O, Seviliyorsa Ben Haydi Haydi

Yatılı okul farklıdır. Orada büyük çoğunlukla şehir görmemiş, görse de şehrin şartlarını kabullenip hayatına katacak kadar yaşamamış gençlerin toplandığı yerdir. 60’lı, 70’li yıllardan söz ediyorum.

Kimi karşı cinsten birine olan duygusunu açmaz, açamaz; bundan ölümüne çekinir. Reddedileceğinden (nedense) emindir, açılmaz. Tek yanlı da olsa uzaktan duyduğu sevgiye helal gelir korkusuyla açılamaz. Memleketinde de başına asla böyle şeyler gelmediğinden sevgisini açıklama anı aklına gelse ne açılması, kaçacak köşe arar; utanır kendi kendine kıpkırmızı kesilir. Aşkını içinde bir yanardağ gibi taşır. Ölene kadar da taşımaya peşinen razıdır. Kimisinin, aylar, yıllar geçtikçe yaşadıkları, görüp duydukları, okuyup seyrettikleri ile pişmeye, bakışı değişmeye, cesareti artmaya başlasa da “ya reddederse, ya bana hakaret edip onun yüzüne bakamaz hale gelirsem, ya herkesin içinde beni rezil ederse, ya idareye şikâyet ederse…” tedirginlikleri dağ olup keser önünü. Çevresinde karşılıklı sevenleri, sevdiğine açılanları, konuşanları, gezenleri gördükçe, bu davranışlara memleketinden kültürel erzak olarak getirdiği tepki, yavaş yavaş imrenmeye hatta kıskanmaya dönüştükçe, zihninde imkânsızlardan biri olarak yer eden sevme ve sevdiğini belli etme duyguları zincirlerinden kurtuldukça; sevdiğine sevgisini, uzaktan, sözsüz, sessiz bir şekilde sezdirmenin yolunu aramaya başlar. Bakar. Sık sık bakar. O kaçamak bakışların birinde ‘Ah bir göz göze gelsek’ diye içi içini yerken göz göze gelirler. Gelirler; ama daha o saniyede yıldırım çarpmış gibi kaçırır gözlerini. Utanır. Çekinir; reddedilmekten, ‘ne bakıyorsun?’ azarına muhatap olmaktan çekinir. İlk fırsatta yine bakar, yandan, arkadan, kaçamak bakışlarla karşıdan bakar… En çok hiç ummadığı üstüne üstlük “hantal, tembel, çirkin, kılıksız” bulduğu birinin, kızlarla (veya kız ise erkeklerle) arkadaş olmasından, flört etmesinden cesaret almaya başlar. “O, seviliyorsa, ben haydi haydi…” fikri, zihninde öne geçer. ‘O, seviyorsa, sen haydi haydi…’ değil, ‘O, seviliyorsa ben haydi haydi’…

Konuşmalar, kalem, silgi alış verişi sırasındaki minicik parmak temasları, sınıfta, okulda şu takımda, bu grupta birlikte görev almalar ve o ara daha çok konuşma fırsatları, yüreğinde suya atılan taşın çıkarttığı halkalar gibi gittikçe büyür büyür ve nihayet bir kıza açılmanın, kız tavlayan delikanlı olmanın kapısını tıklatır…

Bu hal içinde geçtikçe zaman, delikanlıda, ailesinden aldığı terbiyeler, tembihler; okuyarak ve yakın çevresinde görerek hayatına kattığı ahlaki kurallar, hatta dini sakıncalar birer birer etkisini azaltmaya, neredeyse yok sayılmaya başlar. Bu hal aynı zamanda birçok şeyi görüp yaşamamış Anadolu çocuğunun “çağ atlaması, modern hayata adım atması”, ‘kabak çiçeği gibi açılması’; günah, haram, yasak frenlerinden ayağını çekip nefis, zevk, eğlence ve ‘yaşama’ vitesine takması demektir de… Sigaraya alışmak gibi… Arada sırada tek tek ve hatta istemeyerek içerken, körkütük tiryaki olup kalmak, onsuz yapamamak gibi…

Aşk saati vuralı çok olduğu halde duyduğunu hayra yormayıp uykuya devam edenler bile zor kurtulur bu değişimden; onların da kulakları çınlayıp durur ve ille uyanırlar. Bir kısmı yatağında şekerleme yapmaya ısrarla devam etmeye kararlı olsa da uyanırlar…

Bu değişim, bir taraftan geçmişi ile hesaplaşmaya iter insanı, ailesi, büyükleri ve kültürü ile hesaplaşmaya… Bu hesaplaşma dünyanın, çağın, nefsin galibiyeti ile biter çoğu zaman. Elden bir insan daha kayar. Çamura mı düşer yoksa çırpınarak duru suya kavuşur mu bilinmez…

Arif BİLGİN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir