Zonklamaları beynine vuruyor ve dişinin oyuğundaki ağrı, adeta bir nabız gibi atıyordu. Sağa döndü, sola döndü; yüzünü yastığa gömdü, ağrıyan tarafına yatıp üstüne bastırdı ama bir faydası olmadı. Ağrı bir türlü geçmek bilmiyordu. Yatağından kalktı ve odanın içerisinde gidip gelmeye başladı. Bir çare bulmalıydı, yoksa olacak gibi değildi. Etrafına bakındı ve yutacak bir ilaç da bulamadı. Derken ağrıyan dişine tuz basmak geldi aklına. Bunu daha önce bir yerlerden duymuştu. Fakat tuzu bastıktan bir süre sonra daha da şiddetlendi ağrısı. Şöyle kızgın kora dönmüş bir çivinin ucunu dişin oyuğundan içeri sokup, en azılı yerinden dağlayarak söndürmek istedi ağrısını. Bu düşüncesinden de hemen vazgeçti. Hem acısını göze alamadı hem de tümden beter olmak da vardı işin sonunda. Çünkü dişinde yaptığı her kurcalama işlemi, elindeki çöple bir yaban arısı peteğini karıştıran çocuğun arıları iyice çileden çıkarması gibi onu daha da dayanılmaz ağrıların kucağına atıyordu.
Delikanlı olması hasebiyle evdekileri uyandırmayı gururuna yediremedi evvela. Sonrasında anladı ki bu ağrı dayanılacak türden değildi ve çaresiz annesine seslendi. “Ana!” dedi birkaç kez inler bir ses tonuyla ve annesinin uykulu sesinden bir cevap duyunca, “Dişim çok ağrıyor, duramıyorum.” diye devam etti. Toparlanıp gelmesi çok uzun sürmedi kadıncağızın. Durumu anlayınca bir sızı koyuldu annesinin yüreğine, ne edeceğini de bilemedi. İstemsizce ve bir çözüm ararcasına; ellerini kollarında ve yüzünde gezdirdi, sonra da fazlalık ya da birer emanet gibi yanlara doğru saldı ve en sonunda yeleğinin iki yanındaki küçük ceplere sığdırmaya çalıştı yumuk ellerini.
Yine, yeni bir sıklet anıydı yaşadıkları. Gecenin bir vaktiydi. Köy yerinde ilaç yoktu, imkân yoktu. Bir ara kocasını uyandırmayı düşündü fakat ondan da vazgeçti hemen. Bırak bu hâle bir çare bulmasını, gecenin köründe kaldırıldığı için esip gürlerdi herif. Öteki odadan gelen horlamalarıyla bile sanki bunları söyler gibiydi adam. “Damla su görmez çöllere belki kar düşer ama bu zalimin kalbine merhametten nem bulaşmaz.” diye geçirdi içinden.
Bazı zamanlar, eli kerpeten tutan birisi köyün gönüllü dişçisi olurdu fakat son yıllarda öyle bir kimse de kalmamıştı. Hem en son bu işi yapan Nalbant Salman Mahmut da iyice yaşlanmıştı. Kimini tutup çeker kimini de kırıp içinde bırakırdı dişlerin. Çürüğünü sağlamından ayıramayıp da ağrısız dişleri çekerek; ayağına varan hastaların derdine dert eklemeye başlayalı, kimse de kapısını çalmaz olmuştu nalbantın. Elleri titrediği ve gücü de yetmediği için kimsenin katırına ve atına da nal giydirmez olmuştu artık. Zaten iki mesleği birden bırakmayı düşündüğü son zamanlarda onu asıl tedirgin eden şey; köylünün dişini eksik ya da yanlış çekmekten ziyâde, Allah muhafaza, ahâlinin eli-ayağı sayılan bir katır veya atı sakat bırakabilir olmaktı.
Nalbant Salman Mahmut kendi hesabına kârdaydı. Köydeki dört nalı üzerinde yürüyen hiçbir hayvanı topala çevirmeden elindeki paslı kerpeteni, kerpiç duvardaki gene paslı olan çivisine asmış olmanın huzurunu ve kendince haklı gururunu yaşıyordu. Ayrıca bulduğu ilk fırsatta bir övünç nişânesi olarak bunu etrafına anlatıyordu. Fakat dişçilik konusunda giderayak kimseye de el vermediği için bu alanda ciddi bir boşluk bırakmıştı ve gecenin bu vaktinde Mustafa’nın ağrılı azı dişi, kafasının içinde davul tokmağı çalıyordu.
Çocuğun eli yüzünde, iki büklüm, amaçsız ve çaresiz adımlarla sağa sola seğirtmesini kısa bir an izledi annesi. Hemen sonra, “Oğlum, yüklükte on lira var, onu al da ilçedeki dişçiye git.” diyebildi. Mustafa afallar gibi oldu ve kızarmış gözerini iyice belerterek annesinin yüzüne baktı. İdare lambasına gaz aldırmak için köyün içindeki Kötü Köşker’e gönderiyordu sanki. “Ana! Bu vakitte ve bu hâlde ben nasıl giderim buradan tâ Gölbaşı’na?” dedi ağlamaklı bir sesle. Annesi iyice düşünmüş, kafasında tartmış, içinde almış vermiş ve çaresiz bu karara varmıştı. Başka bir şey de yoktu yapacak. Ya bu azap ağrısına dayanacak –ki bu da hiç kolay değildi- ya da ilçenin yolunu tutacaktı.
Mustafa hemen çıkışmıştı çıkışmasına da biraz bekleyince durumun vahâmetini ve çaresizliğin çıkmazlığını anlayıverdi. Kabullenmekten başka bir yol da göremedi zaten. Burada oturup ağrıdan ölmektense varsın yolda korkudan ya da kurda kuşa yem olup ölsündü.
İnsanoğlu işte! Bulunduğu her koşul ve vaziyete bir şekilde uyum sağlamak zorundaydı. Bunun da başta gelen kısmı evvela olayı kabullenmekti ve zaten Mustafa bu adımı biraz önce atmıştı. Aslında, iradesini kullanabilen ve çözüm yolu arayan birisi için mevcut durumu kabullenmek, karşısındaki hâdiseye teslim olmak demek değildi. Bilakis, onu yanındaki mindere oturtup kendine biraz alıştırdıktan sonra boynundan burkup koltuğunun altına almaktı, alt etmekti yani. Mustafa yerdeki mindere bakarken buldu kendini ve hemen kafasında bir plan yapmaya başladı.
Köyden ilçeye giden iki yol vardı. Birincisi, köylünün elbirliği edip, imece dedikleri usulle ve kazma-kürek yardımıyla açtığı yoldu. Yaklaşık yirmi beş kilometreyi bulan bu yol; kar ve yağmur gibi hemen her koşulu bahâne edip kapanan, taşlı-topraklı araba yoluydu. Zaten, köylünün bu yolda tekeri dönecek arabası da yoktu. Açık olduğu zamanlar ve özellikle de yaz sonları, gelse gelse ormancı cipi gelirdi buradan. Meşe yaprağı gibi koyu yeşil rengi ve arkasında da bir çadırı olan bu cipten, köylü pek haz etmezdi. Genelde içinden birkaç aynı kılıklı adam iner, muhtarın evine varır, bir şeyler yer içer, karşılaştıkları köylülere de ters ters bakar; sonra cipe binip kapısını sertçe kapatır ve hırlayan o canavarla, çamurlu yolda dişli tekerlerinden desenli izler bırakarak, kuru yoldaysa tozu dumana katarak ve arkalarına dönüp bakma zahmetinde dahi bulunmadan çekip giderlerdi.
Köylünün kafasında böylece yer etmiş olan bu araba yolu, şu an için bir seçenek değildi. Mustafa’nın anlayacağı; bu yol dünden kapalıydı besbelli. Eğer gidecekse ikinci yolu arşınlamalıydı. İşlek olan ve kendisinin de gidebilecek kadar bildiği yol ikincisiydi.
Bu ikinci yol, köylünün eskiden beri kullandığı patika bir yoldu. Hem burası kestirmeydi de. Bugüne kadar kilometre hesabını yapan olmasa da yıllardır üzerinde gidip gelen tecrübeli ayak sahiplerinin bildirdiği şekliyle; üç-dört saatlik çekeri vardı. Sağlıklı ve dinç bir çift ayak sahibi üç saatte gidebildiği gibi yükünü önüne katmış bir çiftçi ancak dört saatte arşınlayabilirdi bu dağ yolunu. Şeker, çay, kına, gazyağı ve saman çuvalı gibi farklı ihtiyaçlar için bu yol işletilirdi. Köylü, bağbozumu zamanı hasat ettiği bala dönmüş üzüm salkımlarını, ezilmesinler diye aralarına asma yapraklarından yastıklar yaparak, sepetlere dizer ve denkleştirdiği üzüm yükleriyle ilçenin yolunu tutardı. Farklı zamanlarda Mustafa’nın da gitmişliği vardı bu yoldan. Gündüz gözüyle ve bir yoldaşla rahat gidebilirdi bu zor yolu. Fakat şimdi hem geceydi, hem zonklayan bir dişi vardı ve hem de yalnızdı.
Bu düşüncelerle, hayal dünyasında çok kısa bir sürede, iki yolu da adımlamış ve gerçekte hangisinin tozunu kaldıracağını belirlemişti Mustafa. Dereyi geçince uzun yokuşu tırmanacak, Karyağan mevkiini geçecek ve Hacılar köyü üzerinden Gölbaşı’na varacaktı. Plan buydu ama içinde de bir tedirginlik vardı. Gidebilecek miydi acaba? Elini ağrıyan dişi tarafındaki yüzüne tekrar götürdü ve hafif yerinden yükselmiş hissettiği o dişini, karşılık gelen üst dişiyle biraz bastırmak istedi. İstemez olaydı! Üstüne bir bastırdıysa altından bin yumruk yedi sanki ve hemen gözleri çarık ayakkabılarını aradı. Dağdan aşıp ilçeye varacaktı ve bu konuda kararlıydı. Yüklükte iki tarhana çuvalı arasına kıstırılmış olan on lira, şimdi Mustafa’nın avucuna sıkıştırılmıştı. Annesi arkasından bir şeyler söyledi ama yarısını duydu, yarısını duymadı dediklerinin. Avlunun gıcırdayan tahta kapısını çarpıp karanlığa karışmıştı çoktan.
Önce zindan gibi geldi dışarısı ve nereye bastığını bilmeden, sezileriyle ilerledi. Ayın da bugün görünmeyeceği tutmuştu. Kısa bir süre sonra karanlığa alışmaya başladı gözleri. Köyü hızlıca çıktı. Mezarlığı ikiye bölen yolu geçecekken bir an durdu. Kendine bile belli etmiyordu ama buradan geçmeye korkuyordu. Dedesinin, “Ölüsünden korkma oğlum, dirisinden kork.” dediği aklına geldi. Bundan cesaret alarak ve başını önüne eğerek, yolun iki tarafı boyunca uzanan örme mezarlık duvarlarının arasından koşar adım geçti. Biraz sonrasında geçtiği dere ise onu o kadar da korkutmadı. Yokuş yukarı yaklaşık yarım saat yürüdü ve Karyağan’a geldi.
Burası köye göre epeyce yüksekte olan ve adı üstünde bolca kar yağan bir düzlüktü. Köylünün burada öyle üzüm bağları vardı ki civar köylere ve dahi ilçelere nam salmıştı. Güze doğru, üzüm tiyeklerinde kızarmaya başlayan kızıl üzümlerin her salkımı bir bebek ağırlığını tartar ve her tanesi başparmak gibi olurdu. Köylü de üzümünü överken aynen o parmağını kaldırıp gösterirdi zâten. Artık soğuğa dayanamayan yapraklar sararıp da bir bir düşerken, asma çubuklarında hala asılı duran ve iyice koyu kızıla çalan üzüm salkımlarının her bir tanesi; parlak ve sert kabuğuyla, nerdeyse yağacak olan kara adeta meydan okurdu. Köylü de; hem iyice şekerlenen ve kışın yaklaşması sebebiyle hem de ayrıca değerlenen bu üzümleri hayvanına yük eder ve bir yarasına merhem olsun diye ilçeye satmaya götürürdü. Fakat şu an aynı yolu hızlı adım gitmeye çalışan Mustafa’ya; ne bu bağlar ve ne de o üzümler bir merhem olamamıştı. Kendi derdine düşmüş olan bu biçare, tedirgin bakışlarla etrafını kolluyor ve sık alıp verdiği soluğunu dinleyerek gidiyordu. Üzüm bağlarını arkada bırakması çok uzun sürmedi.
Geceleyin ay olmamasına rağmen gözleri karanlığa iyice alışmıştı. Yolu da nerdeyse yarılamaya yakındı. Uzak çevresindeki dağlar ile gökyüzü sınırını rahatlıkla ayırt edebiliyordu ve çok büyük ağaçlar gibi kaba nesnelerin yaklaşık şekillerini çıkarabiliyordu. Fakat yakınında bulunan küçük ağaç ve çalılıklara dikkatli baktığında, hangisinin ne olduğunu ayırt edemedi ve korkmaya başladı. Aslında kendine bu konuda telkin de vermişti. Sağ sola bakmayacak ve doğruca yoluna gidecekti. Olmuyordu. Biraz hızlı yürüse arkasından birisi geliyor zannedip daha da korkuyordu. Dişi zonklamaya başladığında ise o tarafta birisi varmış gibi dönüp bakıyordu. Korkusunu yenmek için bazen kendiyle konuşuyor, bazen de ıslık çalıyordu fakat bunu yaparken de bir kurdu ya da yaban domuzunu uyandırmaktan tedirgin oluyordu. Biran durdu ve iyice etrafına baktı. Hafif rüzgârla kımıldayan; dallar, küçük ağaçlar ve çalılıklar adeta hareket eden birer karaltı gibiydiler. Gündüz çok alışık olduğu bu şekillerin her biri şimdi bir adam olmuş da üzerine geliyordu sanki.
Daha fazla gidemeyeceğini düşünerek, olduğu yere çöktü Mustafa. Ağrılı başını iki elinin arasına aldı ve gözlerini kapadı. Böylece karanlık daha da derinleşti. İki duvar arasına sıkışmış gibi hisseti kendini. Gittiği taraf karanlık bir korku duvarı ve geldiği taraf ise zonklayan bir azap duvarıydı. Etrafındaysa kımıldayan gölgeler…
Bir süre öylece kalakaldı. Korkular, ağrılar ve karmakarışık duygular içerisinden çıkabileceği bir düzlük aradı. Gözlerini sıkıca kapadıkça önünde oluşan siyah perdede, gezen ya da uçuşan ateşböcekleri ya da boşlukta salınan titrek kandiller benzeri ışıklar gördü. Bu durumu zaman zaman yaşar ve sonra da bu ışıklar karanlık perdenin bir tarafından çıkar kaybolurdu. Şimdi bu ışık oyununun sonunu da beklemeden aniden harekete geçmek istedi. Yoksa karanlık bir girdabın içinde kalacağını ve korkudan taş kesilip kımıldamadan sabahlayacağını düşündü. Evden çıkmadan önceki kabullenmeyi, minderi ve alt etmeyi hatırladı biran. Şu an bir durumu daha kabulleniyor ve yine o minderde bu kez karanlığı görüyordu ve şimdi de onun sırtını yere getirmeyi düşünüyordu.
Çöktüğü yerden can havliyle kalktı. Hızlı davranınca hafif başı döner gibi oldu ve sonra kendini topladı hemen. Akan gözyaşlarını ve burnunu ceketinin iç yüzüne sildi. Köydeki ânî ölümlere de kadınlar mendilsiz yakalanır ve yeleklerinin içine yine böyle silerlerdi gözyaşlarını. Mustafa da oradan öğrenmişti bunu. Olmadık yerde, umulmadık bir şey hatırladı yine. “Hayat ne garip!” dedi içinden.
Zonklamaları devam etse de kendini biraz toparlamış buldu Mustafa. İlçe yolundaki diğer durağı olan Hacılar köyüne doğru döndü yüzünü. Biraz önceki yaşadığı buhranda, bu taraftan karanlık korku duvarı sıkıştırmıştı onu. Omuz atıp yere serercesine yıktı o duvarı Mustafa ve kendi ayak seslerini dinleyerek yolunu yürüdü. Belki arkasından toz da kaldırıyordu fakat karanlıkta o görünmüyordu. Hacılar köyüne yaklaştığında silik ve titrek birkaç ışık gördü uzaktan. Birkaç da aç köpek havlaması duydu. Bunun dışında köyün üzerine ölü çulu örtülmüş gibiydi. Köyün içinden geçmeyecekti zaten. Köy, dağın kuzey yamacına yerleşmişti, Mustafa ise güney yüzden geçip gitti.
Artık yorulmaya da başlamıştı fakat baş etmeye çalıştığı diğer meselelerden buna sıra bile gelmiyordu. Hem yolun çoğu gidip azı kalmıştı. Bir süredir hafif yokuş aşağı gidiyordu. Arazinin eğimi de Mustafa’nın tarafını tutuyordu artık. Bu halde biraz yollandı. Derken düzlükteki ışıkları hayal meyal görmeye başladı. İlçenin uzaklardan göz kırpmasıydı bu. Mustafa iyice cesaretlendi, yorgunluğu azaldı ve adım hızını artırdı. İlçeye epeyce yaklaşmıştı ki tan yeri; dağların üst sınırıyla göğün alt sınırının birleştiği yerden karanlığı yırtmaya başladı.
Yavaş ve köpüklü akan bir çay üstündeki köprüyü geçip de kuzey tarafından ilçeye girdiğinde hava iyiden aydınlanmıştı artık. Kendi köylerindekine göre hallice olan yoldan ilerleyip tren raylarını geçti. Normal zamanlarda buradan geçerken, belki bir tren görürüm diye heveslenirdi. Fakat şimdi canının derdine düşmüş halde bunu aklından bile geçirmedi. Demir yolunu takip ederek ve paslı rayları, bağlantı yerlerindeki cıvataları, etrafına yığılmış küçük taşları inceleyerek, istasyona doğru devam etti. İstasyon demek şehrin merkezi demekti.
Sabahın erken saati olduğu için ortalıkta pek de kimseler görünmüyordu. Derken fırın geldi aklına, yerini biliyordu. Hem erken açılıyordu hem de daha önceki bir geldiklerinde somun ekmeği almışlardı oradan. Karnı da iyice acıkmıştı ama şu an derdi başkaydı. Dişçinin yerini sormak için vardı oraya. Eli; küreğinden, yüzü; elinden, boynundaki havlu da yüzünden daha kirli olan fırıncıya dişçinin yerini sordu. Sordu sormasına da; fırıncının, kor közlerin içinden küreğiyle çekip aldığı nar gibi kızarmış ekmeğe gözleri takılıp kaldı ve ekmeğin kokusu da içini eritti adeta. “Dokunsam, sıcağı da elimi eritir.” diyecek gibi oldu fakat o havluya benzer kirli bez parçasıyla alnını silerek kendine dönen fırıncıyı dinlemek için yüzüne baktı. Fırıncı el kol hareketleriyle de iyice sağlamlaştırarak, dişçinin yerini salık verdi.
Târif edilen yere vardığında camında “dişçi” yazısı bulunan, çay ocağından bozma bir odacıkla karşılaştı. Kalın fırçayla cama yazılmış olan bu unvan harflerinden aşağı doğru akan, beyazı kaçmış yağlı boya damlaları, farklı yerlerde donmuştu ve adeta yarım kalan bir ağlamayı andırıyordu. Sabahın erken saati olduğu için dükkânın kapalı olması Mustafa’yı şaşırtmadı. Kirli ve yer yer çatlamış camdan içeriye bir göz attı fakat pek bir şey göremedi. Demir kapının hemen yanına, tabure niyetine konmuş taşın üzerine oturdu, sırtını kapının yanına düşen duvara yasladı ve dişçiyi beklemeye başladı. Uyuklar vaziyette bir süre bekledi. Hayret! Dişinin ağrısı biraz geçer gibi olmuştu. Zaten böyle olurdu hep. Hasta doktoruna yaklaştığı zaman ağrısı da eve kaçardı. Kendini buralara kadar sürükleyen dişini, korkarak dilinin ucuyla yokladı ve “Ağrıya ağrıya o da yoruldu herhalde.” dedi içinden. Bu düşüncelerle meşgulken bir adam, istasyon tarafına düşen köşeyi döndü ve ona doğru gelmeye başladı.
Ayak seslerini duyan ve hafif sersemlik halinden uyanan Mustafa, adama doğru baktı. Kendine iyice yaklaşıp önünde duran bu; kalın camlı ve siyah çerçeveli gözlük takan tıknaz adamın, dişçi olduğunu tahmin etti ve yanılmadı da.
Dişçi başını hafif eğdi ve kaşlarını kaldırıp gözlüğünün üzerinden bakarak, “Neye burada oturuyorsun?” diye sordu. Mustafa kızarmış ürkek gözlerini yukarı kaldırdı, elini yüzüne götürerek ağrıyan dişinin yerini gösterdi ve “Dişim ağrıyor.” diyebildi. Dişçi ağzını açmasını istedi ve alışkın olduğu bir hareketle, sucuk gibi küt ve etli elinin derin boğumlu işaret parmağını çocuğun ağzına soktu. Kaba bir hareketle yanağını dışa doğru gerdirdiğinde Mustafa’nın canı yanmıştı, ayrıca ağzına giren kirli parmaktan yayılan kaynamış yumurta ve çiğ soğan kokusu midesini kaldırmıştı.
Dişçi, yüzünü ekşitir gibi biraz kırıştırarak ve hizasından çıkmış kimi bıyık uçlarını üst dudağı ile alt dişleri arasında kıstırmaya çalışarak, ayaküstü muayenesini yaptı. Marazlı dişin oyuğundaki derinlikten ve çektiği zaman karşılaşacağı muhtemel kancalı kök sayısı ile ilgili tahminlerden yola çıkarak, kaş ile göz arasında bir maliyet hesabı çıkardı. “Bu dişini çekerim emme on kâğıdını da alırım.” dedi. Mustafa rakamı duyunca elini cebine götürdü, yerinde duruyor mu diye parasını yokladı ve emin olduktan sonra da “tamam” der gibi başıyla onayladı.
Cevabı alan dişçi ilk siftahın iştahıyla; huyunu bildiği demir kapının kolunu kendine doğru güçlü bir şekilde çekti ve aynı anda anahtarı kilidin paslı yatağında çevirdi. Daha sonra kapıyı içeri doğru güçlü bir şekilde iterken de alt kısmına attığı tekmeyle kapıyı sıkıştığı sövesinden kurtardı. İçeri girince de gelmesi için çocuğa seslendi. Mustafa ürkek bir tavırla ilk adımını içeri attığında burnuna; keskin bir ilaç kokusu ile karışık kesif bir oda kokusu geldi. Hiç de âşinâ olmadığı bu koku onu tedirgin etti. Dişçi, umarsız bir tavırla ve yüzüne bile bakmadan, Mustafa’ya koltuğu işaret etti.
Kahverengi döşemesi iyice aşınmış, kolçak kısımlarındaki yırtılan yerlerinden süngerleri dışarı taşmış, üzerinde yer yer oluşmuş köz ya da izmarit yanıkları bulunan ve odanın ortasında duran koltuğa hiç istemeden de olsa oturdu Mustafa. Adam, çevresinde acele elden hazırlıklar yaparken, o da etrafına bakınıyordu. Koltuğun yanındaki tablada eğri büğrü birtakım aletler ve birkaç küçük şişede bazı ilaçlar vardı. Tablanın üzerindeki kurumuş kan lekelerinden gözünü kaçırıp yere doğru bakınca kirli bir pamuk yumağı ve kırılmış birkaç diş parçası gördü. Yerden de içi almayınca başını kaldırdı ve dişçiye baktı. Adamın, dışı islenmiş kuşkana gibi bir kaptan alıp, bez üstüne koyduğu cam şırıngayı gördü. “Dünden kaynatmış herhalde.” diye düşündü. Kahverengi şişeden, kalın iğneli cam şırıngaya narkozu çeken dişçi, gözlüğün yanından da Mustafa’ya baktı ve “Bunu yaptım mıydı heç ağrı duymazsın.” dedi.
Kaçacak başka yer olmadığı için ancak koltukta kendini biraz geriye çekebildi ve yırtık döşemeli kolçakları iki yandan sıkıca kavradı Mustafa. Önceki kokularına ilave olarak şimdi bir de ilaç kokusu sinmiş aynı sucuk parmaklar, yine ağzındaydı. İğneyi görmemek için gözlerini kapadı ve ağlamamak için kendini zor tutu.
Derken ağrısında bir azalma ve yüzünde bir donukluk hissetmeye başladı. Narkozun etkisi artınca, ağrıyan dişinin olduğu tarafı hiç duymaz oldu ve eliyle bir yoklama ihtiyacı hissetti. Bu hareketlerden, narkozun varacağı yere vardığından emin olan dişçi, eline kerpeten benzeri ve burnu eğri bir alet alarak hastasına yaklaştı. Sol eliyle ve o malum parmaklarıyla Mustafa’nın çenesini mengene gibi kavradı. Kalın camların arkasındaki gözlerini kısarak, sağ elindeki soğuk metal aleti hastasının ağzına soktu ve çürük dişin kavranacak sağlam yerini aradı.
Gözlerini kapayan ve koltuğa yapışan Mustafa bundan sonrasını hiç görmedi. Canı bazen yanar gibi oluyordu fakat tam da ağrıyor denemezdi, daha çok korkuydu bu. Değişik bir hissiyat yaşıyor ve yeni bir durumu tecrübe ediyordu. Ağzının içine çeşitli aletler giriyor ve dişçinin kavrayan elinin parmakları duruma göre farklı şekiller alıyordu. Bir ara bir çatırtı koptu ve dişçinin eli boşa düştü. Adam yarım ağız bir küfür savurdu.
Mustafa’nın dişinde bir alet kıran ve epeyce de uğraşan dişçi, tel tel ayrılmış bıyıklarına doğru boncuk boncuk terlerken, Mustafa’nın ağzına bir pamuk tepti ve “Isır.” dedi. Ağrılı azı dişi; canı çekilmiş olarak ve birkaç parça hâlinde tablanın üzerinde duruyordu. Mustafa, kanlı metal aletlerin ve pamukların arasında duran kırık diş parçalarına ve eğri diş köklerine kötü kötü baktı. Derin bir nefes aldı ve alnındaki teri ceketinin koluna sildi. Şimdilik bu çilesini de doldurmuştu.
Fakat önceliği olan bir ihtiyaç giderilince ya da câzibesini yitirince sıradaki müşkül hemen bir adım öne çıkıyordu. Zaten hayat; bu ihtiyaç halkalarının aralıksız olarak ve kenetlenircesine birbirine bağlandığı, uzun veya kısa bir zincir değil miydi? Eklene eklene mezar başına kadar uzanan ve ucu boşta kalan son halkasıyla orada nihâyet bulan bir zincir…
Ağrısı geçen ve azap çektiren dişinden kurtulan Mustafa, biraz dinlenince kendine geldi. Şimdi de başka bir ihtiyaç arka sıralardan itilip öne çıkıyordu ve henüz iki tarafı boşta duran bir açlık halkası vardı elinde. Kurt gibi acıktığını hissetti. Yanı başında dikilen dişçiye baktı, adamın gözlerindeki manayı anladı ve elini cebine attı. Buruşmuş ve terden biraz nemlenmiş olan on lirayı dişçiye uzattı. Pamuk dolu ve uyuşuk ağzının bir kenarından konuşmaya çalışarak dedi ki “Köyden geldim ve dünden beri hiçbir şey yemedim. Bana şundan bir lira versen de bir ekmek alıp yola öyle çıksam. Açlıktan dizimde adım atacak derman yok.” Daha teri kurumayan dişçi bu sözler karşısında öfkelendi ve üst perdeden bir sesle, “ Ne bir lirası ulan? Zaten ağzında on liralık malzeme kırdım. Bir kuruş bile veremem.” dedi.
Uzun etmedi Mustafa. Yerinden kalktı, başını önüne eğdi ve kapıdan çıkarken arkasına dönüp, “Gene de sağ ol.” dedi kısık bir sesle. Demir eşikten atladı, biraz önce oturduğu taş taburenin önünden geçti ve dişçinin sabahki döndüğü köşeden istasyona doğru seğirtti. Fırından tarafa hiç bakmamaya çalışarak tren yoluna ulaştı. Üst kısımları parlak fakat geri kalan her yeri paslı olan, boyunca uzanan ve sonu görünmeyen iki ray arasına dikildi. Bir elini çenesinin uyuşuk tarafında tutarak; önce kirli ve eski çarıklarına baktı ve sonra da başını kaldırarak ilçenin kuzey-batısına doğru yükselen dağlardan aşarak, gerisin geri gideceği köy yolunun çizgilerini görmeye çalıştı.
Dr. Hüseyin AVANDAĞ
Not: Yaklaşık olarak 1960’lı yıllarda, Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesine bağlı Helete köyünde(o dönemki haliyle) yaşanan bu hâdise, bizzat öykünün baş aktörü olan Mustafa amcadan, tarafımca defalarca dinlenmiş ve ana hatlarıyla aslına sâdık kalmaya çalışılarak kaleme alınmıştır. Mekânı cennet olsun.

Hocam siz sandım yaşanan bu travmadan sonra Diş hekimi oldunuz diye düşündüm 😊
Neşe hanım; Yazının sonunda da belirttiğim gibi yaklaşık olarak 1960’larda yaşanan gerçek bir hikayeden derledim. İlginiz için teşekkür ederim.
👏🏻
Merhaba Hüseyin Bey,
Değerli yazılarınızı hâne halkıyla birlikte ilgi ve beğeniyle takip ediyoruz.
Kaleminize ve dimağınıza kudret…
İlginiz, beğeniniz ve de temennileriniz için çok teşekkür ederim İrfan hocam.
“Kalem ruhun dilidir, aynen orada üreyen düşünceler gibi yazılanlar da öyle olacaktır.”
Miguel de Cervantes
Öncelikle emeğinize sağlık Hüseyin hocam okurken o bildiğim yollardan sanki ben yürüdüm o denli hissettirdiniz.
İlginiz ve değerlendirmeniz için teşekkür ederim Abdullah bey.