“Ve tüm yaralarım benim aşktandır” diyordu Füruğ Ferruhzad. Şiirin ve hikmetin beşiği Acem topraklarından sesleniyordu. Evet, Modern İran şiirinin en önemli kalemlerinden biriydi. Yaşadığı dönemin sıkı muhaliflerindendi. Şarkın sert, baskıcı, insanı silikleştiren despotluğuna, kıyıcılığına dipdiri, ateşîn mısralarla isyan etti. Gecenin sonsuzluğundan seslendi aşkın ve aydınlığın gür sesiyle. Bir çığlık oldu kimileyin. Bir öfkenin dışa vurumu… Kadınların böylesine etkisizleştirildiği ve insan içinden uzaklaştırıldığı erkek egemen bir toplumda inadına hayatın içinde oldu, hayatta oldu. Bütün sınırları aşmış, evrenselin sonsuzluğunda aşka ve sevgiye dair sözleriyle insanlığın yüreğine işlemişti. Ne söylediyse sahi söyledi, sahiden söyledi. Ondan sebep yüreğimizin en acılı, en tenha yerinden yakaladı. Çok erken göçenlerdendi bu diyarlarlardan. Çok erken, çok zamansız… Bir trafik kazasında, 32 yaşında… Gitti ama zamanı aşan mısraları kaldı geride… Bilinen ve dönüp dönüp okunan…
“ve o denli ölüyüm ki ben
ölümden başka hiçbir şey artık
beni kanıtlayamaz…”
Ortadoğu’da insan olmak zor, gerçekten zor… Hele kadın olmak, hele bir de yetenekli, özgüveni yerinde, becerikli kadın olmak ve ayakta kabilmek neredeyse imkânsız. Varla yok arasında bir yerlerdesindir… Yokluk perdesini yırttığın anda, varlık alanına çıktığın anda büyük bedeller ödemeyi göze alman gerekir. Susmak… Evet, susmak ve görmemek… Bunlar yaşamının kefareti olur. Özgürlüğe ve barışa dair cümle kuramaz kadınlar… Yaşamaya dair hele hiç… Zira, yaşamak istiyorsan ölüme göz yumman gerekir. Bir doğu kadını olarak Füruğ bu lanet çevrimin dışında kaldı. Özgürlüğünden ve özgünlüğünden hareketle, hemcinslerine Prometheus havariliği yaptı… Bugün hâlen burada, bizlerle oluşunun başlıca sebebi de bu olsa gerek…
”…Ne tuhaf bir dünya.
Kimsenin işine karışmıyorum.
Kimseyi incitmiyorum ve
her an kendimleyim, böyle olunca herkes beni
kurcalıyor…”
Çok zor günlerden geçiyoruz. Kandan, gözyaşından mürekkep ırmaklardan geçiyoruz. Tökezliyoruz… Her gün kadın cinayetleriyle güne başlıyoruz. Vicdanı olanın vicdanını sızlatan ölümler, trajediler… Sızlayan bir vicdan ve kapkaranlık bir geleceğin içimize doldurduğu zifir… Hayatı paylaşmak, birbirini tamamlamak yerine kadını mülkü olarak gören bir kültürün çocukları elbette kadına değer vermeyecek, Onun da duygularının olduğunu bilmeyecek, Onun da incinen, burkulan bir yüreğinin olduğunu göremeyecek. İşte böyle bir coğrafyada, kültürde cinsiyet prangasına direnen cesur sesler duyma isteği kendini hissettiriyor. Tam da burada kadının varolma mücadelesi sanatın yaratıcı sesiyle hayat buluyor ve Füruğ‘u ölümsüz kılıyor.
“Kendi varlığımın sesi olayım dedim
Yazık ki kadındım.”

Nazan Kesal
Kitle kültürünün, populizmin dizi oyuncusu olarak tanıttığı aslında iyi bir tiyatrocu olan Nazan Kesal, Mart ayından beri Kadıköy Moda Sahnesi‘nde Füruğ‘un hüzünlü, buğulu, aydınlık, umut dolu dünyasını sahneye aktarıyor ve O güzelim insanı bizlere bir kez daha hatırlatıyor, bu tek kişilik oyunuyla. Oyunun yazarı yine başarılı kadınlarımızdan Şebnem İşigüzel. İşigüzel şaşırtıcı öyküleriyle, kendine özgü anlatımıyla yazın hayatında yerini sağlamlaştırmış bir kalem. Kaleminin dokunduğu her şey okuyanı, dinleyeni hemencecik içine alıyor. Oyunun yönetmeni ise Berfin Zenderlioğlu… Zenderlioğlu‘nun on parmağında on marifet… Yönetmen, oyuncu, dramaturg, dekor tasarımcı… Bu harika oyun Onun emekleriyle daha da güzelleşmiş.
Kesal, has bir tiyatrocu. Yukarıda bahsettiğimiz bu zor günlerde yaptığı bu iş çok daha değerli bir hale geliyor. Sanat, eylemin en zarif halidir. Nazan Hanım sahnede bunu gerçekleştiriyor. Sanatın bütün zerafetiyle Füruğ‘u yaşatıyor. Nazan Kesal oyunun hazırlık sürecine dair verdiği bir röportajda, “Bir kadın olarak, bir insan olarak ne gibi sıkıntılar yaşadığını, çelişkilerini, geleneğin ve eril dünyanın dayatmaları ile o coğrafyada nasıl insan kalınır merak ettim. Füruğ olmak, yani kendi olmaya çalışan bir kadınının hikâyesi ve varoluş mücadelesiydi arzu ettiğim. Bu yüzden bu oyunun içimdeki yolculuğu uzun sürdü. İyi ki de uzun sürmüş bu yolculuk. Zaman içimdeki Füruğ’u daha da derinleştirdi ve büyüttü.” diyerek süreci özetliyor ve Füruğ‘un neden önemli bir isim olduğunu bir kez daha hepimize gösteriyor.
Oyunun tanıtım metni ise şöyle:
“Oyunda anlatılan aynı iklimde açıp solan hepimizin hikâyesi; baskı altında yaşayanların, hep eksik bulunanların ve her şeye rağmen yaşamaya devam edip sözünü esirgemeyenlerin. Ölüsüne bile tahammül edilemeyen, cenazesi bekletilen Füruğ Ferruhzad kendi arafında ömrünün şiirini yazacak ve aklınızdan çıkmayacak sözler fısıldamak üzere sahnede olacak.”
Nazan Kesal‘ın Füruğ‘la yolları yıllar önce kesişiyor. Nazan Hanım eşi Ercan Kesal‘ın hediye ettiği “Sonsuz Gün Batımı” kitabıyla tanışıyor Ferruhzad‘la. O zamandan beri Nazan Kesal sahneye taşımak istiyor Ferruhzad‘ı. ve ekliyor; “Kadınların durumu iyileşmiş olsaydı bu oyunu sahnelememe gerek kalmazdı.”
Modern İran şiirinin yıldızı Füruğ‘un hayatı acı dolu. 32 yaşında trafik kazasında ölünce, cesedi iki gün bekletiliyor. Cenaze töreninin yapılıp yapılmaması mollalar tarafından tartışılıyor. İşte Kesal‘ın oyunu burdan başlıyor. Musalla taşından… Ölümünden geriye doğru devam ediyor oyun.
“Yaralarım aşktandır” Nazan Kesal‘ın sahnede devleştiği oyunun adı. Füruğ Ferruhzad‘ın şahsında doğu kadınının çocukluğu, aşkları, evliliği, anneliği, yaşamdaki tökezlemeleri, yalnızlığı, çaresizliği, yok sayılması… bunlar gösteriliyor. Bütün yokluklara rağmen bir kadının varolma mücadelesi…
Velhasıl, İran’ın ilk kadın yazar ve şairi Füruğ Ferruhzad‘ın düşleri, sanata ömrünü vakfetmiş kıymetli Nazan Kesal‘ın sesinde yeniden hayat buluyor ve bizlere o eril ve lanetli topraklara güller saçan incecik dokunuşlarıyla yeniden, “Kuş ölür, sen uçuşu hatırla” diyor.
Emre BOZKUŞ

Son Yorumlar