Bazı insanlar vardır, onlarla sohbet etmezsiniz, adeta konferanslarına katılırsınız. Masaya oturdukları anda roller dağıtılmış gibidir: Onlar konuşacak, diğerleri dinleyecektir. Soru sorarlar ama cevabın ortasında sözü kesip yeniden kendilerine dönerler. Farklı bir fikir duyduklarında hemen itiraz eder, seslerini yükseltir ve karşılarındakini küçümseyerek cevap verirler. Çoğu erkektir; yaşlarının, cinsiyetlerinin, tecrübelerinin onlara tartışılmaz bir üstünlük verdiğine inanırlar. Ama aynı kalıbın içine yerleşmiş kadınlar da vardır: “Biz bu saçları değirmende ağartmadık” veya “Ben bu yaşa kolay gelmedim” gibi cümleleri kalkan gibi kullanan, konuşmayı bir iktidar aracı haline getiren insanlar.
Bu insanlar günlük hayatımızda, aile sofralarında, emekli sohbetlerinde, iş yerinde karşımıza çıkar. Ve çoğumuz içimizden şu soruyu sorarız: “Bu insanla nasıl konuşulur? Daha doğrusu, böyle bir ortamda gerçek bir konuşma mümkün mü?”
Gürültülü Otoritenin Altında Ne Var?
İlk bakışta karşımızda şu vardır: Kendinden emin, ne dediğini bilen, her konuda fikri olan bir “büyük.” Psikolojik açıdan bakıldığında ise manzara daha karmaşıktır. Bu insanlar için konuşmak, çoğu zaman düşünce paylaşmaktan çok kendini ayakta tutma çabasıdır.
Bu kişiler için susmak, “geri çekilmek,” “önemini kaybetmek” veya “artık ciddiye alınmamak” gibi anlamlar taşır. Konuşma eylemi, onlar için bir tür varoluşsal kanıttır. Konuşmadıklarında veya yanıldıklarını kabul ettiklerinde, bu kanıt zinciri kopar. İçlerindeki sessiz ve narsisistik kırılganlık onlara şunu fısıldar: “Madem konuşmuyorum, o halde yokum.” Bu yüzden susmak, bir geri çekilme değil, varoluşsal bir tehdit olarak algılanır.
Söz kesmek de aynı dinamiğin parçasıdır. Karşısındaki cümlesini bitirirse, belki daha iyi, daha ikna edici bir şey söyleyecektir. Bunu sezgisel olarak hissederler ve kontrolü kaybetmemek için, karşısındakinin ağzından çıkan cümle henüz bitmeden araya girerler.
İtiraza tahammülsüzlük ise aslında utanca tahammülsüzlüktür. Psikolojik olarak buna narsisistik kırılganlık denir. Eleştiri, sadece bir fikre değil, kişinin bütün bir varoluşuna yönelik bir saldırı gibi yaşanır. Yanıldığını kabul etmek, onlar için sadece bir fikrin eksikliğini göstermez; bütün bir hayat yatırımlarını sorgulatır. “Demek ki yıllardır yanlış biliyordum” duygusuna katlanmak yerine, karşısındakini küçümsemek ve sesini yükseltmek daha kolay gelir.
Bu kırılganlık, eleştiriyi sindirmek yerine, onu dışarıya fırlatarak kendini korur. En sık kullanılan savunma mekanizmalarından biri projeksiyon, yani yansıtmadır. Kişi, kendi içinde taşıdığı yetersizlik veya kırılganlık duygusunu kabul etmek yerine, bu duyguyu karşısındaki kişiye yükler: Kendisini yetersiz hissettiği anda, karşısındaki genci “bilgisiz, saygısız ve tecrübesiz” ilan eder. Bir diğer sık kullanılan savunma mekanizması değersizleştirmedir. “Sen daha ne gördün ki?” gibi bir cümleyle, argümanı değil, argümanı dile getiren kişinin yaşını ve deneyimini değersizleştirir. Biz sadece yüksek ses ve buyurganlık görürüz; onların içindeyse çoğu zaman şu sessiz cümle dolaşır: “Yanıldığımı gösterirlerse küçülürüm; küçülürsem yok olurum.”
Kültürel Miras: “Büyük Konuşur, Küçük Susar”
Bugün 60’ın üzerinde olan insanların çoğu, özellikle erkekler, şu cümlelerle büyüdü: “Baban varken senin sözün mü geçer?”, “Büyüklerin yanında konuşulmaz.”, “Büyüğe itiraz edilmez.” Evde söz hakkı çoğu zaman baba figüründeydi. Böyle bir atmosferde büyüyen çocuk, şu mesajı aldı: Büyüklük eşittir konuşma hakkı, küçüklük eşittir susmak ve dinlemek.
Bu kod yıllarca işlendi ve zihinde şu formüle dönüştü: “Ben yaşça büyüksem, otomatik olarak daha çok bilirim ve daha çok haklıyımdır.”
Sonra dünya değişti. Bilgiye erişim demokratikleşti. Gençler daha iyi eğitim aldı, yabancı dil öğrendi, dünyayı izledi. Ama zihnin derin katmanlarında eski şema yerinde kaldı: “Benden küçüksen, bana itiraz edemezsin. İtiraz ediyorsan saygısızsındır.” Bugün “hep konuşan, az dinleyen” bu insanlar, sadece bireysel zaaflarının değil, aynı zamanda ataerkil, hiyerarşik kuşakların kültürel mirasçısıdır.
Yaşlanırken Katılaşmak
Yaşlanmak tek başına bilgelik getirmez. Hatta bazı insanlarda tam tersine, esnekliğin azalmasıyla birlikte katılığı artırabilir. Yaş ilerledikçe bilişsel esneklik azalabilir; dünya, belirsizliğe tahammül etmek yerine siyah-beyaz ayrımlarla daha kolay taşınır hale gelir.
Yaşlanma süreci, mesleki unvanlar, fiziksel güç ve sosyal statü gibi birçok somut sermayenin geri çekildiği bir dönemdir. Emeklilikle birlikte bu kayıplar daha da belirginleşir. Bir zamanlar toplantılarda sözü dinlenen kişi, şimdi o masalarda bile yer almayabilir.
Bu kayıpların yarattığı boşluğu doldurmak için, kişi elinde kalan son tartışılmaz “sermayeye” sarılır: yaş kartı. “Benim yaşıma gelince anlarsın” veya “Ben bu dünyayı senden daha çok yaşadım” cümleleri, bilginin kendisini değil, bilgiye ulaşmak için harcanan zamanı haklılık ölçütü olarak sunar. Bu durumda yaş, bilgelik birikimi olmaktan çıkar, bir tür dokunulmazlık zırhına dönüşür.
Yani mesele sadece yaş değil; yaşlandıkça kendini gözden geçirebilme cesaretinin olup olmamasıdır.
Her Yaşlı Böyle Değil: Farkı Ne Yaratıyor?
Elbette bu anlattığımız profil, yaşlılığın tek gerçeği değildir. Çevremizde aynı yaşta olduğu halde tam tersi özellikler sergileyen, sohbeti zenginleştiren, dinlemeyi bilen, kendiyle dalga geçebilen insanlar da vardır. Bu iki tip insanı birbirinden ayıran temel fark, yaşın kendisinde değil, kişinin benlik değerini neyin üzerine kurduğundadır: Haklı olmak mı, yoksa öğrenmeye açık olmak mı?
“Hep konuşan” tipler, egolarını sabit bir kale gibi inşa etmişlerdir. Bu kale, yeni bilgi veya eleştiri tarafından delindiği anda, tüm yapı çökecekmiş gibi hissederler. Onlar için haklı olmak bir tercih değil, bir hayatta kalma mekanizmasıdır. Diğer tipteki yaşlılar ise egoyu esnek bir çadır gibi kurmuşlardır. Çadırın bir köşesi kopsa bile tamamı ayakta kalabilir. Yanıldığını kabul etmek, onların benlik değerini azaltmaz; “ben hâlâ büyümeye devam ediyorum” duygusu verir.
Nihayetinde yaşlanmak kaçınılmazdır, olgunlaşmak ise bir ölçüde tercihtir. Farkı yaratan şey, yaşlanmayla gelen kayıplara karşı yeni bir iç sermaye inşa edebilme yeteneğidir: öz-bilinç, merak ve kendini sürekli gözden geçirme cesareti.
Bir Adım Geri: “Ben de Bazen Böyle miyim?”
Buraya kadar “onları” anlattık. Ama dürüst olmak gerekirse, bu tabloya bakarken kendimizi tamamen dışarıda tutmak kolay değil.
Hiç fark ettiniz mi: Bir konuda çok eminken, karşımızdaki farklı bir şey söylediğinde içimizde nasıl bir şey kıpırdayıveriyor? O küçük savunma refleksi… O, karşı argümanı tam dinlemeden kafada hazırlanan cevap… Bunlar tanıdık gelmiyor mu?
Belki de “hep konuşan yaşlı adam” figürü, bu psikolojinin uç bir noktasını temsil ediyor. Ama o uç noktaya giden yolun taşları hepimizin cebinde: haklı olma ihtiyacı, eleştirildiğinde küçülme korkusu.
Kendimize sormamız gereken soru şu olabilir: “Hangi konularda, hangi insanların karşısında ben de dinlemek yerine savunmaya geçiyorum?”
Onlarla Konuşmanın İmkânı
Peki, bu tabloyu biraz olsun anladık diyelim… Onlarla nasıl konuşacağız?
Önce acı ama gerçek bir cümle: “Bu insan muhtemelen benim konuşmamla kökten değişmeyecek.” On yıllarca aynı savunma biçimleriyle yaşamış birinin, tek bir tartışmada “dinleyen ve esnek bir insana” dönüşmesini beklemek, hem bizi hayal kırıklığına mahkûm eder, hem de öfkemizi büyütür. Daha gerçekçi bir hedef şu olabilir: “Bu insanla konuşurken kendi benliğimi ezilmekten koruyabilir miyim?”
Bu kişilerle tartışmada ton çok önemlidir. Sakin ama net cümleler işe yarar: “Sözümü bitiremiyorum. Cümlemi bitirene kadar bekle lütfen.” Bu cümleler saldırmaz, ama kapıyı da tamamen açık bırakmaz.
Bazı insanlarla, bütün iyi niyetimize rağmen, derin sohbet mümkün değildir. Bunu kabul etmek, aslında bir tür ruh sağlığı korumasıdır. “Bu kişiyle derin konuşmam gerekmiyor” demek, içimizdeki yükü azaltır.
Gürültünün Ötesinde Kendini Duymak
Hep kendisi konuşan, itiraza tahammül edemeyen, yaşını ve tecrübesini kalkan gibi kullanan insanlar… Evet, yorucular. Evet, bulundukları ortamda gerçek diyaloğu zedeliyorlar. Ama bir noktada şunu da hatırlamak gerekiyor: Onların bitmeyen cümlelerinin altında, çoğu zaman kendi iç sesine bile dayanamayan bir yalnızlık var. Bu yalnızlığı iyileştirmek bizim görevimiz değil. Ama bu yalnızlığın gölgesinde, kendi sesimizi kaybetmek zorunda da değiliz.
Belki yapılabilecek en olgun şey şudur: Onları, oldukları kadar görmek; değiştirme fantezisini bırakmak, kendi sınırlarımızı netleştirip, iç sesimizi kısılmaktan korumak. Ve arada bir, aynaya bakıp sormak: “Ben de bazen böyle mi yapıyorum?”
Çünkü bazen ruh sağlığını korumak, karşımızdakini susturmakla değil, kendi içimizde kime ne kadar yer açacağımıza karar vermekle başlar.
Murat BEYAZYÜZ

çocuk adamlara dair güzel bir yazı olmuş