Rızâsız Bahçenin Gülü: Anadolu Kadını

Fıtrat olarak kadınların nâhif olduğu, su götürmez bir gerçektir. Kaba kuvvet ve davranış, nezâketten yoksun eylemler onların yaratılışında bulunmayan şeylerdir. Dolayısıyla ağır yaşam koşulları ve zor çalışma şartları kadın tabiatına çok uygun düşmez. Onlar daha çok, masayı taşıyan bir ayak olmaktan ziyâde üzerine kondurulmuş bir orkide çiçeğini temsil ederler. 

Bununla birlikte, doğası gereği inceliği ve zarifliği temsil eden kadınlarımıza, hayat içerisinde belirli dönem ve şartlarda çoğunlukla zor görevler yüklenmiştir. Hâdiseleri tarih süzgecinden geçirdiğimizde de annelerimize ve ninelerimize verilenlerin, daha çok yaşam tortusunun çileli tarafı olduğu görülmektedir.

Hâl böyle olunca da “Fedâkâr Anadolu kadını“ kavramı oluşmuştur. Bu yakıştırma, hiç yadırgamadan da dilimize yerleşmiş ve kültürümüzde oturaklı ve saygın bir yere sahip olmuştur. Çoğumuzun zaman zaman dillendirdiği; “Benim ninem çok fedâkârdı.”, “Annem yemez yedirir, giymez giydirirdi.” gibi güzellemeler her zaman yapılagelmiştir.

Fakat bu sosyolojik meseleyi sadece değindiğimiz pencereden görmenin hem eksiklik hem haksızlık ve hem de sığlık olacağı kanaatindeyim. Olayın bir de yutulması zor, demir leblebi tarafı vardır. Pekâlâ Anadolu kadını fedâkârdır. Her zaman da öyle anılmıştır. Lâkin bu yük omuzlarına bindirilirken ona sorulmuş mudur, “Yaşamın boyunca sürekli kendinden karşı tarafa doğru yontacaksın, buna razı mısın?” denilmiş midir, “Tamam, kabul ettim.” kabîlinden onayı alınmış mıdır?  

Hayır, ne yazık ki böyle bir durum söz konusu olmamıştır. Bilakis, bu çilekeş kadın fedâkâr olmak zorunda bırakılmıştır. Hayat sahnesinde roller paylaşırken, Anadolu kadını, “fedâkâr” karakterini kucağında bulmuştur. “Al bunu, en iyi sen oynarsın. Yaparsan sen yaparsın. Besle ve büyüt. Başkasının elinde ölür. Hem senin görevin de bu zaten.” denilmiştir adeta.

Nihâyetinde, bu kadın, Anadolu’ya doğru alıp vurmuştur kendini. Dikenli bozkırları yürümüş ve yokuşları karşısına almıştır. Okuyamamıştır, bir hüviyet sahibi olamamıştır. Sesini duyuramamıştır. Gerçek mânâda tercih hakkını elinde tutamamıştır. Hep birilerinin gölgesinde kalmıştır. Boy atıp serpilememiştir. Bir takım tembihlerle beraber kucağına verilen ve belini büken o ağır kundağı taşımak zorunda kalmıştır.

Çoğu zaman çocuk denecek yaşta evlendirilmiştir. Kendi çocukluğunu yaşayamadan gelin edilmiştir. Daha eş olmanın ne anlama geldiğini kavrayamadan, köyün mektep görmemiş beli kuşaklı ebesi tarafından, ilk çocuğu incecik kollarına bırakılmıştır. Bu kez de anne olmayı tez elden öğrenmek zorunda kalmıştır. O ince kolları mecbûren güçlenmiş ve daha senesi dolmadan avuçlarında bulduğu diğer yavrusunu da taşımayı öğrenmiştir. Her zaman, doğum yapacak bir köy döşeği ya da doğum yaptıracak alnı eşarp bandanalı bir köy ebesi de bulamamıştır. Bazen tarla yolunda giderken harman yerine ulaşamadan sancısı tutmuş ve bir çalı arkasında acılar içinde doğurmuştur. Hemen bulup buluşturduğu bir beze sardığı çocuğuyla harman yerine varmaya utanmıştır. El üstünde tutulmak şöyle dursun “Kız biri elinde biri belindeyken şu kucağındakini ne zaman doğurdun?” manâlı kınayan bakışların oklarından kendini korumak için yüzünü yere çevirmiştir.

Çok ağır şartlarda yapmış olduğu doğumlarda şanslı olanlar yaşamış, kimisi de; ya ölü doğmuş ya yaşını yaşayamadan ölmüş ya da boy atmış fakat çiçeği dalındayken kuruyan fidanlar misâli bir hastalık kurbanı olmuştur. Belki imkân ve ilgi olsa yaşayabilecek olan yavrularının acısını da tam olarak anlamlandıramamıştır bu kadın. Yaslarını tutamadığı kayıplarının yarası, yüreğinde her zaman ince ince sızlamış ve kanamıştır. Bu yaraya kendince çareler de aramış; ölen bir yavrusunun adını yeni doğana, öncekinin kundağını sonrakine ve eğer var idiyse boşta kalan bir nüfus kâğıdını bir diğerine vermiştir. Çırpınadurduğu hayat mücâdelesinde, kayıplarını, elindekilerde yaşatmaya çalışmıştır. Daha ve belki de en acısı da; elindekileri yaşatabilmek için kaybettiği yavrularından kalan şeyleri öle-istemeye kullanmak zorunda kalmıştır.

Ve böylece o yutulması zor demir leblebinin bir de dikenli hâlini yutmuştur. Sonrasında, yüreğinin kalan kısmıyla hayatının devam eden tarafına ayak uydurmaya çalışmıştır. Kendisini unutmuş;  evinin hanımı, erinin kadını, çocuklarının anası olmuştur. Çevresinin de günah keçisi olmuştur her dâim.

Büyük çocuğun eskisinden, küçük olana yeni bir elbise yapmıştır. İler tutar yanı kalmayan kıyafetleri, çeyizinden kalma kalın makasla farklı şekillerde kesmiş ve iki günde bir yırtılan pantolon dizlerine yama olarak dikmiştir. Yama üstüne yama yapmışlığı da az olmamıştır. Bayram günlerinde çocuklarının üzerinde yeni bir elbise görememiştir ve onca şey arasında yüreğini yakan şeylerden birisi de bu olmuştur.

Kıt kanaat geçimli hayatı içerisinde hazırladığı boydan boya sofralarda önce aile büyüklerini doyurmuş, sonra çocuklarına yedirmiştir. Eğer yiyecek bir şey kaldıysa sofranın bir köşesine yabancı birisi gibi çekinerek oturmuş ve utana sıkıla üç beş lokmayı zor yutmuştur.

Çocukluğu elinden alınalı, artık “ben” kavramını da yitirmiştir. Silik ve parçalı hatırladığı o zamanlarından sonrasını da zaten kendisi silmiştir. “Bir gün mü gördüm sanki? Bahçede oynarken oyunumuzu bozdular. Evlenecekmişim. Getirip bu kapıya azap verdiler.” gibi sitemkâr sözlerle, yeri ve zamanı geldikçe içindeki ahını dile getirmiştir. Kızlarının saçını örerken onlara belli etmeden; kendi çocukluğunda örülmemiş saçlarına ve öremediği oyuncak bebeğinin saçlarına ağlamıştır.

Dişleri olmadığı için konuşurken eşarbının ucuyla ağzını kapatan, o zayıf bedenine göre biçilmiş bir kumaştan dikilmiş düzgün bir kıyafeti olmayan, ayağındaki pabuçları yırtılmış, elleri kuru ve çatlak, genç yaşta yüzüne hayatın çizgiler çökmüş, daha çocuk olamadan anneliğe terfî etmek zorunda kalmış Anadolu kadını…

Güler iken bile utanan, kınanır mıyım diye etrafına bakınan Anadolu kadını… Gurbetten gelen eşini karşılamak için bile olsa önde olamayan ve utana sıkıla arkalarda bir yerlerde bekleyen Anadolu kadını… Genç yaşında omzuna yüklenenleri taşımak için yeşil ağaç gibi eğilen ama kırılmayan, incelen ama kopmayan, aç karnına tok gibi dik duran,  içine içine ağlayan fakat dışarı güler görünen Anadolu kadını… Senin hiç mi canın yoktu, sinirlerin kopmaz kayıştan mıydı, iraden; çifte su verilmiş çelikten miydi?

Sen de insandın tabii ki hem canın da vardı. Senin de duyguların, heveslerin, acıların ve hayallerin vardı. Fakat sana sorulmadı. Tarih süzgecinde, tortunun acısı verildi sana. Herkes kendi rollerini oynarken, sorulmadan fedakârlığa layık görüldün. Sen bunu öyle bir sahiplendin ki üzerine yapıştı da ta bugünlere kadar taşıdın. Allah var hiç de yüksünmedin. Kimseye eyvallah etmedin.

Sen de isterdin; takıp takıştırmayı, güzel güzel giyinip yakıştırmayı, çarşılarda pazarlarda dolaşmayı, beyaz dişlerinle kocaman gülümsemeyi, ayağındaki yırtık pabuçları yeni ve parlak iskarpinler ile değiştirmeyi, basma kumaşlardan çiçekli kıyafetler içine girmeyi. Erine eşim diyebilmeyi, el ele tutuşup onunla aynı hizada yürüyebilmeyi, gurbetten geliyorsa eğer karşılarken en öne geçip kollarını kocaman açarak ona doğru koşabilmeyi, elbette sen de isterdin.

Maalesef sana böyle bir fırsat verilmedi. Belki sonraları bir kafa kâğıdına sahip oldun ama hüviyetine sahip olamadın bir türlü. Dizini kırıp evinde oturman söylendi. “Kadın dediğin önce fedakâr olur.” düşüncesi zihnine nakşedildi. Üzerine vazife olduğunda zaten yükün altına girmekten hiç imtinâ etmezdin, fakat “Neden çilenin tümü bana?” diyecek olduğunda dilin pabuca benzetildi hemen.  

Evet, Anadolu kadını fedâkârdır. Taşınması çok zor olan bir yükü onuruyla taşımıştır. Başı dik alnı açıktır. Fakat onu bu yükün altına, birtakım kritik tarihi süreçler ve çoğunlukla da toplumsal eğilim sokmuştur. Erkil bakış açısıyla ortaya çıkan toplum refleksi kolayına kaçmış ve yükte ağır olanı güçte zayıf olana vermiştir. Yoksa Anadolu kadını fedâkârlığa talip olmamıştır. Kucağında bir çocuk gibi bula kalmıştır onu. Tutup bir kenara atacak karakteri de olmadığı için alıp bağrına basmıştır. Her gün kendinden yontarak ve özünden vererek, bir ömür geçirmiştir. “Tükendi nakdi ömrüm, dilde sermayem bir ah kaldı…” türküsüyle kendini hem anlatmaya hem de avutmaya çalışmıştır.

Bakmayın siz Anadolu kadınının öyle yaşadığına, başka bir coğrafyada kolay kolay bulamazsınız bir benzerini. Hem siz,  her demiri iki kere su verilmiş çelik mi sanırsınız?

Masanın üzerindeki saksıda duran ve içimizi açıp, hayatımıza renk veren bir çiçeği temsil eden ninelerimiz, annelerimiz ve eşlerimiz; size bu coğrafyada, masanın yükünü taşıyan bir ayak olmak düştü. Bu mesuliyet zamanla nispeten azalsa da üzerinize kayıtlı bir borç olaraktan sonraki gelenlere peşinen yazıldı maalesef…

Dr. Hüseyin AVANDAĞ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir