Şiir üzerine kalem oynatmanın fevkimin pek üzerinde olduğunu biliyorum. Bazı şiirlerim olsa da henüz kitaplaştırdığım bir şiir kitabım bile yok. Yalnız şiir hakkında bir değerlendirme yapmak için illa ki şiir yazmak mı gerekir? Adamın birisi bir roman yazar ve yazdığı romanın müsveddelerini Neyzen Tevfik’e göstererek fikrini sorar. Neyzen beğenmediğini ifade edince, adam:
“İyi ama” der. “Siz hiç hayatınızda roman yazdınız mı ki benim romanımı beğenmiyorsunuz”
Neyzen Tevfik şu cevabı verir:
“Ben yumurtanın tazesini, bayatını iyi anlarım. Ama bu güne kadar hiç yumurtlamadım.”
Dolayısıyla şair olmasam da şiirin tadından az çok anlarım. Şiir okumayı severim. Gençlik yıllarımda “Çile” nin neredeyse üçte ikisini ezberlemiştim. Diğer şairlerinde önemli şiirleri hâlâ zihnimin bir kenarında yer tutar. Tüm bunlar şiir hakkında bir değerlendirme yapmama sanırım yeterli bir sebep olabilir. Yalnız bu değerlendirmeyi yaparken umarım şiirin kafasını, gözünü dağıtmam.
Şiir işportacıdan profesörüne kadar herkesin bir şekilde hayatında kalem oynattığı edebi türlerin kralıdır. Öyle bir kral ki ona ulaşmak hem çok yakın hem çok uzak. Hem çok tehlikeli, hem çok güvenli, hem çok kolay hem çok zordur. Kolaylığı ve zorluğu arasındaki mesafeyi ölçebilecek bir ölçüm cihazı ise henüz icat edilebilmiş değil. Ulvi şiir, hiç yazılamaz demek şiiri putlaştırmaktan farksızdır. Şiirde kolayında kolayı olduğu gibi zorunda zoru şiirler bulunmaktadır. Bazen kolay şiirde zorluk, zor şiirde kolaylık vardır. Yunus Emre’nin hece ölçüsüyle yazmış olduğu şiirleri yalın gibi görülür. Lakin bu yalınlık içerisinde muhteşem felsefi bir derinlik yatar. Aşağıdaki dörtlük bunun bir kanıtı gibidir.
“Sırat kıldan incedir
Kılıçtan keskincedir
Varıp anın üstüne
Evler yapasım gelir.”
Birde yalın gibi görünüp karmaşık olan şiirlerde vardır. İsmet Özel’in şiirleri bunlardan sadece birisidir. Özel’in şiirlerinden hazine bulmak karanlıkta iğne aramak kadar zor bir meseledir. Şiirlerinde ikinci yenilerin izleri görülür. İmgeler havada uçuşur. Şairin, şiirleri bana pek tat vermese de anlam derinliğine diyeceğimiz olamaz. Özel, şiirlerini propaganda amacı olarak kullanmaz. İsyan yüklü satırları sadece Batıya değildir. Bizatihi insanın ta kendisinedir. Özel’in şiirlerini “Şöyle bir geriye yaslanıp da keyifle okuyayım” diyen okur büyük bir yanılgı içerisine girer. Ki şairin amacı da zaten insanı rahat ettirmek falan da değildir.
Şiir nedir?
Şiir için yapılabilecek en doğru tanım, belki de hangi tanımı yaparsanız yapın yaptığınız tanımın eksik olacağını peşinen kabullenmek olacaktır. Her şair kendi penceresinden gördüklerinin resmini çizer. Ahmet Haşim ve Yahya Kemal için şiir, eşittir musiki. Necip Fazıl’a göre şiir histen ziyade idrak işidir. İsmet Özel’in şiirinden çıkardığım tek kelime “itiraz” olmuştur. Paul Valéry, tereddüt içinde yazılan şiiri ancak şiir olarak kabul eder. “Güzel sanatların en üstünü ve en zor olanı şiir sanatıdır.” der Friedrich Hegel. Mallarme “Şiir, sözcüklerin dinidir.” diyerek daha iddialı bir söz sarf eder. İlhan Berk ise “Ustalık kazanılır; ama çocuk olmak yitirilirse, şiirin büyük damarlarından biri yok olur.” der. Hakikaten usta şairler en güzel şiirlerini çocuk diyebileceğimiz gençliklerinin ilkbaharlarında yazmışlardır. Demek ki yaş ilerledikçe heyecanın ölmesiyle şiirde ölebiliyor. Belki de şiirin edebi açıdan nasıl olması gerektiğini en iyi anlatanlardan birisi Jean Cocteau’dur “Ne masayı anlatacağım diye masa sözcüğünü kullanacaksınız; ne kuşu anlatacağım diye kuş sözcüğünü; ne de aşkı anlatacağım diye aşk sözcüğünü” diyerek şiirde noktayı koyar. Asıl marifet anlatılması gereken asıl kelimeyi kullanmadan anlatabilmektir. Fuzuli bu tanıma uyanların en başında gelir. “Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge/ Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı” Şair yalnızlığı “insan, birey, kalabalık, gurbet” gibi sözcüklere başvurmadan anlatır. Anlatmakla da kalmaz. “ateş, kapı, rüzgâr” gibi ilgisiz kelimelerle de yalnızlığa güç katar. Aynı şeyi Yahya Kemal’in “Sessiz Gemi” sinde de görüyoruz. Ölümü anlattığı bu şiirin içerisinde ölümle ilgili tek bir kelime geçmediği gibi ölümü hatırlatan “hastalık, sekerat, ecel vb.” sözcüklere de rastlayamazsınız.
Şiirin amacı ne olmalıdır?
Tanzimat’tan bu yana şiirin amacı genelde iki görüş üzerinden tartışıla gelmiştir. Kayıkçı kavgası gibi her şair kendi tarafının doğruluğuna kanidir. Tanzimat dönemi edebiyatçıları “Sanat toplum içindir.” Servet-i Fünuncular ise “Sanat sanat içindir.” görüşündedirler. Necip Fazıl Kısakürek buna “Sanat mutlak hakikati aramaktır.” diyerek farklı bir görüş daha ekler. Divan şairleri “Sanat sanat içindir.” anlayışına, halk şairleri ise daha çok “Sanat toplum içindir.” görüşüne yakın durur. Divan şiirinde müphemlik, estetik ve söz sanatı şiirin kafasıdır. Halk şiirinde bunlar sadece birer elbisedir. O halde ne elbisesiz insanın ne insansız elbisenin çok fazla bir kıymeti yoktur. Şiirde olması gereken sanatı göz ardı etmeden toplumu dikkate almaktır. Hakikati aramayı şiirin görevlerine arasına almamızın bana göre hiçbir sakıncası da yok. Sözde cimri anlamda cömert olan şiirin çerçevesini, “Poetika” sözcüğü çizer. Şiirin sorgulama alanı olan “Poetika” nın mimarı Türkiye’de Necip Fazıl Kısakürek’tir. “Konuşmalar” adlı eserinde bunu iftiharla anlatır. “Çile” nin son sayfalarında “Poetika” ya yer verir. Necip Fazıl, bu bölümde şairin, şiirin ne olduğu, şiirde usul ve gaye, şekil ve kalıp gibi şiirin başka alanlarla münasebetini on dört ayrı başlık altında değerlendirir. “Çile” nin “Poetika” bölümünden bir parça okuyalım. “Şiir mutlak hakikati aramaktır. Eşya ve hadiselerin bütün mantık yasalarına rağmen en mahrem, en mahcup, en nazik ve en hassas nahiyesini tutarak ve nispetlerini bularak “Mutlak Hakikat”i arama işi…” Sezai Karakoç’un “Poetika” anlayışında bir milletin diriliş türküsü açıkça hissedilir.
Serbest Şiir mi, Kafiyeli Şiir mi?
Bu tercih takım tutmaya benzemez. Serbest vezin ya da kafiyeli şiir ayrımının yapılmasını pek doğru da bulmam. İkisinde de şiirin lezzetini pekâlâ alabilirsiniz. Ölçüde şiirin dizgini tutulur, serbeste ise bırakılır. Kuşkusuz ikisinin güçlü ve riskli tarafları vardır. Kafiye, şiirle ilgilenenlere hafıza kazandırır. Serbest, şiir ise zihni canlı tutar. Kafiyeli vezinde, iyi bir şiir ipek böceği gibi sabırla ve incelikle ağını örer. Serbest şiir, özgür bir at gibi koştukça koşar. Serbest şiir güfte, kafiye bestedir. Son tahlilde kanaatimce serbest şiir, modern insanın ritmine daha uygundur. Her ne olursa olsun gerçek şiirde lafız ve anlam; serbest ya da hece ölçüsü kavga etmez. Biri ötekine, öteki berikine feda edilmez. Mühim olan şiirin ölçülü ya da ölçüsüz yazılmasından çok dimağda ve kalpte heyecan uyandırmasıdır. Sırf kafiye tutturmak için anlamı feda etmek ne kadar yanlışsa tombaladan çeker gibi kelimeleri alta alta dizip şiir yazmakta o derece yanlıştır. Kafiyeli şiirde, kafiyeyi hissettirmemek hünerse serbeste de başıboş durmaması hünerdir. Orhan Veli serbest şiir yazdığı halde şiirlerinde ahengi, ölçüsüzlükte ölçü görebiliyoruz. Garip Şair, şiiri yüklerinden kurtararak gündelik dile yakınlaştıran adamdır. Yahya Kemal’in şiirlerinde ölçüyle birlikte duyguyu ve anlamı da hissedersiniz. Mesele şiirde kullandığınız biçimin bilincine varabilmektir. Ölçüde aruz ve hece vezninin önemli temsilcilerini saymadan bu yazıyı bitirmek olmaz. Aruzda Fuzuli, Baki, Nefi, Nabi en tepededir. Bu ölçünün son kahramanı Şeyh Galip’tir. Tevfik Fikret, Mehmet Akif Ersoy ve Yahya Kemal Beyatlı aruz ölçüsüyle de şiirler yazmışlardır. Aruz günümüzde nesli tükenen bir kelaynak mesabesindedir. Ahmet Haşim hece veznini “köylü vezni” diye küçümsese de bu vezin hep bizim olmuştur. Yunus Emre en güzel şiirlerini hece ölçüsüyle yazmıştır. Faruk Nafiz Çamlıbel, Yusuf Ziya Ortaç, Necip Fazıl Kısakürek’te de hece vezniyle yazılmış en güzel şiirlere rastlarsınız. Netice-i kelam şiirin vezinli ya da vezinsiz olmasından ziyade keyfiyetinin ne olduğu daha önemlidir.
Bir ara yazdığım bir şiiri yeğenime gönderip değerlendirmesini istemiştim. Yeğenim okuduktan sonra bana akıl dolu şu cevabı vermişti: “Dayıcım şiirin maşallah Cuma hutbesi gibi olmuş.” Hakikaten şiirde öğretici bir dil bireyi şiirden uzaklaştırabiliyor. Duyguyu öteleyip, düşünseli merkeze alarak şiir yazdığınızda şiiri makaleye çevirirsiniz. O yüzden şiirde didaktik dilden önce duygu, açık ifadelerden önce de müphemlik gelir.
Hangi şair daha büyüktür?
Önemli şairler şiirin merkezinde hep kendilerini görürler. Öyle de görmeleri gerekir aksi takdirde şairlik vasfını kaybedilmiş olur. Necip Fazıl’a sorarsan kendisinden başka Türkiye’de büyük şair yoktur. Oysa Nazım bu konuda daha tevazu sahibidir. Kendisi sadece birkaç güzel şiir yazdığını ifade eder. Sultan-ı Şuara, sadece Ahmet Kutsi Tecer’i beğenir. Zira bu beğenmişlikte etkilenmesinin payı var mıdır bilemem. Necip Fazıl, Yahya Kemal’i ise şiirlerini maddi veçhesiyle beğenir. İşin tuhafı aynı dava yolcuları oldukları halde Kaldırımlar Şairi, Akif’in şiirlerini nedense pek beğenmez. Ona göre Akif bir vaiz ya da bir tebliğciden başka biri değildir. Nazım’ı küçük bir şair olarak tanımlar. Necip Fazıl’ın “Edebiyat Mahkemeleri” kitabında yargılamadığı şair yok gibidir. Cumhuriyet dönemindeki bazı şairleri hayalindeki sanık sandalyesine oturtur. Yunus Emre’ye âşıktır. Süleyman Nazif ise “Şair-i Azam” unvanını Abdülhak Hamit Tarhan’dan başkasına layık görmez. Nazif’ten sonra gelenlerde hiç sorgulamadan Hamit’i büyük şair olarak kabul ederler. Şiirde endoktrinasyon büyük bir felaket… Kabulleri, alışılagelmişi ve dayatmaları benimsemekte pekte mahir sayılırız. Büyük şair kime ve neye göre? Hamit’in “Makber” şiirinin dışında bilinen kaç şiiri vardır? Hangi şiiri çarşıda, pazarda söylenmiştir. Hangi şiirleri dost meclislerinde okunmuştur? Şiiri ölümsüz yapan canlılığıdır, Yunus’a baktığınızda bunu rahatlıkla görebilirsiniz. En avamın zihninde bile birkaç dörtlüğü yer alır. Günümüzün pek fevkinde olan Fuzuli’nin şiirleri dahi şarkılarda, türkülerde yer bularak günümüze kadar gelebilmiştir. Şiirin büyüklüğünü şiirin coğrafyadaki etki gücü ve şairin çapı belirler. Şairin zihin haritası ne kadar genişse o kadar kelimeler fetheder. İşte Yunus’u, Baki’yi büyük yapanda budur. Necip Fazıl’ın aksine Süleyman Nafiz, Akif’i çok beğenir. Beğenmekle de kalmaz İstiklal Marşı şairi hakkında biyografi bile yazar. İşin tuhafı Nurullah Ataç, Akif’i beğenmemekte Necip Fazıl’la yarışır. “İstiklal Marşı’nda bizim bugünkü ideallerimize uyacak, onlara hiç olmazsa bir telmih sayılacak hiçbir şey yoktur… Türk’ten Türkiye’den bahsetmez. İçinde ezan vardır, minare vardır, imamı müezzini, kayyumu ile bütün cemaat vardır, millet yoktur. Doğru bir marş değil, bir ilahi, bir tazarrudur. O güfte bugünkü Türkiye’yi temsil etmez.” Sözünü pekte cüretkâr söyler Nurullah Ataç. Oysa Ataç’ın yanıldığı bir nokta vardır ki İstiklal Marşı’nın içinde “millet, ırk, bayrak, istiklal” gibi kelimelerin mevcut olduğudur. Haddi zatında büyük şair tiplemesi farklı kulvarlara göre değişlik gösterir. Şiirlerinde toplum mühendisliğine soyunan Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek ve Nazım Hikmet başı çeker. Estetikte Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Haşim öne çıkar. Düşünce derinliğinde Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç gelirken modern şiirde Orhan Veli Kanık, Cahit Sıtkı Tarancı, Turgut Uyar, Atilla İlhan, İsmet Özel aklıma gelen ilk isimlerden bir kaçı…
Şiir neden az okunuyor?
“Günümüzde şiir az okunuyor.” diye hep bir serzenişte bulunuruz. Oysa şiirler zaten hep az okunurdu. Yalnız makineleşme birlikte şiir nekahet dönemine girdi. Şiir doğası gereği ahenge ve zamana ihtiyaç duyar. Şöyle keyfince duraksayıp okunmak ister. Oysa hız çağındaki günümüz insanı bir telaşeyle koşar. Ekran kaydırmayla zamanını tüketir. Çağın gürültüsünden şiirin sesini duyamaz. Şiire olan rağbeti azaltan faktörlerden biride müphemliğin bitişidir. Modern insan tılsıma, sırra dayanamaz. Sonuca hemen ulaşmak ister. Bu nedenle sabırsız okur, şiiri elinin tersiyle itivermekten çekinmez. Şiiri ulaşılamaz bir kule gibi görüp uzaklaşanlarda yok değil. Okullarımızda şiire bakışımızda bir şaşılık olduğu hemen gözümüze çarpıverir. Bilgi hissin önüne geçmiş gözüküyor. Ölçüyü öğrettik ama sesi duyuramadık. Kafiyeyi gösterdik, kalbi ihmal ettik. Ama her şeye rağmen hız çağında yavaşlamaya, gürültüde sessizliğe, sathilikten derinliğe geçmek için şiire ihtiyacımız var.
Hangi şair okunmalıdır?
Bana göre şairin hangi cenahta olduğunun pek ehemmiyeti yok. Yeter ki şiirde evrensellik yakalanabilsin. Ülkemizde şiir fikir kumaşına kurban ediliyor. Bir mukaddesatçı için “Sakarya Türküsü” olağanüstü bir şiir kabul edilebiliyorken bir sosyalist için aynı şiir hamasetten farksızdır. “Memleketimden İnsan Manzaraları” karşı mahallede ne kadar yer bulabiliyor? Doğrusu bunda şüphelerim var. Edebiyatçılar sanat kumaşı üzerinden değerlendirilmelidir. Şayet şairlerin fikir kumaşına ya da zafiyetlerine göre bir değerlendirme yapacak olursanız şiir antolojisine girecek şiir bulamazsınız. Akif okunmaya değer büyük şairdir. Serbeste Nazım Hikmet gelir. Peşi sıra Cemal Süreya, Turgut Uyar, Ahmet Arif. Ölçülü şiirde Necip Fazıl Kısakürek açık ara öndedir. Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Faruk Nafiz Çamlıbel’de arkasından gelen önemli isimlerdendir. Dünyada ölçüyü ve kafiyeyi ustalıkla kullanan tartışmasız William Shakespeare’dir. Serbest şiirde nedense içimden Arthur Rimbaud diyesim geliyor.
Şiir insana ne kazandırır?
Şairi bol olan ve şiirlerin bacalardan girdiği memleketlerin insanı zarif olur. Şiir insana durmayı, koşarken de fark etmeyi öğretir. Kişinin iç oluşumunu tamamlamasına hizmet eder. Şiir sevgi ve aşk hattındaki duygularımızı harekete geçirir. Merhameti büyütür. Dilin mürebbimi şiirdir. Hafızayı açar, hitabeti güçlendirir. Sözünüzün etki gücünü arttırır. Toplantılarınızda, sohbetlerinizde sıkıştığınız anda bir akçe gibi şiiri kullanmak pekâlâ mümkündür. Netice-i kelam şiir insanı ve dünyayı güzelleştiren en önemli edebi sanattır.
Necati İLMEN

Son Yorumlar