Mutluluk, yalnızca sürdürdüğümüz hayatı sevmek değildir; hayatı bütünlüğüyle sevebilmektir. İnişleri ve çıkışlarıyla, sevinçleri ve kederleriyle, bize sunduğu imkânlar ve bizden aldıklarıyla… Çünkü hayat, yalnızca hoşumuza giden anlardan ibaret değildir. Onu sevmek, biraz da kendi payımıza düşen acıyı, kaybı ve değişimi kabullenebilmektir.
İnsan çoğu zaman mutluluğu, dış dünyanın kendisine uygun hâle gelmesinde arar. Her şey yolunda gitsin, beklentilerimiz gerçekleşsin, insanlar bizi anlasın, hayat bize karşı cömert davransın isteriz. Oysa hayatın doğası, isteklerimize göre biçimlenmek değildir. Değişir, eksilir, şaşırtır; bazen en güvendiğimiz yerden kırar insanı. Mutluluğu yalnızca mevcut koşullara bağlayan kişi ise hayatın değişkenliği karşısında kolayca savrulur.
Bilgelik ise mutluluğa başka bir anlam kazandırır. Mutluluğun geçici ve kırılgan olduğunu inkâr etmeden, onunla daha derin ve daha sakin bir ilişki kurmayı öğretir. Bunun yolu, hayatı yalnızca iyi günleriyle sevmekten değil, bütünlüğüyle kabul edebilmekten geçer. Olanı sevebilmektir bu.
Olanı sevmek, başımıza gelen her şeyi iyi veya doğru bulmak değildir. Haksızlığı adalet, acıyı mutluluk, kaybı kazanç saymak hiç değildir. Olanı sevmek; değiştirebileceğimiz şeyler için cesaretle mücadele ederken, değiştiremeyeceğimiz gerçeklik karşısında kendimizi tüketmemeyi öğrenmektir. Hayatın her zaman istediğimiz gibi olmayacağını bilmek, fakat yine de yaşamaya değer olduğunu unutmamaktır.
Şu hâlde insanın gerçekle en büyük çatışması, olan ile olması gereken arasındadır. Benim için hayatı zorlaştıran şeylerden biri, dünyayı yalnızca olduğu hâliyle görmekte zorlanmak; zihnimde taşıdığım “olması gereken” fikrini zaman zaman “olan”ın üzerine koymak olmuştur. İdealist bir tarafım bulunsa da hayatın gerçekliği başkadır: Dünya olması gerektiği kadar adil değildir. İnsanlar olması gerektiği kadar anlayışlı değildir. İlişkiler her zaman olması gerektiği kadar samimi, hayat da her zaman olması gerektiği kadar anlamlı değildir. Bu durum beni bir hayli yordu. “Olması gereken” fikrim, hayatı değerlendirdiğim bir ölçü olmaktan çıkıp hayatın kendisine yönelttiğim bir talebe dönüştüğünde, bana birçok kayıp yaşattı. Yüreğimi yakan yalnızca yaşadığım olay değildi; yaşadığım olayın, olması gerektiğine inandığım hayatla uyuşmamasıydı. İdealist oluşum, “olan” ile “olması gereken” arasındaki farkı kapatmak isterken, aslında değiştiremeyeceğim şeylerle mücadele ettiğimi; değiştirebileceğim şeyleri ise bu mücadelenin içinde yeterince göremediğimi fark ediyorum. Anlıyorum ki hayata dair olgunlaşmak, benim için hâlâ devam eden bir yolculuk. Ümitsiz olduğumda okuduğum kitaplarda bulduğum çareler çoğu zaman ilacım oluyor. Stoacı bilge Epiktetos’un düşüncesi bana biraz olsun nefes aldırıyor: Bizi sarsan şey, çoğu zaman olayların kendisinden çok onlara dair verdiğimiz hükümler ve yüklediğimiz anlamlar olduğunu söylüyor. Bu, yaşadığım acıların gerçek olmadığı anlamına gelmiyor. Elbette gerçek haksızlıklar, derin kayıplar ve kalpte büyük yaralar açabilir. Ama bu düşünce bana şunu hatırlatıyor: Bütün bunların yüreğimde ve zihnimde nasıl bir yer tutacağını belirleyen benim.
O hâlde hayatta başımıza gelen her şeyi tam olarak seçemeyiz. Fakat bizim dışımızda gelişen her şeyi ömür boyu yüreğimizde taşımak zorunda da değiliz. Öyleyse bilgelik, dış dünyayı bütünüyle denetim altına alma çabası değil, insanın kendi iç dünyasındaki yangınları dindirme çabasıdır. Kendimi değiştirerek, beklentilerimi gerçekliğin önüne koymaktan vazgeçerek, hayatın her anını kontrol etme çabasını biraz olsun esneterek bunu başarabilirim. Huzur duası olarak bilinen şu anlayışı kendime hatırlatmalıyım: “Tanrım, değiştirebileceğim şeyler için güç ve cesaret, değiştiremeyeceklerim için sabır ve sükûnet, ikisi arasındaki farkı görebilmek için bilgeliği senden talep ediyorum.”
Ancak kabullenmeyi teslimiyetle karıştırmamalı, mücadeleci insanın gayretini boşa çıkarmamalıyız. Değiştirebileceğimiz bir şeyi “kader” veya “olana teslimiyet” diyerek kabullenmek, mücadeleden vazgeçmektir. Fakat değiştiremeyeceğimiz bir şeyi zorla değiştirmeye çalışmak da insanın kendisine azabıdır. Bilgelik, hangisinin içsel gücümüz ve çabamızla değişebileceğini, hangisinin ise bizim dışımızda kalan bir gerçeklik olduğunu ayırt edebilmektir.
Böylece bir şeyleri değiştirmeye çalışırken, değişmemiş olmasına öfkelenip kendi iç huzurumuzu tüketmemek gerekir. Çünkü hayatın bize sunduğu her şey, bizim hak ettiğimize veya olması gerektiğine inandığımız şey değildir. Bazı adaletsizlikler düzelmez. Kimi soruların cevabı yoktur. Tüm acılar bütünüyle iyileşmez. Beklenen ihtimaller gerçekleşmez. Bütün çabamıza rağmen hayat, zihnimizde tasarladığımız biçimi hiçbir zaman almaz.
Olanı sevmek, işte bu anlamdadır: Mutluluğun önündeki engel çoğu zaman hayatın kendisinden çok, bizim ona dair tasavvurumuzdur. Aynı olay, farklı insanların ruhunda farklı anlamlar taşır. Kimi ağır bir hastalığı talihin acımasız bir darbesi sayarken, kimi o hastalığın içinden kendisini sorgulama ve hayatında bir şeyleri değiştirme imkânı çıkarabilir. Acı ortadan kalkmaz; fakat insanın acıyla kurduğu ilişki değişebilir.
Bunu anlatan bir Sufi menkıbesi var: Bir yabancı, şehrin kapısında oturan yaşlı adama sorar: “Bu şehrin insanları nasıldır?” Yaşlı adam soruyla karşılık verir: “Senin geldiğin yerdekiler nasıldı?” “Çok kötüydüler,” der yabancı. “Bu yüzden ayrıldım.” “Buradakiler de öyledir,” der yaşlı adam. Bir süre sonra başka bir yabancı gelir ve aynı soruyu sorar. Yaşlı adam yine onun geldiği şehrin insanlarını sorar. “Çok iyi insanlardı,” der yabancı. “Buradakiler de öyledir,” diye cevap verir yaşlı adam. Bütün bunları dinleyen bir tüccar şaşkınlıkla sorar: “Birine kötü, diğerine iyi dedin. Hangisi doğru?” Yaşlı adam gülümser: “İnsan, dünyayı kendi yüreğinde taşır.”
Öyleyse hayata bakışımız, dünyayla kurduğumuz ilişkiyi belirler. Aynı hayat, farklı yüreklerde farklı anlamlar bulabilir. Kimi her yerde eksik olanı görür, kimi ise aynı hayatın içinde yaşama sevincini koruyacak bir imkân arar. Belki mutluluk da tam olarak budur: Hayatın bize verdikleri ve vermedikleri karşısında nasıl bir tavır aldığımız…
Netice olarak hayat, bir müzik gibidir; yalnızca hoşumuza giden notalardan oluşmaz. Neşe ve hüzün, kazanç ve kayıp, olan ve olmayan aynı ezginin parçalarıdır. Yapmamız gereken sevmediğimiz notaları susturmak değil, bütün ezgiyi dinleyebilmektir. İnsan hayatı her zaman değiştiremez fakat ona nasıl karşılık vereceğini seçebilir. Değiştirebildiği yerde cesaret, değiştiremediği yerde sabır ve ikisi arasındaki farkı görebilecek kadar bilgelikle, olanı severek yol alabilir.
Metin KAZAN

Son Yorumlar