Kimliklere, kişiliklere, kimlere bölünen insanlarda çoklu kişilik parçalanması, bir bütünün daha küçük parçalara bölünmesi, dağılması veya yapısal bütünlüğünü kaybetmesi süreci çıkar toplumlarda. Otantik benliğini bulamayan insanlar ailenin, toplumun, devletin beklentileri karşısında zihin bulanıklığına uğrar. Patolojik sorunlar çıkar, elbette bu durumda. Kimlikler bir çatışma sebebi olur, mahalleler arasında keskin ayrımlar meydana gelir. O zaman her kesimin oynadığı kadın rolleri belirgindir ve kategorize etmek kolaylaşır.
Tuhaf zamanlarda, dijital görünürlükle ve toplumsal değerlerin karmaşasında herkesin rolleri karışır. Bu kez kesimler arasında değil aile içinde hatta kişinin kendi iç dünyasında başlar çatışmalar. Bu bireyi yalnızlaştırır. Bu yalnızlık, ifşa arzusu ile saklanmak, giyinmekle açılmak arasında savruluşlara iter. Bu kadınların, savunmasızlığını örter ama görünenden daha derin bir yalnızlık sarar her birini.
Hasan Boynukara’nın Modern ve Muhafazakâr Kadının Evrimi kitabında işte bu ifşa arzusu ile saklanmak, görünmekle yalnızlaşmak arasındaki kadın sorununa giriş yapılıyor. Sorunu bütünüyle kuşatmasa bile kitaptaki başlıklar ve içeriğinde kısa kısa temas edilen konularla bu meselenin ana başlıkları genel hatları ile bir araya getirilmiş. Türkiye’de netameli bir konuyu üslubu ve nesnel bakışı ile dengelemiş ve ortaya yüzyıllık bir icmal çıkmış.
Türkiye’de modern (seküler, kariyer odaklı, bireysel özgürlükleri ön plana çıkaran) ve muhafazakâr (dini değerlere, aileye, geleneksel cinsiyet rollerine daha bağlı) kadın kimlikleri arasındaki keskin ayrımlar büyük ölçüde yumuşadı bugün. Hasan Boynukara’nın sevdiği bir kelimeyle hibrit (melez, karışık) bir kadın profili daha belirgin hale geldi.
Cumhuriyet’in erken dönemlerinde “modern kadın” genellikle Batılılaşmış, başı açık, kamusal alanda aktif bir imgeydi; muhafazakâr kadın ise daha çok özel alana (aile, annelik) odaklanmış, örtülü veya geleneksel kodlara bağlı görülüyordu. 1980’lerden itibaren, özellikle 2000’lerdeki siyasi ve ekonomik değişimlerle (AK Parti dönemi, muhafazakâr demokrat söylem, orta sınıfın genişlemesi), muhafazakâr kadınlar kamusal alana daha fazla girdi. Eğitim seviyesi yükseldi, kariyer yaptılar, sosyal medyada görünür oldular ama bunu İslami/muhafazakâr değerleri koruyarak yaptılar.
Başörtülü ama stil sahibi, Instagram’da yüksek takipçili “ev hanımı” profilleri), hem kariyer hem aileyi dengeleyen kadınlar, spor yapan veya seyahat eden ama namazını kılan profiller. Bunlar ne tamamen “laik modern” ne de klasik “geleneksel muhafazakâr”. Dijital çağ, ev hanımlığını bile hibrit bir varoluşa dönüştürdü: Geleneksel rollerle modern tüketim ve görünürlük karışımı bir manzara çıktı ortaya.
Muhafazakâr kadınlar, ataerkil yapılara karşı aktif özneler haline gelirken, değerlerini (aile, din) koruyor ama modern araçları (eğitim, iş, sosyal medya) kullanıyor. Bu, 1990’lar sonrası muhafazakâr kadın örgütlenmelerinden günümüze uzanan bir evrim.
Bir kadın hem başörtüsü takıp tesettür modasını takip edebilir, hem üniversitede okur/çalışır, hem spor salonuna gider, hem de evlilikte geleneksel beklentileri (aile onayı, annelik önceliği) korur. Veya başı açık olup aile değerlerine, dine daha yakın durur. Siyah-beyaz ayrım yerini “grinin tonları”na bırakıyor artık Türkiye’de.
Sosyal medya ve dijital kültür bu hibritliği görünür kılıyor. “Modern muhafazakâr” ifadesi bile günlük tartışmalarda sıkça geçiyor; bazıları bunu olumlu (uyumlu, gerçekçi) görürken, bazıları eleştiriyor (tutarsızlık, ikiyüzlülük olarak).
Şehirleşme, eğitim artışı, ekonomik baskılar (çift gelir ihtiyacı) ve küresel etkiler bu karışımı hızlandırdı. Artık “pure modern” veya “pure muhafazakâr” ideal tipler yerine, pratikte melez kimlikler daha işlevsel ve yaygın.
Bu değişim tamamen olumlu veya tamamlanmış değil. Gerilimler devam ediyor: Aile içi roller, kamusal özgürlükler, siyasi kutuplaşma hâlâ ayrışmalara yol açabiliyor. Bazı kesimler hibritliği “melezleşme” veya değer kaybı olarak eleştirirken, diğerleri bunu toplumsal uyum ve gerçekçilik olarak görüyor. Özellikle genç kuşaklarda (üniversite öğrencileri, orta sınıf) bu profil daha belirgin. Sonuç olarak, evet, hibrit kadın karakteri Türkiye’de daha görünür ve baskın hale geldi. Bu, toplumun genel modernleşme-muhafazakarlaşma geriliminin bir yansıması: İki “nehir” (modern ve geleneksel) artık aynı yatakta akıyor, birbirini etkiliyor. Bu süreç, bireysel tercihleri zenginleştirse de kimlik çatışmalarını da beraberinde getiriyor. Gözlemler ve çalışmalar, siyah-beyaz kategorilerin giderek yetersiz kaldığını gösteriyor.
Hasan Boynukara kitabında iki retorik soruyla bunu formüle ediyor. “Moderniz diye Mevlit Okutmayalım mı?” “Muhafazakârız diye Şarkı Söyleyip Dans Etmeyelim mi?” Hasan Boynukara’nın Modern ve Muhafazakâr Kadının Evrimi (tam adıyla Türkiye’de Toplumsal Değişimin Ekseni Olarak Modern ve Muhafazakâr Kadının Evrimi) kitabında kullandığı bu iki retorik soru, kitabın ana tezini en çarpıcı şekilde özetliyor: Modern ve muhafazakâr kadın kimlikleri artık düşman kardeş değil, birbirinin içine geçmiş, melezleşmiş hallerdir. “Siyah-beyaz” kategoriler yerini “grinin tonları”na bırakmıştır. Yazar, bu evrimi “modern kadın köklerini, muhafazakâr kadın ise kanatlarını keşfediyor” diye formüle ediyor.
Yazarın kullandığı bu iki retorik soru, kitabın ana tezini en çarpıcı şekilde özetliyor: Modern ve muhafazakâr kadın kimlikleri artık düşman kardeş değil, birbirinin içine geçmiş, melezleşmiş hallerdir. “Siyah-beyaz” kategoriler yerini “grinin tonları”na bırakmıştır yerini.
Bugün Türkiye’de kadın kimliği, yapay ve ideolojik ikiliklerle değil, pratik hayatta yaşanan sentezle tanımlanıyor. “Moderniz diye mevlit okutmayalım mı?” Modern olmak, sekülerleşmek, Batılılaşmak demek değildir; geleneksel-dini pratikleri (mevlit, kandil, aile ritüelleri) terk etmek zorunda değilsin. Modern kadın artık “köklerini” (din, aile, gelenek) reddetmiyor; onları modern hayatın içine taşıyor. Eğitimli, kariyerli, şehirli kadınların bir kısmı Ramazan’da iftar veriyor, mevlit okutuyor, aynı anda da profesyonel hayatta aktif. Bu, 1980’lerden beri süren göç-siyaset-ekonomi üçgeninin yarattığı gerçeklik: Muhafazakâr değerler kamusal alana taşındı ve “modern” kodlarla barıştı.
“Örtülüyüz diye gitar çalıp şarkı söylemeyelim mi?” Muhafazakâr/tesettürlü olmak, modern sanatı, müziği, bireysel tercihleri yasaklamak değildir. Başörtülü kadınlar artık konser veriyor, sosyal medyada şarkı paylaşıyor, tiyatro, spor yapıyor. “Kanatlarını” (kariyer, sanat, tüketim, dijital görünürlük) keşfetmiş durumdalar. Klasik “muhafazakâr kadın = ev içi” imgesi çöktü; bugün örtülü bir kadın hem tesettür modayı takip edip hem de gitar çalabiliyor. Bu, Nilüfer Göle’nin “modern mahrem” kavramını güncelleyen bir tablo: Mahremiyet kamusallaşıyor, ama dinî kimlik korunuyor.
Kısaca bugün bu söylemler şunu diyor: Keskin ayrımlar yapaydır. Kadınlar zaten bu hibrit hayatı yaşıyor; ideolojik kutuplaşma (laik-muhafazakâr) medya ve siyasette sürse de günlük hayatta eriyor. Sınıfsal ortak dertler (geçim, şiddet, iş-aile dengesi) kimlik farklarını aşmaya başladı.
Gelecekte bu melezleşme norm haline gelecek ve daha da derinleşecek. Boynukara’nın “iki nehir aynı yatakta akıyor” metaforu, öngörüyü netleştiriyor: Kadın kimliği daha akışkan ve bireysel olacak. “Pure modern” veya “pure muhafazakâr” tipler marjinalleşecek; hibrit profil (hem dinî-ahlaki değerleri koruyan hem de modern araçları özgürce kullanan) baskın olacak. Genç kuşaklarda (Z ve Alfa) bu zaten çok daha doğal.
Toplumsal uyum artacak ama yeni gerilimler doğacak: “Otantiklik” tartışmaları (“Gerçek muhafazakâr mısın, yoksa yozlaştın mı?” veya “Gerçek modern misin, yoksa köklerinden mi utanıyorsun?”). Kadınlar hem “modern dünyaya ben de buradayım” hem “mahalleme yozlaşmadım” diye iki taraftan da hesap verme baskısını daha çok hissedecek.

Siyasi ve kültürel kutuplaşma azalabilir; çünkü kadınlar üzerinden çizilen ideolojik hatlar eriyecek. Bunun yerine sınıfsal, ekonomik ve bölgesel kesişimler (Kürt-Alevi-melez kimlikler) öne çıkacak.
Bu iki cümle, iyimser bir sosyolojik teşhis taşıyor: Türkiye’de kadın evrimi, çatışma değil diyalog ve sentez yönünde ilerliyor. Keskin ayrımlar 20. yüzyılın mirasıydı; 21. yüzyılın gerçeği ve geleceği ise hibrit, uyumlu ve çok katmanlı bir kadın profilidir. Yazar bunu “kaçınılmaz başkalaşma” olarak tanımlıyor; biz de bunu artık günlük hayatta, sosyal medyada, iş hayatında ve ailelerde görüyoruz. Bu söylemler, sadece bugünü tarif etmekle kalmıyor; geleceğin daha gerçekçi, daha az kutuplaşmış ve daha “insani” bir kadın kimliğine işaret ediyor.
Ya erkekler? Karakoncolos mu yoksa? Halk arasında karakoncoloslar, maymuna benzeyen, çok kısa veya çok uzun boylu, kıllı vücutlu, çirkin yüzlü, dağınık saçlı, yüzleri ve bacakları kapkara, eli değnekli erkek olarak anlatılıyor.
Bir kadın yazar-akademisyen çıksa erkekleri anlatsa da ak mı kara mı berber makasını kullandığında saçımız önümüze düşünce görebilseydik.
Mustafa EVERDİ

Teşekkürler üstad. Bu kadar övgüyü hak etmiyor ama dost yüreği işte