Cemil Meriç’in Düşünme Vurgusu Bağlamında Yapay Zekâ Çağının Riskleri

İnsanlık tarihinde büyük teknolojik dönüşümler yalnızca üretim biçimlerini değil, insanın bilgiyle ve düşünceyle kurduğu ilişkiyi de değiştirdi. Matbaa bilgiyi yaygınlaştırdı, makineler fiziksel emeği hafifletti, internet bilgiye erişimi hızlandırdı. Yapay zekâ ise daha farklı bir eşiği temsil ediyor. Çünkü bu kez teknoloji yalnızca bilgiye ulaşmamıza yardımcı olmuyor; yorumlama, karşılaştırma, yazma, muhakeme etme ve karar verme süreçlerimize de doğrudan giriyor.

Bu nedenle yapay zekâ meselesi artık sadece teknolojik gelişme ya da verimlilik konusu değildir. Aynı zamanda insanın bilişsel özerkliği, yani kendi başına düşünebilme ve karar verebilme kapasitesiyle ilgilidir.

Tam da bu noktada Cemil Meriç’i yeniden okumak anlamlı hâle geliyor.

Kendisini bir “fikir işçisi” olarak tanımlayan Meriç’in temel kaygılarından biri, insanın hazır düşünce kalıplarına teslim olmamasıydı. “Düşünmek savaşmaktır” sözü bugün yapay zekâ çağında yeni bir anlam kazanıyor.

Meriç’in döneminde insan zihnini kuşatan temel güçlerden biri ideolojilerdi. Bugün ise saniyeler içinde metin yazabilen, kitap özetleyebilen, argüman kurabilen ve bizim adımıza görüş oluşturabilen yapay zekâ sistemleriyle karşı karşıyayız.

Sorun yapay zekânın bunları yapabilmesi değil. Asıl mesele, kendi yapmamız gereken zihinsel işleri hangi noktadan itibaren ona bırakmaya başladığımızdır. Özellikle yeni kuşaklar açısından bu durum, düşünme, sorgulama ve problem çözme becerilerinin yeterince gelişmeden zayıflaması riskini taşımaktadır. Nitekim son yıllarda okuma, dikkat ve bazı bilişsel becerilerde gerilemeye işaret eden araştırmalar, hazır bilgiye sürekli ve zahmetsiz erişimin zihinsel çaba gerektiren öğrenme süreçleri üzerindeki etkisini daha önemli bir tartışma konusu hâline getirmektedir.

Bu bağlamda, ünlü tarihçi ve fütürolog Yuval Noah Harari’nin uyarıları da dikkat çekicidir. Harari’ye göre yapay zekâyı önceki teknolojilerden ayıran temel özellik, yalnızca bir araç değil, karar süreçlerine katılabilen bir “aktör” hâline gelmesidir. Atom bombası ne kadar yıkıcı olursa olsun, kime karşı kullanılacağına kendisi karar vermez; yapay zekâ ise karar süreçlerinin içine girebilir. Harari bu nedenle özellikle düşünme ve karar verme sorumluluğunun algoritmalara devredilmesini, insanın bilişsel özerkliği ve uygarlığın geleceği açısından önemli bir risk olarak değerlendiriyor.

Dolayısıyla artık yalnızca “teknolojiyi kim kullanıyor?” sorusu yeterli değil. Şunu da sormalıyız:

Düşünme ve karar verme yetkimizin ne kadarını teknolojiye bırakıyoruz?

İnsan aklını teknolojiyle güçlendirebilir. Ancak düşünme, karşılaştırma, şüphe etme ve karar verme sorumluluğunu bütünüyle teknolojiye bıraktığında, yardımcı bir araçtan değil, bilişsel bağımlılıktan söz etmeye başlarız.

Bu tartışmayı daha da önemli kılan bazı bilimsel bulgular da var. 20.yüzyılın büyük bölümünde gelişmiş ülkelerde IQ testlerinde kuşaktan kuşağa yükseliş görülmüş ve bu durum “Flynn etkisi” olarak adlandırılmıştı. Ancak son yıllarda bazı ülkelerde bu yükselişin yavaşladığını, durduğunu, hatta kimi bilişsel alanlarda tersine döndüğünü gösteren araştırmalar yayımlandı.

Bunu doğrudan yapay zekâya bağlamak belki doğru olmaz. Çünkü bu eğilimlerin bir bölümü üretken yapay zekânın yaygınlaşmasından çok önce başlamıştı. Eğitim kalitesi, sosyal medya, dikkat dağınıklığı, ekran kullanımı ve uzun metin okuma alışkanlığının zayıflaması gibi birçok faktör burada etkili olabilir. Ancak yapay zekânın bu süreçten tamamen bağımsız olduğu da söylenemez. Özellikle hazır cevaba anında ulaşma kolaylığı, bireyin zihinsel çaba gösterme, sorgulama ve problem çözme alışkanlıklarını zamanla dönüştürebilir. Bu nedenle asıl mesele, yapay zekânın tek başına bir gerileme nedeni olup olmadığı değil, mevcut bilişsel zayıflıkları derinleştirip derinleştirmeyeceğidir.

Fakat asıl soru şudur:

Yapay zekâ nasıl bir bilişsel ortama giriyor?

Eğer uzun süreli dikkat, okuma ve bağımsız düşünme alışkanlıklarımız zaten zayıflıyorsa, düşünsel yükün önemli bölümünü birkaç saniyede üstlenebilen güçlü bir teknolojinin yaygınlaşması yeni riskler doğurabilir.

Bugün bir öğrenci birkaç saniyede ödev hazırlayabiliyor, bir kitabı okumadan özetine ulaşabiliyor, kendi görüşünü oluşturmadan akademik görünümlü bir metin üretebiliyor.

Burada şu ayrımı iyi yapmak gerekir:

Bilgiye daha hızlı ulaşmak, daha iyi düşünmek anlamına gelmez.

Çünkü öğrenme yalnızca doğru cevabı bulmak değildir. Öğrenme; aramak, yanılmak, karşılaştırmak, şüphe etmek ve yeniden düşünmektir.

Bu nedenle çözüm yapay zekâdan uzak durmak değildir. Mesele onu düşüncenin yerine değil, düşüncenin ortağı hâline getirmektir.

“Benim yerime düşün” yerine:

“Benim düşünceme itiraz et.”

“Bana doğru cevabı ver” yerine:

“Başka hangi bakış açıları mümkün?”

“Benim için karar ver” yerine:

“Burada neyi gözden kaçırıyorum?” demeyi öğrenmeliyiz.

Türkiye ve Türk Dünyası açısından mesele yalnızca teknolojik altyapı kurmak, yapay zekâ yatırımlarını artırmak ya da yeni uygulamaları hızla benimsemek değildir. Asıl ihtiyaç, teknolojik kapasiteyle birlikte güçlü bir okuma, eleştirel düşünme, sorgulama ve araştırma kültürü geliştirmektir. Çünkü yapay zekâ, ancak sağlam bir düşünce ve bilim geleneğinin bulunduğu ortamda üretkenliği artıran bir imkâna dönüşebilir; düşünsel altyapının zayıf olduğu yerde ise hazır bilgiye yönelimi ve bilişsel bağımlılığı daha da derinleştirebilir.

Cemil Meriç’in “Düşünmek savaşmaktır” sözü belki de bugün tam bu nedenle yeniden anlam kazanıyor.

Yapay zekâya karşı değil, kendi düşünme hakkımızdan vazgeçmemek için.

Çünkü geleceğin temel sorusu makinelerin ne kadar akıllı olacağı değildir.

Asıl soru şudur:

Yapay zekâ bizim yerimize düşündükçe, biz kendimiz düşünmeye devam edecek miyiz?

Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir