(Psikiyatrist ve Yazar)
Erdoğan Özmen’in 20 Mart 2026 tarihinde vefat etmesinin ardından, sadece sıradan olmakla itham edilenler değil, elleri kalemi sımsıkı tuttuğunu iddia edenler de onu yukarıda vurgulanan yönleriyle ön plana çıkararak aslında ne kadar birikim ve donanın yoksunu olduklarını da gözler önüne sermişlerdi çünkü hem psikiyatri ile yazarlık ilk defa Özmen ile bir araya gelmemiştir, hem de Özmen sanıldığı gibi psikiyatrist değil, psikiyatr olarak kendisini tanıtırken yazarlığını da her göze sokma derdiyle yanıp tutuşmamıştır.
Psikiyatrist, sadece Türkiye’de değil, Türkiye dışında da psikiyatrın yerine kullanılır ve bu şekilde hareket etmenin bir bağlılığa, dahası esarete davetiye çıkardığı es geçilir. Özmen, işte bu bağlılık ve esareti reddettiği için özel bir yerde durmaktadır.
Söz konusu sorun, Özmen’den, on altı sene önce sonsuzluğa uğurlanan Serol Teber’in de belleğini meşgul ettiği için Özmen, psikanaliz ve şizoanalizi elinin tersiyle itmeyen bir psikiyatr olarak Sigmund Freud’un didik didik edilmesini yeniden gündeme getirmiştir.
Freud’un, Teber’in vurgusuyla didik didik edilmesinin tarihini, teorisini sorgulayarak yeniden inşa eden Karen Horney’e kadar götürmek mümkündür.
Horney’in metinlerini gözlerindeki çapakları temizleyerek okuyanlar, Freudçuluğun Freud’a zarar verdiğinin altını çizdiğini görmekte gecikmemişlerdir. Özmen’in Freud kadar önemsediği Jacques Lacan da, özellikle psikoloji ile cedelleşerek, onun kadar Jacques Derrida’nın da ilgi alanına giren şizoanaliz ve yapısöküm üzerinde dirsek çürüterek Freud’u, elbette Horney’den farklı bir yolda ilerleyerek yeniden konumlandırırken hem, Freudçular, hem de psikiyatriyi ideolojileştirenlere karşı mücadele etmiştir. Psikiyatr yerine, ısrarla Psikiyatristi kullanan, sadece Horney’den Lacan’a ondan bugüne kadar uzanan köprüyü değil, Freud’un muarızları oldukları düşünülen Alfred Adler ve Carl Gustav Jung’a da haksızlık etmektedir çünkü onlar da ideolojileştirilen bir psikiyatriden yana değillerdir.
Biyografisi Elisabeth Roidenesco tarafından kaleme alınan, Marksizmi Ortodokslaştıranlarca Burjuvazinin Sözcüsü olarak görülen Freud’u, Lacan ile bir araya getiren, 2025 yılında İletişim Yayınları’ndan çıkan, Freud ve Lacan üst ve Oidipus Karmaşası, Narsisizm, Arzu ve Zevk isimli kitabında Özmen, psikanalizi, psikoloji alanının temel koordinatlarını kökten değiştiren, devrimci bir olay olarak tanımlarken de sadece psikanalizin değil, şizonalizin de önemli olduğunu hatırlatmış, psikiyatri kendi yakasından düştüğünde, hem kendisini rahatlatacağını, hem de psikanaliz ve şizonalize katkı sunacağını düşünenlerin hislerine tercüman olmuştur.
Özmen’in teorik dünyasında, sadece Freud ve Lacan’a değil, onların karşı kutbunda yer aldıklarını düşünmediği Adler ve Jung’a da yer vardır. Adler’in toplumsal alanı ihmal etmemesi ve psikiyatriyi psikoterapinin içinden ilerleyerek su yüzüne çıkarması, Jung’un kadercilikle karıştırılan fatalist söylemi, cümlelerini ziyadesiyle beslemiştir.
Slovenya’nın başkenti Ljubljana’da dünyaya gelenlerce ete kemiğe büründürülen psikanaliz okuluna katkı sunanların söylediklerine de bigâne kalmayan Özmen, Yazar değil, putun her türlüsünü un ufak eden bir analist olarak görülmelidir çünkü onun teori dünyasında yazarın ve eleştirmenin vazgeçilmezi olan standarda bağlılığın esamisi okunmaz.
Kendi analitik perspektifini de un ufak etmekten imtina etmeyen Özmen’i Juliet Mitchell ve Nancy Chodorow’u Jacqueline Rose’a bağlayan zincir de ilgilendirmiştir çünkü erkek bir psikiyatr olmak, erkek egemen söylem karşısında düğme iliklemesini beraberinde getirmemiştir.
Sekterlik ile konformizm arasında mekik dokumak, lümpenlikten elitizm devşirmek, elitliği elitizme kurban etmek herkes gibi bu toprakların psikiyatrlarına da sirayet etmişken, böyle arazlarla alışverişi olmayan bir isim olarak ömür sürdüğü için Erdoğan Özmen, çok yönlü birikim ve donanım sahibi olmayı sığlığa teslimiyete yeğleyen bir analist psikiyatr olarak anılacaktır.
Mehmet Akif ERTAŞ

Son Yorumlar