Geçtiğimiz günlerde “Kıyıya Paralel” adlı romanınız yayımlandı. Hayırlı olsun okuru bol olsun. Roman bir grup gencin Karadeniz’in bir sahil kasabasındaki çocukluktan, ergenlikten yetişkinliğe geçiş hikâyesine odaklanıyor. Okur kimi zaman ergenliğin, gençliğin alametifarikası olan mizahın, eğlencenin, dalga geçmenin, alay etmenin her türlüsüne şahit olurken kimi zaman da hüznün, gençlik trajedilerinin, acının, kaybetmenin, gönül kırıklığının, küskünlüğün o ağır ikliminde dolaşıyor. Bu ülkede yaşayan çocukluktan ergenliğe ergenlikten gençliğe gençlikten yetişkinliğe adım atan herkesin kendinden bir şeyler bulacağı bir içeriğe sahip romanla karşı karşıyayız. Her ne kadar kişisel hikâyeler okusak da bu hikâyelerin içinde doksanların toplumu var. Aynı zamanda toplumsal bir yapıyı da okuyoruz. Neler söylersiniz bu hususlarla alakalı?
Javier Cercas’ın bir sözü vardır ve çok severim: “Kötü giden şeyleri bize büyük edebiyat gösterir. Shakespeare, Dostoyevski gibi büyük yazarlar gösterir. Bu da çok ama çok faydalıdır. Ama üzerine basarak söylüyorum, edebiyat eğer faydalı olmak istemiyorsa çok faydalıdır. Eğer faydalı olmak istiyorsa propaganda ve pedagojiye dönüşür ve faydalı olmayı bırakır. Edebiyatın temel büyük paradoksu budur.” Toplumsal bir hikâye anlatmak için büyük insanların büyük kahramanlık destanlarını anlatmaya gerek yok, yanı başımızdaki, sokaktaki insanların hikâyeleriyle de anlatılabilir. Bence çok daha da iyi anlatılır.
Ben bir yanıyla komik insan hikâyeleri anlatırken alt metinde de 90’ların toplumsal yapısını ortaya koymaya çalıştım.
Arakus fiziki bir mekân olmanın dışında bir hafıza mekânı, alanı olarak işlev görüyor. Kişisel hafıza ile toplumsal hafıza bütünlemiş bir şekilde kurgulanmış. Neden mekânı kurarken böyle bir yol izlediniz?
Arakus, Karadeniz’de küçük bir sahil kasabası. Burası gerçek bir mekânken, kitapla birlikte mekânsal bağlarından sıyrılıp 90’lardaki Türkiye toplumuna ayna tutan bir kahramana dönüşüyor.
İnsanlar gibi mekânların da hafızası vardır ama günümüzde bunca gürültünün içerisinde sesleri kaybolmuş durumda. Nasıl ki insan geçmişiyle varsa, toplumlar da hafızalarıyla var olabilirler. Çünkü geçmiş yaşanmış bitmiş geride kalmış şeyler değildir gerek kişisel gerekse de toplumsal olarak bugünümüzü anlamamızı sağlayan temel argümanlardır.
Günümüz Türkiye’sinin neden böyle olduğunu kavrayabilmek için öncelikle 80’lerdeki darbeyi ve 90’lardaki darbe sonrasındaki dönemi anlamamız gerekir.
Kitabın adı “Kıyıya Paralel” güçlü metaforik anlamlar barındırıyor. Her ne kadar okuyucunun aklına ilk olarak denizde yüzme gelse de bu metafor yaşam karşısındaki kişinin tutumunu, tavır alışını da akla getiriyor. “Kıyıya Paralel” yüzerken insan denizin derinliklerine açılmaz, ne tam içerdedir ne de tam dışarda. Neden “Kıyıya Paralel”?
80’lerdeki dünya geneli büyük yıkım sonrasında, bize hep ‘en’ler dayatıldı. En başarılı, en güzel, en çok, en büyük, en yüksek, en uzak… Bu enler beni öylesine yoruyor ki, ben en uzağa gitmek istemiyorum, en hızlı yüzmek istemiyorum, cafcaflı bir başarı hikâyesi yazmak da istemiyorum, ben sadece düzgünce yaşamak istiyorum.
Bence, el âlemin dümen suyuna girmeden, dalgasına düşmeden kendi doğrularına uygun biçimde kıyıya paralel yüzebilmek gerçek başarıdır.
Romanınızda ana karakter ve hikâye çok keskin ve belirgin bir çatışma içermiyor. Daha çok atmosfer, duygu ve sıradan anılar ön planda. Bu sizin bilinçli bir tercihiniz mi?
Söyleşinin başında andığım Cercas’ın söylediği faydalı olmaya çalışan büyük romanlar bize büyük çatışmaları anlatır. Bu edebiyatın amacı büyük çatışmaların neticesinde yıkılanın yerine yenisini kurmaktır. Bu romanlar tekil okurlar için değil toplum için topluma yol göstermek için yazılır.
Yazar kendi doğrusunu bilinçlendirilmesi gereken çocuklar olarak gördüğü topluma dayatır: İyi ve kötü kahraman var, ey okur sen elbette iyiyi seçeceksin! Oysa ben, iyilerin ya da kötülerin tarafını tutmuyorum. Çünkü gerçek hayatta salt iyi ya da kötü olmadığını biliyorum, bu yüzden olduğu gibi insanı anlamaya ve anlatmaya çalışıyorum.
Romanınızın satır aralarında da gördüğümüz gibi bu ülkede ailevi beklentileri karşılamaya çalışmak, bürokratik zorlamalarla yaşamak, toplum baskısını her dem hissetmek çocukluğu da ergenliği de yetişkinliği de oldukça zorlaştırıyor. Bütün bu istek ve baskıların altında kendini bulmak, kendini kaybetmeden yaşamak neredeyse imkânsız. Bu, sizce neden böyle?
Sosyolog Louis Althusser, devletin toplumu kontrol alma mekanizmalarını baskı aygıtları ve ideolojik aygıtlar olarak ikiye ayırır. Biz genellikle baskı aygıtları olarak anılan; ordu, polis, mahkemeler gibi doğrudan mekanizmaları görürüz. Ama devletlerin ayakta kalabilmelerinin asıl sebebi görünmeyen ideolojik baskı aygıtları olan; aile, eğitim sistemi, dini kurumlar, medya gibi mekanizmalardır.

Sistem yoluna sorunsuz devam edebilmek için ‘makbul vatandaş’ ister, bu amaçla da kontrol mekanizmalarını devreye sokar. Bunun farkına varsak bile dışına çıkmak pek mümkün değildir. Gençlikteki çatışma, bu duruma isyandan kaynaklanır ama zamanla budaklı birey yontula yontula pürüzsüz vatandaşa çevrilir.
“Kıyıya Paralel” çeşitli başlıklar altında değerlendirilebilir: Bir hafıza romanı, bir gençlikten yetişkinliğe geçiş romanı, bir dönem romanı, bir macera romanı… Siz romanınızı hangi tür içinde değerlendirirsiniz?
Haklısınız, farklı türlere sokabilmemiz mümkün. Kıyıya Paralel’i 90’larda geçen bir büyüme hikâyesi olarak tanımlayabiliriz. Ama bu biraz eksik olacaktır, çünkü kişisel büyümenin yanı sıra toplumdaki değişimin sancılarını anlatan bir yanı da var.
Belki en doğru tanımı; 90’lar Türkiye’sinde gençlerin büyüme kaygılarını ve toplumun değişim sancılarını anlatan bir roman, olabilir.
Roman 90’ların Türkiye’sindeki siyasal, ideolojik, dinî ortam ve düşüncelere de göndermeler yapıyor. Milliyetçi olduklarını iddia edenler“Askerden kaçma planları yapıyorlar, donlarından çoraplarına, gözlüklerinden saatlerine varıncaya kadar ithal ürünleri kullanıyorlardı. Tek bir roman okumamakla övünüyorlardı, Türkçeyi en fazla B1 seviyesinde konuşabiliyorlardı.” diyor romanınız. 90’ların Türkiye’si hakkında neler söylersiniz? Bugünün 90’lardan farkı var mı?
En temel fark, ideolojik bakış açılarının büyük oranda silinmiş olması. Günümüzde de insanlar kendilerini bir yerlerde konumlandırıyorlar ancak söz konusu düşünce sistemini bilmedikleri gibi o düşünce sisteminin temel argümanlarıyla hayata bakışları, bırakın birbiriyle örtüşmeyi tamamen çatışıyor.
Artık ülkenin büyük çoğunluğu; paralı askerlik yapıyor, üç dört aylık çalışmalarının karşılığını tek bir telefona yatırıp onu her sene değiştiriyor, kitap okumuyor ama kahvenin eşlik ettiği fotoğrafını sosyal medyada paylaşıyor, sadece ‘Aynen’ diyerek çevreleriyle iletişim kurabiliyor.
Yukarıdaki soruyla bağlantılı bir soru daha sormak isterim: 90’larda gençler mensup oldukları ideolojinin içeriğini tam olarak bilmeseler de bir keskinliğe ve bağlılığa sahip görünüyorlardı. Günümüz gençliği ise çok parçalı, çok dağınık bir kimliğe sahip. Bu hususla alakalı neler düşünüyorsunuz?
Kabul etmek lazım, 90’larda hayatımıza ideolojiler daha fazla yön veriyordu. Farklı görüşten insanların bırakın arkadaş olması bir araya gelmeleri bile pek mümkün değildi. Genel olarak kendimize ve düşüncemize yakın olan insanlarla birlikte oluyorduk. Az önce de dediğim gibi artık ideolojik bakış açıları büyük oranda silinince yerini hayata bakış açısı doldurdu. Temel ideolojik kimliklerin yerini daha genel bakış açıları aldı.
Özgürlük, haklara saygı vs. gibi genel bakış açılarının kötü olduğunu düşünmüyorum hatta bizleri de olumlu yönde değiştirdiğini düşünüyorum. Öte yandan gene de insanların temel bir bakış açısının da olması gerektiğini düşünüyorum. Gençlerde bir kafa karışıklığı var, kabul ama günümüz siyasetine baktığımızda kimde yok ki diye de sormadan edemiyorum.
Son dönem edebiyatımızda nostalji kendini fazlaca hissettiriyor. Geçmişe salt nostaljik açıdan yaklaşmak doğru mu? Bir dönemi anlatırken dönemin ruhunu yakalamak mı yoksa o döneme eleştirel bir mesafeyle yaklaşmak mı?
Günlük yaşamın hay huyu içinde zorluklarla mücadele ederken sanırım güzellikleri ıskalıyoruz. Yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda sıkıntılar bile bir şekilde katlanılabilir hale geliyor, zamanında çok ağladığımız ölümleri bile gülümseyerek hatırlıyoruz. Muhtemelen bugünler de gelecekte birilerinin nostaljik anlatımlarında güzel günler olarak hayat bulacak.
Aslında ne anlattığınıza bağlı olarak nasıl anlatmanız gerektiği ortaya çıkacaktır. Kıyıya Paralel gibi hayatın içinden anlatılarda dönemin ruhunu yakalamak gerektiğini düşünüyorum. Ancak büyük roman geleneğiyle sokaktaki adamı değil de büyük kahramanları anlatan romanlarda döneme daha eleştirel bakılabilir.
Romanda bölüm adlarının bazılarında Arakus’da yaşayan insanların lakapları da yer alıyor. Metinde bol bol argo da kullanıyorsunuz. İroni ve mizah da var. Siz bunları roman kahramanlarının eksiklerini, zaaflarını göstermek için mi yoksa geçmişinize duyduğunuz merhameti göstermek için mi kullandınız?
İroni, argo, küfür, lakaplar kültürün temel öğeleri olduğundan, hayatta olduğu gibi ve olduğu kadar kitapta da var.

Kahramanların eksikliklerini ya da fazlalıklarını göstermek gibi bir kaygım olmadı, genel olarak hayatın içindeki insanı doğal ortamında anlatmaya çalıştım.
Kahramanlara iltimas geçmedim ya da merhamet göstermedim, onlar neyse o.
Herhangi bir kahramanı kayırmak yazarlık anlayışıma aykırı olduğu gibi kahramanların da bundan hoşnut kalacağını hiç zannetmiyorum.
Böyle bir şey yapsam, muhtemelen ağır bir küfürle bana sırtlarını dönüp giderlerdi.
Son olarak neler söylersiniz?
dibace.net Ailesi olarak, yıllardır içeriğinizi zenginleştirerek dergiyi çıkartmaya devam ediyorsunuz. Zaman zaman dergilerin mutfağında yer almış biri olarak her seferinde tövbe ederek ayrıldım.
Müthiş bir iş yapıyorsunuz, emeğinize, yüreğinize sağlık. Bu güzel söyleşi için de ayrıca teşekkür ediyorum.
Biz Teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Mehmet Fırat PÜRSELİM
- 1975’de Antalya’da doğdu.
- Üsküdar Anadolu Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Sosyoloji bölümlerini bitirdi.
- Halen serbest avukatlık ve arabuluculuk yapmaktadır.
- BirGün Kitap, Evrensel gazetesi, BirGün gazetesi, Yeşil gazete, Kitap Eki ve çeşitli dergilerde kitap incelemelerine ve edebiyata ilişkin yazıları yayınlanmaktadır.
- Uzman Tv’de kitap tanıtımı programları yapmıştır.
Kitapları
- Emanetimdeki Hayatlar ya da Acı Defteri,
- Kumsalda,
- Akılsız Sokrates,
- Sakarmeke,
- Hayat Apartmanı,
- Şamanların Sonuncusu,
- Flamingo Çocuk,
- Yavru Fok Nesu,
- Maymun Savaşları,
- Kıyıya Paralel.

Son Yorumlar