Türkçülük düşüncesindeki Atsız çizgisinin Yusuf Akçura’nın yarım bıraktığı yerden milliyetçilik fikriyatını neden devam ettirmediği konusu önemli bir sorundur. Akçura, son tahlilde “bütünTürklük” kavramını esas alan bir Türkçülük düşüncesiyle “soya bağlı” veya “soycu” Türkçülük fikri inşa etmiştir. O, Kuzey Türkleri ve Güney Türkleri adını verdiği iki ayrı koldan gelen halkların birbirinden farklı tarihlerini buluşturmayı amaçlayan “bütünTürkçülük” fikrini savundu. Buna rağmen Türkçülük-Turancılık fikrinin savunucusu olarak Atsız’ın, Akçura’yı izlemediğini görmekteyiz. Bu kesinti, Atsız’ın fikir dünyasının “geleneksel milliyetçilik” veya “muhafazakâr milliyetçilik” kapsamı içinde değerlendirilmesine zemin hazırlamaktadır. Nitekim Fahri Yetim’in makalesinde bu husus şöyle ifade edilmiştir:
“Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset’te ele aldığı sorunlardan biri, Türk milliyetçiliği ile İslâmîyet arasındaki ilişki idi. ‘İslâmîyet Türk milliyetçiliğini kabullenmekle kalmamalı, onun hizmetine girmeliydi’ diyen Akçura, İslâmîyet ile Türk milliyetçiliğinin uzlaştırılması gerektiğini ve bunun özgün örneğinin Tatar modernleştirme hareketinde görüldüğünü belirtmiştir. Akçura’ya göre, İslâm birliği siyasetinde fayda vardır. Ancak bunun tatbikinde de büyük zorluklar vardır. Yine bu politikanın farklı dinler arasında nifak ve düşmanlığı arttıracağını ileri süren Akçura bu yüzden etnik temelli Türk birliği siyasetini önermektedir (…) Türk milliyetçiliğinde etnik milliyetçiliğin bir başka temsilcisi de Hüseyin Nihal Atsız’dır. Ancak Atsız’ın milliyetçiliği kabaca bu kategoride görünmekle beraber Akçura’nın anlayışından oldukça farklılık gösterir. Atsız’ın milliyetçiliğindeki etnik vurgu mutlak kan bağını mutlak bir saflık olarak almayıp, ‘Türklük şuurunda olmayı’ yeterli görmek şeklindedir. Atsız, bu meyanda anası Türk olmayan Osmanlı padişahları ile babası Arnavut olan Mehmet Akif’i Türklük kadrosunun dışında tutmamıştır (…) Diğer taraftan Nihal Atsız’ın milliyetçilik anlayışı sosyolojik yönden analiz edildiğinde ise geleneksel ya da çevre milliyetçiliği olarak değerlendirilebilir. Şerif Mardin’in Ülkü dergisi üzerinde yaptığı incelemeye göre sanayileşme ve maddi kalkınma odaklı modern milliyetçilin yanında bir de manevi geleneksel değerlere önem veren geleneksel/çevre milliyetçiliği vardır. Bu anlayış çerçevesinde Atsız’ın milliyetçiliği geleneksel milliyetçilik kapsamına girdiği görülmektedir. Atsız’ın bütün yazılarında vatandaşlığa değil soya önem vermesi ve milleti birincil aidiyet gurubu olarak tanımlaması ise temel milliyetçilik ayrımı olan siyasi ve kültürel milliyetçilik ayrımında grupsal aidiyet dinamiklerini öne çıkaran kültür milliyetçiliği bağlamında değerlendirilebilir. Onun ırk ya da soydan kastettiği bir aidiyet grubu ve birincil-geleneksel-kapalı cemaat topluluğu olarak tanımladığı millet, aynı ‘uruktan’ (tohumdan) gelen aile ya da akraba gurubu benzeridir. Böylesi bir millet algısı Anadolu köylüsünün sözcülüğünü yapan Atsız’ın görüşleriyle uygun görünmektedir. Bu bağlamda Atsız’ın milliyetçilik anlayışı Gökalp’in harstik değerlere yaslanan millet tasavvuruna yakındır. Buradan kültürel yabancılaşmaya açılan yabancıya kapalılık vurgusu Atsız’ın ‘ırkçılığına’ temel oluşturduğu sonucuna ulaşılabilir.” (Yetim, 2023: 58-60).
Fahri Yetim’in Atsız’ın milliyetçiliği hakkında “onun milliyetçiliğindeki etnik vurgu, mutlak kan bağını mutlak bir saflık olarak almayıp, ‘Türklük şuurunda olmayı’ yeterli görmek şeklindedir” değerlendirmesinin “tartışmalı” sayılabileceği söylenebilecektir. Atsız kimi ifadelerinde Türklüğü “kan” ile açıklamış ve hatta “üç nesil Türklük” şartıyla düşünmüştür:
“Ailelerde irsî hususiyetler olduğu gibi, ırklarda da irsî hususiyetler vardır. Yüksek ırklarda bu hususiyetler müspet hususiyetlerdir. Bu müspet hususiyetler ancak aşağı ırklarla karışma neticesinde bozulur. Yüksek ırk pek çabuk bozulur (…) Yüz Türk’le yüz zenci evlense, doğacak çocukların hepsi zenciye benzer. Çünkü zenci, aşağı ırktır (…) Zenciden daha üstün, Türk’ten daha aşağı olan öteki ırklarla yapılan karışmalarda da Türk ırkı üstün hasletlerinden yine kaybeder (…) Yüz Türk’ün yüz Yahudi yahut yüz Arap veya Kürt yahut Arnavut, Boşnak, Gürcü veya Rus’la evlenmesinden doğacak çocukların yüzde yetmişi, sekseni Türk’e benzemez. Bu benzemeyiş hem gövde yapısında hem de karakterdedir. Temiz ve üstün olan şeylerin bozulması tabii bir kanundur (…) İşte ırkçılık budur. Yani Türklerin maddi ve manevî hasletlerinin bozulmaması için onun yabancı kanlarla karışmamasını isteyen millî bir düşüncedir. Gerçi Anadolu’yu açan atalarımız büyük şehirlerde yabancılarla biraz karışmışlardır. Fakat ırk bilgisinin verilerine göre bir topluluk yalnız belli bir zamanda karışır da sonra bu karışma devam etmezse, kendisini tasfiye ederek bir müddet sonra eski haline döner (…) Duruşma sıralarında da söylediğim gibi su katılmamış Türk olmak için üç göbekten beri Türk olmak gerekir. Bunu söyleyen de ben değilim, ilimdir. Almanlar Yahudilere, Amerikalılar da zencilere karşı ilmin bu kanununu tatbik ederek üç göbek ilerisine kadar kanında Yahudilik veya zencilik bulunanları kendi milletlerinden saymamaktadır.” (İşnel-Şimşir, 2025: 13).
Akçura, Türklüğü “saf ırk” tasavvuru ile izah etmemekle beraber “soy esaslı” sayması nedeniyle Atsız’ın fikrî anlamda takip ettiği bir müellif olmalıydı (olabilirdi). Böyle bir silsile kurulabilseydi, Türkiye’de Milliyetçilik-Türkçülük-Turancılık fikriyatı çok daha tutarlı ve sistematik bir ideoloji olabilir; Türklük Asya’dan Anadolu’ya ve Balkanlara gelmiş bir milliyet olarak algılanmaktan kurtarılabilirdi. Niyazi Berkes, Yusuf Akçura’nın düşüncesinin “ırkçılık” kapsamında düşünülebileceğini belirtir:
“Ziya Gökalp’ın düşün yaşamının bir ‘Osmanlıcılık’ dönemi vardır. Daha sonraları gelen bir ‘Turancılık’ dönemi de oldu. Bu ikisi arası dönemde Gökalp’ı, benim görüşüme göre, en çok nitelendiren fikir özelliği ‘halkçılık’ görüşüdür, öyle olduğu halde, o bu ideoloji ile değil açıkça karşıt olduğu ‘ırkçılık’ ideolojisini güdenlerin elinde bayrak olarak anılıyor. Halbuki Osmanlı aydınları arasında ırkçılık sanılan görüşü getiren Gökalp değil, Yusuf Akçura’dır (…) Ziya Gökalp ‘ırkçılık’ karşıtı olduğu halde Yusuf Akçura ırkçı mıydı sorusunu şimdi sorabiliriz. Evet, Akçura Meşrutiyetin gelişi üzerine Türkiye’de temelli yerleşme yoluna girdiği yıllarda, örneğin, Türk, Slav, Cermen ‘kavim’ ya da ‘ırk’ ları arasındaki tarihsel ilişkileri tartıştığı zaman bu iki terimi birbirine karıştırarak kullanır.” (Berkes, 1976: 195, 198).
Yusuf Akçura’nın fikriyatı ve kullandığı kavramlar normal koşullarda H. Nihal Atsız’ın benimseyip, işleyebileceği niteliktedir. Buna rağmen Atsız “En Sinsi Tehlike” başlıklı makalesinde Türkçülüğün öncü kuşak aydınlarını sayarken (bunların bir kısmının ırkçı düşünceye mensup olmadığını da teslim ettiği halde) Yusuf Akçura’yı anmamaktadır:
“Çağdaş Türkçülüğün 4 büyük şahsiyeti vardır: Ali Suavi, Süleyman Paşa, Ziya Gök Alp, Rıza Nur. Bu üç ilk Türkçüde ırkçılık fikri yoktur.” (Atsız, 1997: 62).
Akçura’nın fikirlerinin Atsız’a sempatik gelmemesinin birinci nedeni, Akçura’nın Macarları ve hatta Almanları da kuşatan bir Türkçülük anlayışı geliştirmiş bulunmasıdır. Atsız, Orkun Dergisi’nin kapanış sayısında yayınladığı “Veda” başlıklı yazısında “Turancılık” düşüncesini “akraba toplumlar” dediği Moğol, Macar, Fin, Kore, Mançu milliyetlerine teşmil etmediğini belirtir:
“Turancılık, bizimle akraba olan milletleri yani Moğol, Mançu ve Koralıları, hattâ Finlerle Macarları da birleştirmek ülküsü değildir. Turan kelimesi ilim dilinde bazen Ural‐Altay manasında da kullanıldığı için Turancılığın Ural‐Altaycılık olduğu zannı da bazen hâsıl olmuştur. Fakat hiçbir Türkçü böyle bir gaye gütmemiştir. Bizim Turancılığımız Türk’ün tarihî vatanı olan ve çoğu hâlâ Türklerle meskûn bulunan ülkeleri istiklâle ve Türkiye ile birliğe kavuşturmaktır.” (Atsız, 18 Ocak 1952).
Yusuf Akçura, Osmanlıların Macarlar ve Almanlarla Slavlara karşı savaşması gerektiğini ifade ederek H. Nihal Atsız’dan çok farklı “düşman” algısı geliştiriyordu:
“Efendiler, Kuzgun Denizi ve Kaf Dağları önünde birbirinden ayrılan Türk orduları uzun müddet birbirinden habersiz kaldıkları gibi, güney kolu, yani Osmanlı Türkleri, kendilerinden beş altı yüz sene evvel gelip Tuna havzasına ordu kuran Hun-Ogur kardeşlerini tanımadı. Hatta onlarla savaşıp, onların bağımsızlıklarının imhasına bile çalıştı. Sonra da Cermenlerle bitmez tükenmez kavgalara girişti. Bunlar ne büyük ve kederlenmeye yaraşır tarihi hatalardı.” (Akçura, 2023: 24).
François Georgeon, Yusuf Akçura’nın Osmanlı-Macar birlikteliği hakkındaki düşüncelerinin Turancılık sayılamayacağını, PanSlavizm karşısında hayata geçirilen ittifakı esas alan “akılcı Türk Birliği” olduğu yorumunu yapmıştır:
“Ahmed Ağaoğlu ve Yusuf Akçura gibi Rusya’dan göçen Türklerde egemen olan, Türklerin birliği konusunda akılcı bir yaklaşımdı. Onlar Turancılığa hiç yönelmediler. Nitekim, Yusuf Akçura ne zaman bu konudan söz edecek olsa, Macar ve Türklerin ortak Panislavizm tehlikesi karşısında ittifak yapması noktasını öne çıkarmaya özel bir önem veriyordu.” (Georgeon, 2005: 50).
Akçura yukarıda da ifade edildiği gibi Türklüğün “güney Türklüğü” ve “kuzey Türklüğü” kollarına sahip olduğunu ifade eder ve Osmanlı’ya tarihsel anlamda “Türklüğün yegâne temsilcisi” rolünü vermez. Atsız ise Türklüğün temsilciliği rolünü Osmanlı devleti merkezli siyasal yapılanma üzerinden ele alan bir Türkçülük düşüncesi inşa eder. Atsız, Osmanlı’nın Türklüğe karşıt politikalarını kritik etmeye yönelmemiş, bu perspektifiyle de Türk-İslâm terkipli milliyetçi ekollerle kimi zaman benzeşen kimi zaman ayrışan bir anlayış geliştirmiştir. Atsız’ın bu kapsamda çelişkilere düştüğü de açıktır. Örneğin Türklerin milli kimliğinin oluşmasında İslâm’ı temel unsur sayan Atsız, pek çok aydının “Türk İslâm’ı” bağlamında atıf yaptığı Yûnus Emre hakkında “sapık” ve “kafir” diyecek kadar “resmî Osmanlıcılık” (Ebussuudçuluk) refleksi gösterir:
Fakat Yûnus Emre’nin fikirleri Türk milletini zehirlemiş, onu uyuşturmuştur. Çünkü o da yaşadığı zamanın fikir ve duygu hastalıklarına kapılarak birbirini tutmaz sözleri ‘tasavvur’ diye ortaya atmış, savaşçı bir millet olan çevresinin düşmanlarla kaplı olmasından ötürü savaşçı olmaya mecbur bulunan Türk milletine bir dilencilik felsefesini telkin etmeye çalışmıştır. Onun: ‘Dövene elsiz gerek, / Sövene dilsiz gerek, / Derviş gönülsüz gerek. / Sen derviş olamazsın’ demesi Türk ahlâkına, yaratılışına uyan bir düşünce midir? Hatta Türk dervişleri böyle midir? Orhan Gazi ile birlikte savaşlara katılan dervişler derviş değil midir? Türkiye’nin ilk imparatoru olan Selçuklu Tuğrul Beğ’in kâtibi olan Arap İznü Hassul, Türkçeye de çevrilen eserinde Türkleri böyle mi tarif etmiştir? ‘Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan / Halka müderris olsa hakikatte asidir.’ demekle Yûnus Emre milliyet bakımından da din bakımından da sapıklık içinde değil midir? ‘Millet’ kelimesini Türkçedeki bugünkü anlamı ile ‘ulus’ yerinde kullanıyorsa milliyetsiz, vatansız bir adamdır. Böyle değil de bunu Arapçadaki manası ile ‘din’ yerinde kullanıyorsa o zaman da kâfirdir. Çünkü Müslümanlık öteki dinleri kendisiyle eşit saymaz. Zaten onun: ‘Oruç, namaz, zekât hac cürm ü cinayettürür; / Fakir bundan azaddır has‐ı heves içinde’ demesi de hiçbir tevil ve tefsire mahal bırakmayacak şekilde küfürden başka bir şey değildir. Bunları tasavvufla falan izaha çalışmak boşuna ve gülünç gayretlerdir. Halka evliya diye kabul ettirilen Yûnus Emre’yi, tasavvufi herzelerinden dolayı büyük devlet adamı ve şeyhülislam Ebu Suud tekfir etmiştir.” (Atsız, 2017: 60-61)
Nihal Atsız’ın Yûnus’a ait “Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan” ifadesini milliyetçilik bağlamında “sapıklık” olarak görmesi, onu Mete’nin “Ok ve yay gerebilen kavimleri bir aile gibi birleştirdim; şimdi onlar Hun oldular.” ifadesi bağlamında okuyamadığını gösterir. Ayrıca Yûnus Emre’ye “kafir” diyen Osmanlı uleması etnik olarak “Türk” olmadığı halde, Atsız’ın etnik Türk olan Yûnus’u tekfir etmesi de çelişki sayılmalıdır. Nihal Atsız’ın Yûnus’u “kafir” sayarak Türklükten çıkarması, öte yandan Müslümanlığı “Türklüğün vazgeçilmez şartı” sayması, millî kimliği sosyolojik Müslümanlıkla ve Osmanlı resmî kimliği ile tanımladığı şeklinde eleştirilebilecektir:
“Hristiyan Türkler olan Gagavuzların Türkiye’de yerleşenleri, çoğunlukla Müslüman olmuşlardır. Onlar bunu, Türklüğün vazgeçilmez bir şartı saydıkları için yapmışlardır. Öyle görülüyor ki, bir Türk birliği gerçekleştiği takdirde, bütün bu Şaman ve Hristiyan Türkler Müslüman olacaklardır.” (Atsız, 2015: 85).
Nihal Atsız’ın Türk kültürüne bakarken Osmanlı’nın kültürel sermayesini ve İslâm dinine bağlılığı öne çıkardığı da görülmektedir:
“Türk Milleti günün birinde Müslümanlığı bıraksa bile, nasıl Süleymaniye’yi sevecekse, müziği de hangi yolu ve yönü alırsa alsın, Itrî’yi öyle kutlayacaktır.” (Atsız, 2017: 54); “Bugünkü Türk dünyasının dayandığı iki esaslı temelden birisini teşkil eden İslâm dininin, millî varlığımızın ayrılmaz bir parçası olduğuna inanıyoruz.” (Atsız, 2015: 96).
Görüldüğü üzere Atsız “Türk” kimliğinin temelinde “ırkı” esas aldığını ifade etmesine rağmen “Türk’ün Müslüman olanını” Millet’in temel unsuru saymaktadır. Atsız, “Yurdumuz, Adalar Denizi’nden Altayların ötesine kadar büyük ve müebbed ülkedir” (Atsız, 2017: 41) diyerek Orta Avrupa’daki Hristiyan Kıpçak-Kuman/Peçenek halklarını adeta görmezden gelmektedir. Atsız’ın ifadeleri analiz edildiğinde Kıpçak-Kuman Türkü olan halklardan Oğuzların etki alanında kalan boyların “Türk” sayıldığı izlenimi edinilir:
“Ey Türkelleri! Özbekler, Türkmenler, Karakalpaklar, Kırgızlar, Kazaklar, Oyratlar, Altaylılar! Ey Doğu Türkistanlılar, Uygurlar, Tarançılar! Ey Azerbaycanlılar, Kerküklüler, Bayır-Bucaklılar, Kıbrıslılar, Batı Trakyalılar, Balkanlılar, Gagavuzlar! Ey Balkarlar, Karaçaylar, Nogaylar, Kumuklar! Ey Kırımlılar, Başkurtlar, Mişerler Tatarlar! Ey Yakutlar, Çuvaşlar! Sizin acılarınız, bizim acılarımızdır.” (Atsız, 2017: 41).
Yusuf Akçura ise hem Orta Avrupa Türklüğünü kabul etmekte hem de Müslümanlığı Türklüğün milli kimlik unsuru saymayıp, İslâm’ın Türklüğe hizmet etmesi gerektiği düşüncesini savunuyordu:
“İslâm, Türklüğün birleşmesi (…) hizmeti(ni) yerine getirebilmek için, (…) içinde milliyetlerin doğmasını kabul edecek şekilde değişmelidir. Bu değişme ise hemen hemen mecburidir de (…) Dinler, din olmak bakımından, gittikçe siyasî ehemmiyetlerini, kuvvetlerini kaybediyorlar, İçtimaî olmaktan ziyade şahsileşiyorlar (…) dinler ancak ırklarla birleşerek, ırklara yardımcı -hatta hizmet edici- olarak siyasi ve toplumsal önemini koruyabilir.” (Akçura, 1976: 34).
Atsız’a göre Türkler, Müslüman olduğu için başına her türlü bela ve musibet gelmiş bir millettir:
“Tarihimiz boyunca Müslüman olduğumuz için başımıza bin türlü bela geldiği gibi, bugünkü demokratik rejim yüzünden de 1960’ta geçirdiğimiz tehlike malumdur.” (Atsız, 2017: 23-24).
Atsız, 1950-1960 arasında iktidar olan Demokrat Parti’nin “İslâmî hayata müsamahakâr” politikasının 1960 askerî darbesine yol açtığını ima ederek Cumhuriyetçilik karşısında Demokratlığı Türklük/Türkçülük fikrine uygun bir “rejim” olarak selamlar. Bu perspektif, Akçura’nın Cumhuriyetçi Türkçülük idealiyle çatışmasının gerekçelerinden biri sayılabilecektir. Atsız, Turancılık fikri nedeniyle Ziya Gökalp’in Cumhuriyet’in “milliyetçilik” tasavvuru ile bağdaşamayacağını görmüştür. İkbal Vurucu’nun da ifade ettiği gibi Cumhuriyet’in kurulmasıyla Turancılık ile Milliyetçilik ekolleri arasında bağ kesilmiştir (özetleyerek aktardım):
“Milli devletin ve cumhuriyet rejiminin kurulmasına bağlı olarak, milliyetçilik ve Turancılıktaki ayrışma son sınırına ulaşmıştır. Yeni Türkiye Devleti’nin kurulmasıyla birlikte bu farklılaşma resmi düzeyde milliyetçiliğin kabulü Turancılığın ise reddini beraberinde getirmiştir. Böylece Turancılığın Türk Milliyetçiliği ile özdeş bir siyasal tasavvur olmadığı pratikte somutlaşmıştır. Resmi alanın dışında sivil hayatta da Hilmi Ziya Ülken’den Nurettin Topçu’ya, Anadolu Dergisi’nden Hareket Dergisi’ne Türk düşüncesinde önemli bir yer tutan Türk milliyetçileri Turancılığı reddetmişlerdir. Turancılık, Ziya Gökalp’in izinde Nihal Atsız ile süreklilik unsuru olarak yer almıştır.” (Vurucu, 2009: 167-168).
“Lâiklik Bağlamında Üç Türkçü Devrimci: Sultan Galiyev, Yusuf Akçura, Attila İlhan” kitabımda da işaret ettiğim üzere Yusuf Akçura, Cumhuriyet öncesinde savunduğu “Türkçülük” ideolojisinden, Cumhuriyet sonrası dönemde “geri çekilmiş” ve Türkiye Cumhuriyeti’ni “Türkçülüğün zaferi” olarak nitelemiştir. Akçura’nın fikirlerindeki bu dönüşüm, Türkçülük-Turancılık fikrinin savunucusu olarak Ziya Gökalp-H. Nihal Atsız’ı ve Türkçülük-Turancılık fikrine bağlı aydınları öne çıkarmıştır. Nitekim Atsız, “Türkçülükte Ahlâk” başlıklı makalesinde Ziya Gökalp’i “Türkçülüğü sistemli bir fikir/ideoloji haline getiren öncü” olarak nitelemektedir:
“Merhum Ziya Gökalp, Türkçülük fikrinin şimdiye kadar gelen ilk ve son teşkilatçısıdır. Dağınık fikirleri sistem halinde toplayıp onlara çekidüzen veren ve Türkçülüğü ilmileştiren odur. Yaşasaydı, belki, bugünkü Türkçülük daha derli toplu bir sistem halinde olacak ve pek hızlı yürüyen zamandan gereğince faydalanabilecekti. Fakat onun erken ölümü ve Türkçülüğü yeni bir ruhla yoğuracak ikinci bir teşkilatçının henüz gelmeyişi, bugün bu hareketin az çok aksamasına, hiç değilse geç büyümesine sebep olmaktadır.” (Atsız, 2015: 51).
H. Nihal Atsız’ın Türkçülük fikriyatında Ziya Gökalp’e yakın durmasının bir diğer nedeni de onun Marksizm’e muhalefet etmesidir. Atsız Mecmua’nın 12. sayısında “Namık Kemal” müstearıyla yazdığı yazıda H. Nihal Atsız, Ziya Gökalp hakkında (Marksizm’e karşı duruşu nedeniyle) övgü dolu sözlere yer verir:
“Ziya Gökalp, Marksizm’e iltifat etmeyen adamdır (…) Bu toprağın çocukları için Karl Marks’tan ve Lenin den daha büyük bir insandır (…) Bugün bu memlekette herkes Marksist veya Komünist olduğunu açıkça söyleyebilir ve söylemektedir. Fakat Ziya Bey’in ortaya atıldığı zamanlarda herkes Türk’üm ve Türkçüyüm diyemezdi (…) Rus inkılâbının esaslarını nasıl Lenin kurdu ise, bugünkü Türk inkılâbının ilk esaslarını da Ziya Bey kurmuştur.” (Atsız [Namık Kemal], 1932: 19-20).
Bu noktada Ziya Gökalp ile Yusuf Akçura Türkçülüğü arasında ortaya çıkan bir farka daha işaret etmek gerekmektedir. “Türk Milliyetçileri niçin Yusuf Akçura’nın fikirlerini değil de Ziya Gökalp’in fikirlerini esas almaktadır?” sorusunun cevabı, Atsız tarafından dolaylı yoldan verilmektedir. Atsız, Türkçü-Turancı ideolojisini Oğuzculuk üzerinden anlamlandırmakta, bunu da açıkça ortaya koymamakla beraber Ziya Gökalp’in görüşünü ileri sürerek yapmaktadır (özetleyerek aktardım):
“Değerli fikir adamımıza göre, Türk ülküsünü yakın ve uzak ülkü olmak üzere ikiye ayırmak lâzımdır. Yakın ülkümüz, Oğuz veya Türkmen birliğidir. Çünkü, kültürce birleşmeleri en kolay olan Türkler Oğuz Türkleridir. Türkiye Türklerinden başka Azerbaycan, İran ve Harzem ülkelerinin Türkleri de Oğuz boyundandır. Bu bakımdan, Türkçülüğün yakın ülküsü bu boydan olan Türklerin birleşmesi, yani Oğuz birliği veya Türkmen birliğidir. Uzak ülkümüz ise Turan’dır. Turan ülküsü, Turanlı kavimlerin birleşmesiyle meydana gelecek bir kavimler karışımı değil, sadece Türklerin birliğidir. Turan ülküsü, bugün için bir hayal gibi görünmekle beraber, tarihte bir gerçektir. Çünkü Türkler tarihte birkaç kere birleşmişlerdir. Gökalp, bugünkü heyecan ve hamle kaynağı olan hayal ile tarihin gerçeğini birleştirerek şu sonuca varmaktadır: Tarihte gerçek olan şeyler, gelecekte de gerçek olabilir! Ziya Gökalp’ta da tenkit edilecek tarafları vardır. Ancak bu büyük fikir adamımızı küçük düşürmek için yapılan tenkitler bulunmaktadır. Bu gibiler, Gökalp düşmanlığının eserleridir. Gökalp düşmanlığı, fikir adamımızın şahsından çok milliyetçiliğine karşıdır. Türkçülük ülküsüne düşman olanlar, bu ülküyü zayıflatmak için Türk milliyetçiliğinin en büyük şahsiyetlerinden birisi bulunan Ziya Gökalp’ı hırpalama taktiğinden hiç ayrılmamışlardır. Gökalp’a düşmanlık edenlerin büyük çoğunluğu yerli kızıllardır. Bu düşmanlığın iki sebebi vardır Birincisi, Gökalp’ın eserleriyle, Türkün manevi gücünü ayakta tutmasıdır. Türkiye’de Türkçülük var oldukça, kızılların memleketimizi Moskof pençesine atmak gayretleri elbette ki gerçekleşemez. İkincisi ise, büyük fikir adamımızın, Turancılık ülküsünün de en büyük siması bulunmasıdır. Türkiye dışındaki Türklerin hürriyetlerine ve bağımsızlıklarına kavuşması davası olan Turancılık gerçekleşirse, bu yerli kızılların manevi vatanları olan Rusya’nın, pençesindeki en verimli toprakları elinden kaçırmak suretiyle yarı yarıya çökmesi olacaktır. İşte, kızılların Gökalp düşmanlığının sebepleri bunlardır.” (Atsız, 2014: 145-147).
Yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı üzere H. Nihal Atsız, Ziya Gökalp’in “Turancılık” mefkûresinden beslenmekte, ancak onu “ırk” temelinde güncellemekteydi. Ziya Gökalp’in ırkçılığı Milliyetçi düşünce bakımından benimsememesi, Atsız için sorun teşkil etmemekteydi. Atsız, Ziya Gökalp’in “Oğuzcu” irredentizmini (yayılmacılık) kendi “saldırgan Türkçülük” ideolojisi bakımından ilham verici görüyordu. Bu hususta yazdığı bir makaleye “Ülkücüler Saldırıcıdır” başlığı koymuş ve yayılmacı görüşlerini ilan etmişti:
“Ülkücüler saldırıcıdır. Bağımsız olmayan millet, onu kazanmak için, kendisine hâkim olan milleti yenmeye mecburdur. Yani saldırıcı bir maksatla hareket edecektir. Birliğini tamamlamamış olan millet, bu birliği elde etmek için, urukdaşlarını tutsak eden millet veya milletlerle çarpışacak, onlardan toprak alacaktır (…) Eldeki sınırları korumak ve zengin olmak düşüncesi hiçbir zaman ülkü olamaz.” (Atsız, 2015: 30).
Yusuf Akçura ise bu türden düşünceyi “emperyalist milliyetçilik” olarak adlandırıp reddetmekteydi:
“Emperyalist milliyetçilik ise saldırı amaçlıdır, diğerlerinin hukukuna tecavüzü bile caiz görerek kendi milliyetini takviyeye çalışır. Saldırı amaçlı milliyetçilik dünyada henüz bitmiş değildir. Fakat zannediyorum ki bu tür milliyetçilik er geç yok olmaya mahkûmdur.” (Akçura, 2017: 36-37).
Ziya Gökalp ile Yusuf Akçura arasındaki çatışmanın daha başka boyutları da bulunmaktadır. Yusuf Akçura, her ne kadar Avrasya’daki Türklerin büyük çoğunluğunun “Müslüman olduğu” olgusunu dikkate almakta ise de Türklüğe “İslâmizasyon” (“İslâmîleştirme”) misyonu yüklememekte ve “Türk” kimliğini Müslüman olmakla tanımlamamaktadır. Hatta Akçura, İslâm’a, “Türklüğe hizmet etmek” görevi vererek Ziya Gökalp’ten çok farklı bir perspektif inşa etmektedir. Ziya Gökalp’in ise “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” şeklinde formüle ettiği bir teslisi bulunmaktadır. Bu teslis, Türklüğü “Müslüman Oğuz” prototipin üstünde bina etmektedir. İşte H. Nihal Atsız, Ziya Gökalp’in tezlerini esas almak nedeniyle 1000 YILCI Milliyetçilik mefkûresine dolaylı şekilde dahil olmaktadır.
Türk milliyetçileri Ziya Gökalp’in “kültürel milliyetçilik” bağlamında “halkların Türkleştirilmesi” teklifine yakın durmuştur. Buna göre Gökalp’in teklifiyle soy bakımından Türk olmayan kavimlerin “Türkleştirilmesi” politikası idealleştirilemekte ve fakat bu Türklüğün de üst kimlikte “ırkî Türklük” olarak algılanmaması şeklinde formüle edilebilecek bir “milliyetçilik” fikriyatına alan açılmaktadır. Diğer ifadeyle Türklük, Ziya Gökalp için Müslümanlaşmak ile birlikte ortaya çıkan bir kimlik sayılmakta, dolayısıyla milliyet kimliği İslâm’ın dolaylı dahi olsa hizmetine girmektedir. Oysa Akçura’nın Türkçülüğü son tahlilde “ırk” temelli olup, farklı etnik kökene sahip halkların soycu karakterini kabul etmekte, İslâm’ı da Türklüğün hizmetinde görmektedir. Akçura, 1911’de Türk Yurdu dergisinin yazı ve idare heyetinin kabul ettiği programı “Türk Devleti’nin Öncüleri (1928 Yazıları)” kitabına almıştır. Bu programda Akçura, “Türk ırkı” kavramını kullanmıştır. Akçura’ya muhalefet eden Ziya Gökalp’in programı iki hedefe yönelmiş durumdadır ve etnikçi yaklaşımdan arındırılmış “tahayyül edilmiş millet” esaslı bir milliyetçiliği imal etmektedir. Bu milliyetçiliğin “millet” mefhumu soyu esas almamakta, ancak Türk adını “Oğuzlara” hasrederek öne çıkarmaya yönelmektedir. Gökalp, yeni kurulan Devlet’e “Müslüman ve soyca pek çok etniğin karışımı olan” bir Türklük icat etmesini önermektedir. Gökalp Devlet’in, imal ettiği bu Türk’ün (Müslüman ve soyutlaşmış Türk) Dini’nin de Devlet tarafından dönüştürülmesine (yukardan aşağı reforma uğratılmasına) görevli olduğunu ifade etmektedir. Akçura ise soyut Türklük’ten değil, somut Türklük’ten bahsetmekte, tarihte Kıpçak/Oğuz/İtil Bulgar/Sibir gibi Türk boyları bulunduğunu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni Türk soyunun kurduğunu, Devlet’in asimilasyona giderek başka halkları Türkleştirmek gibi bir misyonu bulunmadığını belirtmektedir. Milliyetçi düşünürler Türk’ü “Müslüman olmak” ve yeryüzündeki halkları “Müslümanlaştırmak” (yahut dünyayı ilayi kelimetullah gayesiyle fethetmek) kimliği ile muhtevalandırdığından Gökalp’e yönelmiştir.
Ne var ki, milliyetçilerin Ziya Gökalp’in “İslâm’ın Türkleştirilmesi” bağlamındaki fikirlerini eleştirel nazarla ele almadığı da bir gerçekliktir. Ziya Gökalp’in reformist yaklaşımı, Cumhuriyet’in “Türk ahalisi” üzerinde bir “din politikası” geliştirmesine neden olmuştur. Gökalp’in “Türk İslâm’ı” bağlamındaki reform teklifleri toplumun etnik olarak kendisini farklı gören kavmiyetlerin “Türk” kimliğine itiraz etmesine ve “Cumhuriyet”in de İslâm’a karşıt bir rejim olarak algılanmasına yol açmış, dolayısıyla anlam krizi yaşanmıştır. Söz konusu kriz, Türkiye’de İslâmî yapılanmaların İran ve Arap İslâm’ını “gerçek İslâm” olarak görmesi bakımından menfi bir etkiye yol açmıştır.
Öte yandan Gökalp, eski Türk siyasal/toplumsal hayatının feminist ve demokrat olduğunu da savunarak, modernleşmeye eski Türk hayatından kök aramıştır. Bu görüşleriyle Ziya Gökalp anokronik ve aşırı pozitivist kalmıştır. Zira Gökalp, Türk boylarını da gelişmeci ve ilerlemeci paradigmayla ele almıştır. Ona göre Türkiye, kabile devrinden ve ümmet devrinden geçerek millet aşamasına geçmiştir. Bu argümana göre örneğin Kazaklar, henüz kabile devrinde olup, Anadolu Türklerinden geridedir ve millet değildir.
Akçura ise bütünTürklüğü esas alan bir perspektifle Türklüğe bakmıştır. Yusuf Akçura, Gökalp’in “Din’in Türkleştirilmesi” yaklaşımını da benimsememiş, Din adına hareket eden şeyh, şıh, tarikatların feodal sistemi beslemesine ve batıl inançlarla halkı din adına sömürmesine karşı çıkmıştır. Akçura’nın dindarlığa yönelik eleştirileri dine müdahaleci bakışa sahip olmayıp, sınıfsaldır. Akçura, halkın dinini Türkleştirmeyi esas alan Gökalp’in görüşünü benimsememiş, Din’in toplumsal tezahürlerinin zaman içinde değişmesi yolunda görüş belirtmiştir. Yukarıdaki argümanlardan hareketle şu söylenebilecektir: H. Nihal Atsız, Akçura’yı izlemeyip, Gökalp’i izlemekle 1000 Yılcı Milliyetçilik (Türk-İslâm Terkipli Milliyetçilik) ekolü ile benzeşen bir düşünce inşa etmiştir.
Lütfi BERGEN
Kaynaklar:
- Akçura Yusuf, Türk Cermen ve Slavların Münasebetleri Tarihi, Dönem Yayıncılık, 2023.
- Akçura Yusuf, Türk Devriminin Programı, Kaynak Yayınları, 2017.
- Akçura Yusuf, Üç Tarz-ı Siyaset, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1976.
- Atsız Hüseyin Nihal, Türk Ülküsü, Ötüken Neşriyat, 2015.
- Atsız Hüseyin Nihal, Tarih Kültür ve Kahramanlar, Ötüken Neşriyat, 2014.
- Atsız Hüseyin Nihal, Turancılık Milli Değerler ve Gençlik, Ötüken Neşriyat, 2017.
- Atsız Hüseyin Nihal, İçimizdeki Şeytanlar/En Sinsi Tehlike/Hesap Böyle Verilir, İrfan Yayınevi, 2016.
- Atsız Hüseyin Nihal, Milletleri Ruhlandırmak (11 Ekim 1971 Ötüken), Turancılık Milli Değerler ve Gençlik, Ötüken Neşriyat, 2017.
- Atsız H. Nihal [Namık Kemal], Kadro ve Ziya Gökalp, Yıl: 1, Sayı: 12, 15 Nisan 1932.
- Berkes Niyazi, Unutulan Adam, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyoloji Konferansları Dergisi, Ziya Gökalp Sayısı içinde, Sayı: 14, ss. 194-203, 1976.
- Georgeon François, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri: Yusuf Akçura (1876-
- 1935), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2005.
- İşnel Buse Nur-Şimşir Sebahattin, 1944 Irkçılık Turancılık Davası (Savunmalar), Post Yayınları, 2025.
- Vurucu İkbal, Osmanlı’dan Türk Cumhuriyetlerinin Bağımsızlığına Kadar Türk Milliyetçilerinde Turancılık Algısı, T.C. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, 2009.
- Yetim Fahri, Türkiye’de Milliyetçilik Düşüncesinin Farklı Versiyonları ve Kesişen Tarafları, Tezkire Dergisi, Sayı: 83, 2023.

Son Yorumlar