Sümerlerden Beri Devletin ve Kamunun Esenliği İçin Araçsallaştırılan Din ve Dinî Algı

İnsanlık tarihinde ilk merkezî devlet Sümer İmparatorluğudur. Sümer ve ardılı olan Babil İmparatorluğu da dâhil olmak üzere inanç alanı muktedirler tarafından asla başıboş bırakılmamış, siyasî yapıyı güçlendirecek ve halkı da konsolide edecek şekilde elverişli bir yönetsel enstrüman olarak kullanılmıştır. Hatta siyasî otorite (krallar/sultanlar) güneşin oğlu, zılullah (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi), (sadece kral anlamına gelen değil aynı zamanda ilahî bir otoriteyi de temsil eden) kisrâ ve benzeri bazı unvanlarla / sıfatlarla kendilerini ilahî güçle irtibatlandırarak konumlarını tahkim etme cihetine gitmişlerdir. Bu süreçte verdikleri fetvâ, yaptıkları yorum ve yahut anlatılar ile siyasî otoriteyi yücelten dinî otoriteler ve görevliler siyasî güce eklemlenmiş, makam ve cömert ihsanlarla hoşnut ve motive edilmiş, Ebû Zer yahut Ebû Hanife gibi aykırı (!) söylem sahipleri ve uyumsuz (!) olduğuna hükmolunan simge isimler ve vakarlı şahsiyetler de siyasî güç tarafından görülen lüzum üzerine devletin ve toplumun esenliği amacıyla cevr ü cefâya muhatap kılınarak susturulmak istenmiş, kimilerinin de defteri dürülmüştür. Bu durum sadece Doğu’ya özgü değil Batı için de geçerli olan bir durumdur. Nitekim Batı’da da Kilisenin resmî söylemine muhalif laf eden bu kabil pervâsızlar(!) Kilise yargıçları yahut Engizisyon Mahkemeleri tarafından şiddetle muamele görmüş, muâheze edilmiş ve hatta susturulmuştur.

Bu süreçte siyasî otoriteye eklemlenmiş ruhanîler de halka yönelik dinî yorum ve anlatılarında sahih / gerçek / özgün dini anlatmak yerine halk nezdinde müsekkin tesiri ifâ ve icrâ edecek yorum, menkıbe, tevâtür, rivâyet ve anlatıları tercih etmişlerdir. Bu anlatı ve yaklaşım dinin içeriğinden zaten bîhaber olan halkın kâhir ekseriyeti nezdinde de kabul görmüş, halkın din algısı da bu şekilde uydurulmuş / kurgulanmış bir dinî anlatı ile şekillendirilmiştir de.

Bu durum yeni yahut yakın zamanlara ilişkin bir gerçeklik değil, aksine 4-5 bin yıl önce Sümer ve ardılı olan Babil İmparatorluğundan beri devam edegelen bir realitedir. Bunun kısa bir özeti de aşağıdadır.

Mezopotamya’nın siyasal hayatında Bâbil kentinin bir imparatorluk seviyesine yükselişi ile tanrılar panteonundaki önemi daha da artan Marduk, inanışa göre Bâbil’de kral olacak kişileri belirleyen ve kendisine vekil olarak seçtiği bu kişiye yönetim erkini bahşeden tanrıydı.

Mezopotamya’daki Sümerlerin ardılı olan Bâbil kentinin bir imparatorluğa dönüşmesi ile imparatorluk topraklarının baş tanrısı pozisyonuna yükselen Marduk, Bâbil İmparatorluğu’nun en güçlü ve büyük kralı olan Hammurabi‘nin (M.Ö. 1810-1750) koruyucu tanrılığını üstlenmesinin yanı sıra ülkedeki kanunların yapılması ve yürürlüğe konulmasında da önemli bir yere sahipti. Hammurabi, ülkenin en ücra köşelerinde dahi otoritesini hissettirebilmek amacıyla ülke sınırları içerisinde dinî bir birliktelik oluşturması hedeflemiş ve bütün imparatorluğa Tanrı Marduk’un başını çektiği yeni bir dini yaymayı amaçlamıştır. Bu amacı görev edinen ruhban sınıfının mensupları ilk dönemlerden itibaren Bâbil kentinin koruyucu tanrısı olduğu kabul edilen Marduk’un baş rolünü üstlendiği ve içerisinde gözden geçirilen Sümer efsânelerinden anlatıların da bulunduğu yeni efsâneler oluşturmuş ve bu mitlerin (kuşaktan kuşağa yayılan, toplumun hayal gücü etkisiyle zamanla biçim değiştiren, tanrılar, tanrıçalar, evrenin doğuşu vs. ile ilgili, imgesel, alegorik bir anlatımı olan halk öykülerinin) ağızdan ağıza tüm ülkeye yayılmasını sağlayarak Marduk’u ülkenin en güçlü tanrısı pozisyonuna yüceltmek istemişlerdir. Şüphesizdir ki, bu dinî birlikteliğin kurulmak istenmesinin yegâne sebebi ülke içerisindeki siyâsal parçalanmışlığı ortadan kaldırarak Hammurabi’nin etrafında şekillenecek olan merkezî bir otorite kurmaktır. Ülkenin iç politikasında etkin bir araç olarak kullanılan dinî inanışlar çerçevesinde Hammurabi’ye de dinî bir misyon yüklenmiş ve söz konusu kral kendisini Tanrı Marduk’un yeryüzündeki vekili olarak ilan etmiştir. Bu yöntemle kendisine bir kutsiyet kazandırmayı hedefleyen Hammurabi, yazdırtmış olduğu metinlerde tanrılar ile yeryüzünde yaşayan canlılar arasındaki irtibatı sağlayan (Osmanlı sultanlarının kullandığı ve “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” anlamına gelen “zılullah” sıfatı / unvanı örneğine benzer şekilde) dinî bir karakter olarak yansıtılmıştır. Tüm bu gelişmelerden hareketle Hammurabi’nin geniş bir coğrafyaya hükmeden bir lider pozisyonuna oturabilmek amacıyla dinî argümanları siyasal bir malzeme olarak kullandığı yorumunun yapılması mümkündür. Eskiçağ Mezopotamya tarihinin herhangi bir döneminde hüküm sürmüş her kralın kendi otorite ve meşruiyetini daha geniş kitlelere yaymak amacıyla iktidarında bulundukları şehrin tanrısını panteonda yükseltmek yoluna gittikleri görülür.

Bâbil İmparatorluğu’nu Mezopotamya ve çevresinin en güçlü devleti hâline getirmeyi hedefleyen Hammurabi, ele geçirmiş olduğu bölgelerdeki manevî direnişi kırabilmek amacıyla “Bâbil’in Bel”i (Tanrısı)” olarak nitelenen Tanrı Marduk’u devlet tanrısı pozisyonuna yükseltirken diğer tanrıların etkinliğini bu yöntemle azaltmayı hedeflemiştir. Tanrı Marduk’un panteondaki bu yükselişi ile doğru orantılı olarak Bâbil kentinin de tıpkı Nippur kenti gibi kutsal bir misyona bürünmeye başlar ve Eskiçağ Mezopotamya kentleri arasında özel bir konuma yükselir.

Nippur (günümüzde Niffer ya da Nuffar), Irak’ın güneydoğu kesiminde yer alan bir antik kenttir. Burası bir devlet merkezi olmamakla birlikte Mezopotamya’nın dinî yaşamında belirleyici bir rol oynamıştır. Sümer efsânelerine göre Tanrı Enlil (Akad dilinde Bel) bu kentte yaşamıştı. Nippur’da toplanan tanrılar meclisinin kararlarını insanlara bildiren Enlil, aynı zamanda gücün de temsilcisiydi. Krallar taç giymek için Nippur’a giderler, bu kentteki Ekur Tapınağı’nda başta Enlil ve eşi Ninlil olmak üzere tanrılar tarafından kutsanır, kendilerine bir ad, kendilerine bir ad, taht, tac, halkı denetleyecek bir âsâ verilirdi. Başka Sümer kentlerinde kral olanlar da ilk iş olarak iktidarlarının tanrı buyruğu olduğunu, yani Enlil tarafından atandıklarını kanıtlamak için Nippur kentine el koyarlardı. Nippur’u Sümer kralı adına Ensi denen bir başkan yönetirdi.

Bâbil toplumunun genel inancına göre Sâmi tanrısı Baal gibi tüm dünyanın yöneticisi, tüm insanlığın babası ve tanrılar panteonunun kudretli kralı olan Tanrı Marduk’un her geçen gün panteondaki bu yükselişi Hammurabi’nin oğlu Samsuiluna’nın (M.Ö. 1750 – 1712) iktidar döneminde en ileri boyuta ulaşmıştır. Samsuileluna’nın tahta çıktıktan sonra (günümüzde Irak’ın güneydoğu kesiminde yer alan ve ismi de Niffer / Nuffar olarak bilinen bir antik kent olan), eski Nippur kentindeki Bel’in (Tanrı Enlil’in) elinde tuttuğu sivil dünyanın egemeni olma gücünün artık Tanrı Marduk’a geçtiğini ilan etmesiyle Nippur kentinin yüzyıllardır sahip olduğu kutsal kent olma ayrıcalığı ve Nippur kentindeki yüksek râhiplik makamı Bâbil kentine geçmiştir. Bu uygulamanın en temel amacı, dönemin siyasal gücünü elinde tutan Bâbil kentinin dinî gücü de bünyesinde barındıran bir merkez olmasını sağlamak ve böylece Bâbil Hânedanlığının sahip olduğu siyâsal gücü dinî kudretle pekiştirmektir. Tanrı Marduk’un devlet tanrısı ilan edilmesinin ardından söz konusu tanrıya yapılacak olan her nevi saygısızlığın Bâbil Devleti’ne yapılmış bir saygısızlık olarak kabul edilmesinin yanı sıra Bâbil Devleti’ne yapılmış olan her tür saygısızlık da Tanrı Marduk’a yapılmış bir saygısızlık olarak kabul edilmiştir. Bu yöntemle Bâbil Devleti’nin emperyal (yayılmacı) hevesleri dinî bir argümanla meşrulaştırılarak toplumun en hassas değeri olan inanç sistemi aracılığı ile bu siyasal gâyelere toplumsal destek ve sorgulanmazlık (hikmetinden sual olmama hâli) kazandırılmak amaçlanmıştır.

Mezopotamya’nın yönetimsel geleneğinde (M.Ö. 1700’lerden itibaren 600 yıl Babil’i yöneten bir halk olan) Kassitler ile görülen en belirgin değişikliklerden biri krallık anlayışında olmuştur. Bu dönemle birlikte önceden beri devam eden birbirleri ile mücâdele hâlindeki kent devletlerinden bölgesel devlet anlayışına geçilmiş ve bu doğrultuda da kent devletlerinin yöneticileri olan kralların yerine devlet kralı yani “Bâbil Kralı” anlayışı ortaya çıkmıştır. Bölgesel bir devlet yapısı sergileyen Bâbil İmparatorluğu’nun resmî başkenti olarak Tanrı Marduk’un koruyuculuğunu yaptığı inanç merkezi olan Bâbil kenti seçilmiştir. Bu uygulamalarla, sahip oldukları siyasî iktidarı, dinî bir otorite ile birleştirmeyi hedefleyen Kassit kralları, Bâbil dinî inanış ve tapınma âdetlerini koruma altına alarak daha da geliştirmişlerdir. Bu amaç doğrultusunda kült faaliyetlerini yürütmek üzere hânedan ailesi üyeleri görevlendirilmiş ve böylece kralın tekelinde toplanan tüm dinî ve siyasî erklerin iç içe geçmiş olduğu bir yönetim anlayışı ortaya çıkarılmıştır. Tanrı heykellerine de büyük saygı duyulmuş ve önceki dönemlerde Bâbil’den kaçırılan tanrı heykelleri Bâbil’e geri getirilmiştir

Hülâsâ, zaman içinde her ne kadar tek tanrılı dinler gelmiş ve çok daha sonrasında modern zamanlar yaşanmaya başlanmış ise de devletin ve toplumun yaşamsal çıkarları ve esenliği (âlî menfaatleri) ile hikmet-i hükûmet (raison d’etat) gerekçesiyle içeriği kamu otoritesi ve emrindeki ruhbanlar tarafından itina ile şekillendirilen dinin ülkelerin yönetiminde enstrüman olarak kullanılması farklı form ve biçimlerde devam etmiştir. Devam da eder…

İrfan PAKSOY

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir