modernistlerin gelenek bağlarını, feodal zincirleri ve kralın egemenliğini reddedip bilimi, serbest piyasayı ve halk egemenliğine dayanan devleti savunması da bu ilkeden çıkmıştır. Çünkü ilk kategorideki kurumlar köleliği, ikinci kategorideki kurumlar ise özgürlüğü doğuruyordu tarihte. Bugün böyle olmasa da on sekizinci asırda gerçek buydu. Liberaller özgürlüğün işte bu kişinin dışından gelen zincirleri kırma bileşenine negatif özgürlük adını verirler.
Modernist şuur insanları köleleştiren bu zincirleri kırdıktan sonra, insanın nefsinin hevasına, bedeninin şehvetine ve masa-kasa-nisa tutkusuna göre davranması gereğini salıklamaz. Modernist için kendi dışından gelen zincirleri kırmış birey, kendi nefsi karşısında da özgürlük kazanmak, nefsini ve şehvetini denetim altında tutmak zorundadır. Yani kişi, bir cumhuriyet kuramcısı olarak Makyavel’in savunduğu gibi özerk olmak, ya da sosyalistlerin deyimiyle nefsinin hevasına karşı pozitif özgürlüğünü de kazanmak zorundadır.
Peki dış zincirlerden kurtulmuş ve nefsinin hevasına da boyun eğdirmiş modernist birey ne için yaşar? Modernizm, insanın ruhunun ve gönlünün derinliklerinde insanın topluma ve insanlığa katkı sunacak ıstıraplar ve hayaller taşıdığına inanır. Modernizm için özgür birey, işte topluma ve insanlığa katkı sunacak böylesi projeler peşinde koşmalı, bu projeler için mücadele etmeli ve bu projeler ve hayaller istikametinde çileye, derde ve ıstıraba katlanmalıdır. Bir cumhuriyet kuramcısı olarak Makyavel modernist bireyin bu ruhsal gücüne ‘erdem’/’virtue’ adını veriyor ve kişinin böylesi projelerle hemhal olmasına ‘kendi ruhunun heykelini dikmek’ adını veriyordu.
Modernistler için, işte böylesi bir birey ölüme giderken cennete gitmeyi arzulayabilir. Ve Goethe’nin Faust’u gibi ölüm sonrasında meleklerin onu alkışlayacağı ve sevgilisiyle düğününün onu beklediği bir cennet yaşamını ümit edebilir. 1850’li yıllara gelene kadar Erasmus, Roussuau, Voltaire, Kant gibi modernist bireyler Allah’a ve ahirete sımsıkı inanıyor ve bu dünyada insanlığa katkı sunacak projeler peşinde koşarken ölüm sonrasında onlar cennetin beklediğine inanıyorlardı.
Modernist şuur öz olarak budur.
2. İslam ve modernist şuur
Türkiye’de İslamcılar Frankfurt Okulu, Heidegger, Foucault, Derrida, Lyotard, Baudrillard gibi modern dünyayı yerden yere vuran postmodern düşünürleri baz alarak modernizmin bittiğini iddia etmiş olsalar da, modernist ruh Batı’da hâlâ çiçek açmaya devam etmektedir. Yirminci asrın ortalarında Jurgen Habermas ve Cornelius Castoriadis’le başlayan modernizm savunusu şu anda Alain Touraine, Peter Wagner, Hardt-Negri, Alain Badiou ve Zizek gibi düşünürler tarafından daha ileriye taşınarak devam ettirilmektedir.
İslam düşünürlerinin postmodernizmi alkışlayıp modernizmi yerden yere vurması aslında İslam’ın ruhuna aykırıdır. Zira postmodernizm evrensel hakikatleri reddeder. Ve postmodernizm hedonizm vaz eder, idealizm değil. Oysa İslam, modernizm gibi evrensel hakikatlere ve idealizme inanır.
Benim iddiam odur ki Marshall Berman’ın anlattığı kadarıyla modernist birey, Hazret-i Muhammed’in yaratmaya çalıştığı Müslüman birey ile tam bir uyum halindedir. Nasıl?
Her şeyden önce Kuran, insanı dışarıdan bağlayan siyasi, iktisadi ve kölelik zincirlerini parçalamak ister. Kuran’da defalarca tekrar edilen ‘atalar dinini reddedeceksiniz’ buyruğu insanı bağlayan gelenek zincirlerini parçalamak içindir. Kuran için mesele ataların doğru veya yanlış bir şey söylüyor olması değildir. Mesele atalar dinine sorgulamadan köle gibi bağlanmanın insanı alçaltan bir zincir olmasıdır. Kuran’ın zekat emri insanı zincirleyen iktisadi kölelik bağlarının yok edilmesi içindir. Bugün dişimizin artığı olarak verdiğimiz zekatın Kuran’daki ölçüsü, Haşr Suresinin deyimiyle ‘servet sadece bazı kesimlerin elinde dolaşan bir talih olmaktan çıksın ve herkes servetten pay alabilsin’ ilkesidir. Yani Kuran için zekat iktisadi köleliği bitirmek içindir. Kuran’da defalarca tekrar edlien ‘Tanrı’nın oğlu yoktur’ cümlesi ise siyasi köleliği bitirmek içindir. Kuran’da “tanrı’nın oğlu” kavramı bir deyimdir ve bir beşere ya da beşeri bir kuruma tanrısal bir otorite verilmesi durumunu ifade eder. Örneğin Üzeyr peygamber Yahudilerce hiç lafzen “tanrı’nın oğlu” kabul edilmemiş olmasına rağmen Yahudiler Üzeyr peygambere tanrısal bir egemenlik bahşettikleri ve onun koyduğu kurallara körü körüne bağlanmayı vaz ettikleri için Kuran Tevbe Suresinde “Yahudiler Üzeyr’i Tanrı’nın oğlu kabul ettiler” diyerek Yahudileri eleştirir.
Yani Kuran için esas meselelerden biri kültürel, iktisadi ve siyasi tüm kölelik biçimlerinin ortadan kaldırılmasıdır. Kuran bu kuşatıcı ideale Beled Suresinde ‘fekku rakabeh’ adını verir. Yani ‘tüm boyundurukları çözmek.’ Kuran’a göre Müslüman birey hukuki kölelikten kültürel köleliğe kadar tüm boyundurukları çözmek için mücadele eden bir insandır.
Dış zincirleri çözen Kuran’ın bireye verdiği ahlaki emirler hem aklın, vicdanın ve gönlün kabul edebileceği emirlerdir (dürüst olacaksın, yardımsever olacaksın, cinsel iffetini koruyacaksın, annene babana yaşlılığında sahip çıkacaksın), hem de bireyin nefsinin hevasına karşı özgürlüğünü, yani bireyin özerkliğini ve pozitif özgürlüğünü tesis ederler.
Kuran’da Müslüman birey cihad için yaşar. “Cihad ne için yapılır?” diye Kuran’a sorduğunuzda, Nisa Suresi cihadın ‘haklarından mahrum edilmiş erkek, kadın ve çocukların haklarını alabilmesi adına’ emredildiğini, Tevbe Suresi ise cihadın ‘mescidleri imar için’, yani Kuran’ın sembolizması içinde toplumu toplum yapan tüm kurumları imar ve ıslah etmek için vaz edildiğini söyler. Yani Kuran için cihad Müslüman ümmetin yeryüzüne hakim olacağı bir imparatorluk kurmak için değil, tamamen toplum ve insanlık cennet gibi bir yaşama kavuşabilsin diyedir.
İşte ancak bu vasıflarla donatılmış Müslüman birey, Goethe’nin Faust’u gibi ölüm sonrasında cennete gidebilmeyi arzulayabilir.
Burada şu soru akla gelebilir: modernizm için insana tepeden buyuran tüm otoriteler reddedilirken Kuran’ın öngördüğü üzere Müslüman birey ona tepeden buyuran kaprisli ve aşkın bir Tanrı’ya boyun eğmek zorunda değil midir? Bu soru Kuran’daki Allah’ın ve Müslüman birey tasarımının yanlış kavranmasından doğar. Kuran’da Allah “ben Müslüman bireye İbrahim’i örnek gösterdim. Hepiniz İbrahim gibi Müslümanlar olun” der. İbrahim’in özelliği atalarının dinini terk ettikten sonra aklıyla, gönlüyle ve vicdanıyla bir sorgulama sürecine girmesi; yıldızda, ayda ve güneşte hakikati ve Tanrı’yı bulamadıktan sonra gerçek Allah’a ulaşması, gerçek Allah’a ulaştıktan sonra da sorgulamayı bırakmayıp, bu Allah’a körü körüne teslim olmadan Allah’tan yeniden dirilişe dair aklı doyuran kanıtlar istemesi ve Allah Lut kavmini helak edeceği zaman Allah’la tartışabilmesi yeteneğidir. Nihayetinde Kuran’a göre İbrahim Allah’ın halili, yani çok yakın dostudur. Kuran’a göre ideal Müslüman birey Allah’la tartışabilecek kadar Allah’a yakınlaşmış bireydir. Müslüman için Allah tek egemendir. Fakat bu egemen bizim yakın dostumuzdur, halilimizdir ve O’nun verdiği emirler bizim aklımızın, gönlümüzün ve vicdanımızın sesinden ibarettir.
3. Modernizme ihtiyacımızın bir sebebi daha…
İslam âlemi olarak modernist varoluş şuuruna ihtiyacımızın bir sebebi daha var. Geleneğimiz bugün IŞİD, Taliban ve Cübbeli Ahmet Hoca gibi oldukça sıkıntılı tezahürler doğuruyor. Sanıldığının aksine IŞİD, Taliban ve Cübbeli Ahmet Hoca gibiler sahtekar değiller. Geleneksel İslam’a sımsıkı bağlılar ve İslam adına neyi uygulamaya döküyorlarsa meşruiyetini gelenekten alıyorlar.
Geleneğimiz dört halife döneminde, Endülüs’te, Osmanlılarda cennet gibi bir medeniyet kurmuş olabilir, fakat yirmi birinci asırda geleneği harfiyen uygulamaya dökmek hayli ciddi anakronik sorunlar doğuruyor.
İslam düşünce mirasının; yani tefsir, hadis, fıkıh, kelam ve tasavvuf gibi disiplinlerin tarihte insanlığa neler kattığını İslam’ın Serüveni adlı üç ciltlik kitabında uzun uzun anlatan Marshall Hodgson kitabının sonunda şu soruyu sorar: “İslam bu çağda da insanlığa örnek olacak bir medeniyet yaratabilir mi?” Ve yanıtını verir: “Yaratabilir… Ama önce İslam’a dair yeni bir vizyon geliştirmesi lazım.” Yani İslam, bu çağda da insanlığa örnek bir medeniyet kuracaksa tefsir, hadis, fıkıh, kelam ve tasavvuf gibi bilgi birikimlerinde ciddi bir tecdit yapmak zorundadır Hodgson’a göre…
Endülüs medeniyetine bir göz atalım. Endülüs’ü fethedenler neyi başarmıştı? Endülüs’ü fethedenler, fetih gerçekleşir gerçekleşmez her yere hamam, aşhane ve hastane kurdular. Yani fakirlere hizmet… Toprak mülkiyetini elinde bulunduran ve çiftçileri sömüren prens ve aristokratları topraktan kovup, toprağı, onu işleyen çiftçilerin mülkiyetine geçirdiler. Yani iktisadi adalet… Endülüs fatihleri her yere üniversiteler kurdular ve dini ilimlerle seküler bilimleri ve felsefeyi beraberce okuttular bu üniversitelerde. Yani kültürel gelişim… bu insanlar Müslümanlar, farklı dinlere inananlar ve hiçbir dine inanmayanlar için dostluk, sohbet ve tartışma mekanları yarattılar, yani özgür kamusal alanlar… Baskı gören azınlık dinlerini ve mezheplerini koruma altına aldılar. Yani hoşgörü ilkesi… Kadınlara ciddi olanaklar sundular ve onların kurduğu barış ikliminde kadınlar üst düzey yargıç ve üniversite hocası olabildiler. Yani kadın hakları…
İslam’ın dört halife döneminde ve Osmanlılar’da yarattığı barış da hemen hemen bu idealler ekseninde yürüyordu. Fakat biz bugün geleneksel İslami birikimle aynı barışı yaratmaya kalksak, Kuran’dan ve Sünnet’ten geleneğimizin usulüyle türettiğimiz belli kurallar bize hemen engel olur: “Yahudi ve Hıristiyanları asla dost edinmeyin. Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün. Dört kadınla evlenin ve kadını gerekirse dövün. Hırsızın elini kesin” gibi hükümler ve bu hükümlerin tartışılması, bizim yaratmak istediğimiz örnek medeniyete bir çırpıda engel olur. Bu sebeple yirmi birinci asırda insanlığa örnek bir İslami medeniyet kuracaksak İslami ilimlerde ve İslam’ın temel kaynaklarının kavranışında ciddi bir tecdit ve yenileme gerçekleştirmek zorundayız.
4. Yirminci Asır düşünce mirasımız özünde modernist midir?
Buradan bakarsak yirminci asır İslam düşüncesi bir bütün olarak modernist sayılmak zorundadır aslında. Tarihselcisinden, gelenekselci ve selefisine kadar… Yirmiden fazla büyük düşünür ve elliden fazla klasikleşmiş kitaba sahip bu düşünce geleneğini modernist saymamız için belli ciddi sebepler var.
Her şeyden önce bu düşünürler, geleneğin yirminci asırda ciddi bir tıkanma geçirdiğini çok iyi biliyorlardı. İkinci olarak bu düşünürler dünyanın nereden geliyor ve nereye gidiyor olduğunu etüt ediyor, İslami ilimler yanında seküler bilimlerde de söz sahibi olmaya çalışıyorlardı. Yani bu düşünürlerin bir yeryüzü vizyonu vardı. Üçüncü olarak bu düşünürler Soğuk Savaş’ın iki kutuplu ikliminde İslam’ı insanlığın kurtuluşu için bir üçüncü yol olarak inşa etmeye çalışıyorlardı.
Muhammed İkbal ve Bediüzzaman’dan Seyyid Kutup, Fazlurrahman ve Seyyid Hüseyin Nasr’a kadar çok renkli bu düşünce geleneğinin takipçilerini, Nilüfer Göle de alternatif moderniteler tartışmalarında modernist olarak kabul etmemiz gerektiğini söylemişti. Zira bu geleneğin mensupları İslam’ı çağın ve modernitenin dini olarak ve sadece ümmetin değil tüm insanlığın dini olarak kavrama çabasındaydılar. Ve İslam bu insanlar için körü körüne bir teslim unsuru değil, aksine sürekli keşfedilen ve özgürce yeniden icat edilen bir şeydi.
Fakat bugün yirminci asır İslam düşüncesi geleneği çöktü. Ülkemizdeki deizm tartışmalarının özeti bu gibi. Zira artık gençlerimiz hayatlarına anlam katarken artık bu geleneğin düşünürlerine müracaat etme ihtiyacı duymuyorlar.
Bu çöküşün belli sebepleri var. Fakat bu sebepler bu geleneğin düşünsel yetersizliğiyle pek ilgili değil gibi. Her şeyden önce İslam Pakistan, İran ve Türkiye’de iktidarı ele geçirdiğinde “hırsızın elini kes, müşrikleri öldür” gibi kendileriyle hesaplaşılmamış Kurani hükümler ciddi problem doğurdu. İkinci olarak İslami kesimlerin üniversitelileşmesiyle beraber, ilahiyat ilimleri ve seküler ilimler arasındaki diyalog koptu. Ve ilmihal düzeyinde seküler bilimler bilmeyen ilahiyatçılar ve ilmihal düzeyinde ilahiyat bilmeyen seküler bilimciler kendi aralarında uzmanlaştı. Ve seküler bilim insanları İslam’ı tecdit etmektense, devlete hizmet etmeyi öncelikli iş olarak gördüler. Üçüncü olarak 1991’de Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra ABD’li jeopolitikçiler yeşilleri, yani İslamcılığı düşman edindi ve İslam’a karşı küresel ölçekli bir düşünce savaşı başlattı. Dördüncü olarak Soğuk Savaş ikliminde inşa edilmiş İslami düşünceler küreselleşme sürecine ayak uyduramadı.
Bu atmosfer altında yeryüzüne dair tüm vizyonunu yitirmiş bir özeleştiri furyası başladı İslam düşüncesi söz konusu olduğunda ve bu özeleştiri İslam’ın temel kaynaklarına kadar nüfuz etti. Fakat bu özeleştiri yeni bir İslami vizyon inşasına değil de, İslam’ın tümden yıkımına hizmet etti.
Aslında bugün iptal olmuş görünen bu düşünce geleneği hala canlı kanlıdır. Harfiyen tekrar etmek istediğimizde bugüne yön vermede işlevsiz kalabilecek bu gelenek, yirmi birinci asır koşullarında tecdit edildiği ve olgunlaştırıldığı takdirde, İslam’ın küresel dünyada yön tutması ve örnek bir medeniyet inşası için hala işlevseldir.
5. Seyyid Kutup’un önemi
Benim, tartışmamız bağlamında bu gelenekten öne çıkarmak istediğim düşünür Seyyid Kutup. Zaten Henry Kissinger gibi ABD’li bir jeopolitikçinin Dünya Düzeni adlı kitabında “bizim düşmanımız bu adam” diyerek öne çıkarttıkları düşünür de Seyyid Kutup’tur. Andrew Heywood’un klasikleşmiş Siyasal İdeolojiler adlı ders kitabında radikal İslam’ın düşünürü olarak sunduğu isim de başka kimse değil, Seyyid Kutup’tur.
Seyyid Kutup’un radikal İslam’ın sözcüsü olarak küresel güçler tarafından düşman ilan edilmesinin sebebi, onun düşüncelerinden küresel terör çıkabilmesi değil. Aksine… Seyyid Kutup’tan terör çıkarabilmeniz için onu alabildiğine tahrif etmeniz gerekir. Seyyid Kutup İslam âlemi için sürdürülebilir bir kalkınma ve ümmet içi bir birlik ve vahdet vizyonuna sahip olduğu içindir ki, bir tehdit olarak ilan edildi kanımca. Onun bu vizyona ulaşmasında ise ümmete birlik veren ve ümmetin hayat kaynağı olan ana kitabı, yani Kuran’ı taze gözlerle okumuş olmasının ciddi payı vardı.
Kutup, yirminci asır düşünürleri arasında Kuran’ı merkeze alan ve bir yirminci asır barışını İslam’ın temel kaynağından türetmeye çalışan belki de ender düşünürlerden biriydi. Örneğin Ali Şeriati ve Seyyid Hüseyin Nasr’da Kuran bu kadar merkezi yer tutmaz.
Kutup, taze gözlerle yapılmış bir Kuran tefsirinden hareketle İslam’ı dünyadan kopuk bir ahiret dini olmaktan çıkardı ve Kuran’ı bir kurtuluş ilahiyatının manifestosu haline getirdi. Yani Kutup, Kuran’ın derdinin inansın inanmasın herkes için bir yeryüzü cenneti yaratmak olduğunu iddia etti. Ve İslam’da Sosyal Adalet kitabında bu işin iktisadi boyutunu, Cihan Sulhü ve İslam adlı kitabında bu işin milletler ve dinlerarası hukukunu tesis etti. Kutup, yine Kuran’ı okurken onu hiç sorgulamadan kendine teslim olmamız gereken bir kitap olmaktan çıkardı ve yirminci asır zihniyet dünyası için Kuran’ın hükümlerini vicdanımızı, aklımızı ve gönlümüzü doyurur hale getirdi. Habermas’ın Baudelaire, Rimbaud gibi şairlerden hareketle geliştirdiği bir sanatsal modernizm tanımı vardır: “Modernizm şimdi ve burada olan’da, yani modern olan’da, ezeli ebedi ve ilahi olan’ın tecellisini görebilmektir” diye… Kutup gücü yettiği kadarıyla Kuran’ı şimdi ve burada’ya, modern olan’a hitap edebilir bir kitap haline getirdi.
Kuran’ın bir modern çağ kitabı haline getirilmesi İslam düşüncesi bağlamında oldukça önemli bir husus. Zira İslam’ın temel kaynağı Kuran’dır. Ve eğer Kuran çağa hitap edemiyorsa bizim İslam’ı diriltmede kullandığımız diğer argümanlar askıda kalır. Örneğin Ali Şeriati de bir kurtuluş ilahiyatı inşa eder yirminci asır toplumu için. Fakat onun tefekküründe Kuran’ın merkezi bir yeri olmadığı için, Kuran tecdit edilmediği sürece Ali Şeriati’nin fikirleri İslam’a ait olarak değil de, Şeriati’nin bireysel düşünceleri olarak askıda kalabilir. Yani Kuran’ın çağdaş dünyaya hitap eden bir tefsirini oluşturmak, her çeşit İslami düşünce için en vazgeçilmez meseledir.
İşte Seyyid Kutup, sanıyorum, Kuran’dan hareketle inansın inanmasın herkes için bir kurtuluş ilahiyatı geliştirdiği, bu ilahiyattan hareketle Şii ya da Sünni tüm İslam aleminde bir heyecan yaratabildiği ve bu kurtuluş ilahiyatı zemininde ABD gibi yeryüzünde fesat çıkaran küresel güç odaklarına karşı entelektüel bir savaş açabildiği içindir ki, ABD’li jeopolitikçiler tarafından birinci sınıf bir tehdit olarak ele alınır.
Kuran’ı elden geldiğince bu çağ için canlı kanlı bir kitap haline getiren Seyyid Kutup’un bu projeyi gerçekleştirmeyi çalışırken bir zaafı vardır aslında. Ve o zaaf bu makalenin başından beri zikrettiğimiz zaaftır: Kuran “hırsızın elini kes” diyorsa, ya da Kuran “dört kadınla evlen ve gerekirse karını döv” diyorsa, bu hükümlere teslim mi olacağız yoksa Kuran’ı aklımız, vicdanımız, gönlümüz ve çağın gerçekleri zemininde yeniden yorumlayacak, ona yeni anlamlar mı vereceğiz?
İşte Kutup iktisadi adalet, cihan sulhü gibi konularda oldukça ciddi ve ufuk açıcı şeyler söylemesine rağmen, iş bu konulara geldiğinde, yani özellikle ceza hukuku ve İslam’da kadının hakları meselesine geldiğinde, Kuran beyanına yeterince sorgulamadan teslim olur ve böylece Kuran’dan eksiksiz bir kurtuluş projesi geliştirme çabası Kutup için tıkanır.
devam edecek…
Esat ARSLAN

ESAT ARSLAN’IN
‘KÜRESEL CAHİLİYE ÇAĞINDA
BİR İSLAM MODERNİZMİ SAVUNUSU’
ADLI MAKALESİ ÜZERİNE
ANALİTİK-KRİTİKLERİM;
AYNI FİLM TEKRAR EDİYOR…!
İSLAM’I, KUR’AN’I ‘RASYONALİZE’ ETME GİRİŞİMLERİ…!!!???
SONUÇ: ‘TRAJİ-KOMİK & FİYASKO’…!
TIPKI ‘İSLAM FİLOZOFİSİ(FELSEFESİ)’(!?) GİBİ
‘İSLAM MODERNİZMİ’(!?) DE AYNI BİR ‘ABSÜRT TAMLAMA-TANIMLAMA’ OLUP BUNUN YERİNE
İLGİLİ TAMLAMANIN BAŞINDAKİ
‘İSLAM’ VE/VEYA ‘KUR’AN’I ÇIKARTARAK
SALT ‘MODERNİZM-MODERNİTE’Yİ DİLLENDİRMİŞ
VE SAVUNMUŞ OLSAYDINIZ
‘DAHA TUTARLI’ OLURDUNUZ!
‘BİRBİRİYLE UYUŞMAYAN İKİ KAVRAMI SENTEZLEME GİRİŞİMİ’NİZDEN BİR ‘OTANTİK BİLİMSEL & MATÜR(OLGUN) SONUÇ’ ÇIKMAZ;
ÇIKSA ÇIKSA ‘TRAJİ-KOMİK & FİYASKO’ ÇIKAR,
HEPSİ BU…!
* “MAKALENİN YAZILIŞ AMACI”na dair:
1) Yazar Esat Arslan adı geçen “KÜRESEL CAHİLİYE ÇAĞINDA BİR İSLAM MODERNİZMİ SAVUNUSU” makalesini yazmaya iten ana sebebin bir “arzu”ya dayandığını açık yüreklilikle “itiraf” etmesi aslında başta; “iyi niyetli; samimi-içten”, ama tamamen “duygusal” temelli ve fakat “otantik bilimsel & entelektüellikten yoksun” olduğunun da “apaçık bir kanıt”ıdır: “(…) Yetmiş yedi yaşıma geldiğimde, yani ölüme giderken, insanlık hakkında karabasanlar yaşayarak değil de, çocuklarım, yeğenlerim ve tüm insanlık namına ümitli olarak kabri düşünmeyi isterdim. Bu makaleyi böylesi bir arzu yazdırıyor.” Hep aynı film…! “İSLAM’I, KUR’AN’I ‘RASYONALİZE’ ETME GİRİŞİMLERİ…!!!??? 10 yıl süreyle tamamen iyi niyet içinde benim de geçmişte yaptığım bu atraksiyonların sonucunu şimdiden iki kelimeyle söyleyeyim; “TRAJİ-KOMİK & FİYASKO”…!
* “MAKALENİN HANGİ ÜÇ OKUR KESİMİNE YAZILDIĞI”na dair:
2) Dahası, Yazar Esat Arslan adı geçen “KÜRESEL CAHİLİYE ÇAĞINDA BİR İSLAM MODER-NİZMİ SAVUNUSU” makalesini; “(…) bu makaleyi üç okur grubu[aşağıda kategorize ettiğim üç okur grubu (z.c.)] için yazdım: Her şeyden önce insanlığa İslam’ın kendinden korkulması gereken değil, benimsen-mesi gereken bir din olduğunu söylemek istedim. İslam’ın sadece bu makalede ele aldığım insan hakları, demokrasi, kadın hakları, serbest piyasa, laiklik ve sekülarizm konularında değil, bu makalede ele alma şansı bulamadığım, örneğin, dinler arası barış, çocuğun eğitimi, aile hukuku gibi daha pek çok konuda da söyleyecek pek çok sözü vardır. İslam belki de küresel çağın farkına varılmamış dinidir. Yeter ki Kur’an’ı özenle okumayı bilelim.” diyerek de zaten “bilimsellik”ten yoksun bir biçimde “non-objektif(nesnel olma-yan)”, yani “sübjektif(öznel)” bir bakışla niyetini izhar etmiştir. Bakınız, yazar Esat Arslan’ın şu cümlesine: “İnsanlığa İslam’ın kendinden korkulması gereken değil, benimsenmesi gereken bir din olduğunu söyle-mek istedim.” Bilmem, ne demek istediğimi anlatabildim mi?
3) Hızını alamayan duygusal yazar Esat Arslan, gerçekte “olmayanı olmuş-varmış gibi göstermede iyi niyetli kurnazlık”ıyla da bakınız, işi nerelere götürüyor-taşıyor:
“İslam’ın sadece bu makalede ele aldığım ‘İNSAN HAKLARI’, ‘DEMOKRASİ’, ‘KADIN HAKLARI’, ‘SERBEST PİYASA’, ‘LAİKLİK’ VE ‘SEKÜLARİZM’ konularında değil, bu makalede ele alma şansı bulamadığım, örneğin, ‘DİNLER ARASI BARIŞ’, ‘ÇOCUĞUN EĞİTİMİ’, ‘AİLE HUKUKU’ gibi daha pek çok konuda da söyleyecek pek çok sözü vardır.”
Oysa “ilmi rasyonalite(akılcılık) & ilmi realizm(gerçeklik)”e ters, “evrensel asantiman(onay)” almamış, “entelektüel satisfaksiyon(zihinsel tatmin-hoşnutluk)”dan yoksun, “irrasayonel(rasyonel olmayan)” bir “DİN”i, yani “İSLAM”ı & “KUR’AN”ı “otantik aydınlanma & modernite/modernizm”le bağdaştırma-buluşturma-barıştırma girişimleri, başta kaçınılmaz olarak “akamete uğrayacağı(kısırlık, verimsizlik, başarısızlık, sonuçsuzluğa mahkum olacağı)”ndan hiç kuşku yoktur!
Şimdi, -sesli düşünüyor-, haklı ve yerinde soruyorum: Nasıl olur da “Otantik Aydınlanma; Modernitenin Kardinal(Temel) İlkeleri” olan şu “9 İLKE[Akılcılık(Rasyonalizm) & Bilimcilik(Siyantizm) & Aydınlanmış Din (Enlightened Religion) & (Bilimsel Olmayan & Fiziksiz) Metafiziğin Reddi & İlerlemecilik(Progresizm) & İnsancılık(Hümanizm) & Bireycilik(Endividüalizm) & İnsan Hakları Ve Özgürlük İlkesi & Evrenselcilik (Üniversalizm)]” ile “irrasayonel” bir “DİN”i, yani “İSLAM”ı & “KUR’AN”ı bağdaştırma-buluşturma-barıştırma girişimlerinde bulunabiliyorsunuz; ne hakla, hangi akılla, hangi gerekçelerle…!!!???
Aynı film tekrar ediyor…! “İSLAM’I, KUR’AN’I ‘RASYONALİZE’ ETME GİRİŞİMLERİ…!!!??? Sonuç: “TRAJİ-KOMİK & FİYASKO”…!
4) Durunuz, bitmedi! Yine hızını alamayan duygusal yazar Esat Arslan, “İSLAM belki de ‘KÜRESEL ÇAĞIN FARKINA VARILMAMIŞ DİNİ’dir. Yeter ki Kur’an’ı özenle okumayı bilelim.” Pehh, peh…! Gözlerim yaşardı, hayli duygulandım, doğrusu “İSLAM ‘KÜRESEL ÇAĞIN FARKINA VARILMAMIŞ DİNİ’DİR”, öyle mi!!!??? Hem de bunu fark etmek için de “Yeter ki Kur’an’ı özenle okumayı bile-lim”mişiz…!!!???
Yine, pehh, peh…! Gözlerim yaşardı, bir kez daha hayli duygulandım, doğrusu Nedense, ne hikmetse “40 yıldır Kur’an’ı özenle okuyan biri” olarak bendeniz bunu görememiş-farkedememişim!!!???
Yineliyorum: Aynı film tekrar ediyor…! “İSLAM’I, KUR’AN’I ‘RASYONALİZE’ ETME GİRİŞİM-LERİ…!!!??? Sonuç: “TRAJİ-KOMİK & FİYASKO”…!
* “GİRİŞ”e dair:
5) Adı geçen makale, aşağıda kategorize edilen şu birbiriyle “eş-fazlı olmayan-enkonsistan-enkoheran (çelişik-tutarsız) üç kesim” için yazılmıştır:
a) “Batı’da teşekkül etmiş modernist ruh, İslam’ın yaratmaya çalıştığı birey ile oldukça uyumludur!”u savunan kesim…
b) “Batı medeniyetinin yaratmış olduğu çağımız küresel bir cahiliye çağıdır ve onunla mücadele etmezsek insanlık yok oluşa doğru gidecektir!”i savunan kesim…
c) “Çağımız küresel bir cahiliye olsa bile bu çağdan öğrenmemiz ve İslam medeniyetine mal etmemiz gereken çok şey vardır!”ı savunan kesim…
6) Bu kategorizasyonda ilk göze çarpan; ilk kesimin “İslam Modernistleri(!?)”ne, ikinci kesimin “İslam Fundamantalistleri-Radikal & Fanatik İslamcılar”ına, üçüncü kesiminse “Soft(Ilıman)-Artikülatör (Eklemlemeci) İslamcılar”ına karşılık geldiğidir. Hangi kategoride olursa olsun, bu her üç kategoiri de en temelde, “otantik bilimsel gerçeklik” ve/veya “hakikat yolculuğu”ndan yoksundur! Hassaten her ne kadar yazar Esat Arslan “Giriş”te “bu makaleyle birbiriyle çelişik üç cümle söylemek istiyorum” demiş olsa da, doğrusu bu “üç kategoride yer alan kesimin zihniyet ve argümanları” birbiriyle “eş-fazlı olmayan-enkonsistan-enkoheran(çelişik-tutarsız)” oluşu, aslında “otantik bilime ters, çelişik-tutarsız” oluşudur, “salt çelişik üç cümle” olarak değil…!
* “SONUÇ”a dair:
7) Yazar Esat Arslan makalesinin “SONUÇ YERİNE: KÜRESEL CAHİLİYE ÇAĞININ MUSA’SI OLMAK” başlıklı son bölümünde; “Allah, Musa’yı anlattığı Kasas Suresinde Firavun zulmü altında inleyen Beni İsrail ve Mısır Kıpti halkının yeryüzünün varisi olmasını arzu ettiğini ve Musa’yı bu uğurda peygamber olarak seçtiğini söylüyordu. Çağımızın Musaları Avrupalı, Amerikalı, Rus, Hint ve Çinli tüm ezilen halkların, Kuran’ın deyimiyle müsted’afların yeryüzü varisi olması için çaba göstermeli. Allah, İbrahim Suresinde Allah’a kavuşmayı arzu edenlerin, sadece ahirette değil, eninde sonunda bu dünyada da Allah’a kavuşacaklarını; yani ütopya toplumunu, mutluluk ve özgürlük toplumunu eninde sonunda inşa edebileceklerini söylüyor. Çağımızın Musaları Allah’a sadece ahirette değil, bu dünyada da kavuşacakları ümidini asla elden bırakmamalıdır. Musa’yı ve Muhammed’i muzaffer kılan Allah bu çağın Musalarını da muzaffer kılacak güce sahiptir” diyerek de aslında yine, “MAKALENİN YAZILIŞ AMACINA DAİR”de de söylediğim gibi burada da aynı “duygusal” temellilik ve fakat “otantik bilimsel & entelektüellikten yoksun”luk karşımıza çıkıyor!
Gerçekte “müntesibi olduğu dinin(İslam’ın) ütopik fütüristik öngörüsü de hâkeza o duygusallık”a dayanır! “Musa’yı ve Muhammed’i muzaffer kılan Allah bu çağın Musalarını da muzaffer kılacak güce sahiptir” demesi de, hem “çağın Müslümanlarına bir gaz verme”, hem de zaten yukarıda andığım öylesi bir “duygusallık”ı bize gösterir.
8) Yazar Esat Arslan makalesinin “SONUÇ YERİNE: KÜRESEL CAHİLİYE ÇAĞININ MUSA’SI OLMAK” başlıklı son bölümünde; “(…) Bu makaleyi ciddiye alacak insanlara zorlu bir hayat mücadelesi vaat etmekten başka hiçbir şey sunma şansım yok. Fakat iletişimin alabildiğine küreselleştiği ve küresel bir mesajı olan insanların birkaç gün içinde tüm dünyaya sesini duyurabildiği günümüz dünyasında Küresel Cahiliye Çağını otuz yıl içinde bir mutluluk toplumuna çevirmenin önünde pek de ciddi bir engel yok gibi.” diyerek de hem “ne denli duygusal bir söylem” içinde olduğunu ve hem de “otantik bilimsel & entelektüellikten yoksunluk”unu ele veriyor!
Zira “günümüz dünyasında Küresel Cahiliye Çağını otuz yıl içinde bir mutluluk toplumuna çevirmenin önünde pek de ciddi bir engel yok gibi” diyen biri; ne “evrim realitesinin çeşitleri”ni okumuş, ne “antropolojinin kıyısı”ndan geçmiş, ne “psikoloji” ne “sosyoloji” ve ne de “ekonomi-politik” bilgisinin var olduğu hiç de görünmüyor-gözlenemiyor maalesef, tarafımızca-kanımızca…!
Sözün özü, sadece ve sadece “iyi niyetli; samimi-içten”, ama tamamen “duygusal” temelli ve fakat “otantik bilimsel & entelektüellikten yoksun” bir çalışma olmuş, yazar Esat Arslan’ın “KÜRESEL CAHİLİYE ÇAĞINDA BİR İSLAM MODERNİZMİ SAVUNUSU” adlı bu makalesi…!
Yineliyorum: Aynı film tekrar ediyor…! “İSLAM’I, KUR’AN’I ‘RASYONALİZE’ ETME GİRİŞİM-LERİ…!!!??? Sonuç: “TRAJİ-KOMİK & FİYASKO”…!
[NOT: Yazar Esat Arslan’a bir önerimdir: Tıpkı “İslam Filozofisi(Felsefesi)”(!?) gibi “İslam Moder-nizmi”(!?) de aynı bir “absürt tamlama-tanımlama” olup bunun yerine ilgili tamlamanın başındaki “İslam” ve/veya “Kur’an”ı çıkartarak salt “modernizm-modernite”yi dillendirmiş ve savunmuş olsaydınız “daha tutarlı” olurdunuz! “Birbiriyle uyuşmayan iki kavramı sentezleme girişimi”nizden bir “otantik bilimsel & matür(olgun) sonuç” çıkmaz; çıksa çıksa “TRAJİ-KOMİK & FİYASKO” çıkar, hepsi bu…! ]
Son tahlilde, işte ben de bu yüzden demiştim: “Esat Arslan’ın ‘Küresel Cahiliye Çağında Bir İslam Modernizmi Savunusu’ adlı makalesi üzerine analitik-kritiklerim; aynı film tekrar ediyor…! İslam’ı, Kur’an’ı ‘rasyonalize’ etme girişimleri…!!!??? Sonuç: ‘traji-komik & fiyasko’…! Tıpkı ‘İslam Filozofisi(Felsefesi)’(!?) gibi ‘İslam Modernizmi’(!?) de aynı bir ‘absürt tamlama-tanımlama’ olup bunun yerine, ilgili tamlamanın başındaki ‘İslam’ ve/veya ‘Kur’an’ı çıkartarak salt ‘modernizm-modernite’yi dillendirmiş ve savunmuş olsaydınız ‘daha tutarlı’ olurdunuz! ‘Birbiriyle uyuşmayan iki kavramı sentezleme girişimi’nizden bir ‘otantik bilimsel & matür(olgun) sonuç’ çıkmaz; çıksa çıksa ‘traji-komik & fiyasko’ çıkar, hepsi bu…!”; ve’s-Selâm…!
ZEKİ COŞKUNSU