Ali Emmi her günkü gibi sabah ezanından yarım saat önce kalktı. Hanımını, namaza kalkması için şöyle bir sarsıp abdest hazırlığına gitmeden önce pencerenin perdesini aralayıp iki bahçe ötedeki komşusu Cemil Ağa’yı kontrol etti. Onun da kalktığını, lambasının cılız ışığından anladı. Kalkmamış olsaydı, oraya kadar gidecek ve uyandıracaktı. Neden kalkmadığını, bir derdinin olup olmadığını soracaktı. Çocukluktan beni arkadaş ve komşu oldukları için birbirlerini iyi anlarlar, dertlerin, sevinçlerini iyi ölçerlerdi. Son bayramlaşmaya gittiğinde “Artık yaşlandık, birbirimize teh düşelim, görüp gözetelim…” diye anlaşmışlardı. Kalkmayan olursa öteki kontrol edecekti.
Odanın kapısından girince sağ taraf köşede yerden bir karış yükseklikte, bir metrekare gelir gelmez, kara betondan yapılmış, dört tarafı hafif yükseltilmiş, köşenin dibinde pis su giderinin olduğu ve “caa” dedikleri bir yer vardı. Burada bulaşık yıkanır, abdest alınır, hatta kış günlerinde çocuklar uyurken, evli çiftler karınca sessizliği içinde “İki tas su dökünürlerdi.” Caanın pis su giderinin bir karış kadar üstüne iki duvarın birleştiği köşeye çakılan kazıkların üzerine konan tahtalarla oluşturulan raf büyükçe bir bidon konmuştu. Bu bidonun musluğu bile vardı. Ali Emmi abdestini aldı. Hanımı yatağının içine oturmuştu. Ceketini giyip kapıya yaklaşınca sanki ikisinden başka birileri var da uyandırmak istemiyormuş gibi sesini kısarak konuştu:
‒ Hanım, ben gediyom; aşşaa gapıyı arhadan sürgüle.
Namazdan sonra gelirken komşusu Cemil Ağa ile konuşuyorlardı. Bahar günlerinde sabahın erken saatleri çok ferahlatıcıydı. İnsandaki yaşama arzusunu artırıyordu. Her adımda daha çok yürüme arzuları kabarıyordu. Birbirlerine “Hadi biraz adımlayalım” demediler ama bir süre ikisinin evleri arasındaki yolda ileri geri gidip gelmekten kendilerini alamadılar.
Ali Emmi, Cemil Ağa’yı uğurladıktan sonra ne yapacağını düşünerek bahçesine girdi. Bir ayağı eve doğru, diğer ayağı da bahçeye gitmek istiyordu. Güneş ilk ışıkları ile dal ve yaprakların arasından ‘merhaba’ derken, sabahın bu serinliğinde eve gitmek gelmedi içinden. Nasılsa bugün her taraf daha sessiz, daha dingin ve daha berraktı. İnsana huzur veriyordu adeta. Hanımının kahvaltıya çağıracağı vakte kadar bahçede çalışmak istedi. Dün kestiği ağaç dallarını toplamak ve kıracağı yere taşımak niyetiyle o tarafa yöneldi…
İlk ağacın altındaki dal ve kırıkları toplayıp tam kucaklayacağı zaman yan taraftaki ot ve çalıyla kaplı kuru arkın içinde kanat çırpıntısına benzer bir ses duydu. Ani olduğundan biraz da irkilerek o tarafa baktı ve kanatları görür görmez leylek olduğunu anladı. İlk adımını atarken leyleğe bir başka hayvanın daha çok da yılanın zarar vermekte olduğunu düşünüp eline kalınca bir dal aldı ve koşarak yaklaştı. Çalıyı çırpıyı aralayıp bakınca kalkmaya, hatta uçmaya çalışan ürkek bir leyleğin korku dolu gözleri ile karşılaştı. Gece boyunca yağan çiyden ıslanmış haldeydi. Ali Emmi’nin üzerine geldiğini görünce ürkerek uçmak, kaçmak istedi ama uçamadı. O hamlesini yaparken Ali Emmi, ayağının kırıldığını fark etti. İçi sızladı. Leylekler adeta kutsal varlıklar olarak bilinip sevildiğinden hatta “Hacı Baba, Hacı Leylek” denilecek kadar farklı bir yere konulduğundan çok da telaşlandı, daha bir gayretle yardıma yeltendi. Leylek ürküyordu. Gagalayabilirdi. Yaklaşırken sakinleştirmeye çalıştı:
‒ Dur yavrum, dur Hacı Baba’m, dur…
Ali Emmi her hareketinden ürken ve gagalamak için saldırıp duran leyleği çevik bir hareketle boynundan yakaladı ve yakalar yakalamaz koluyla bedenini sararak kucağına aldı. Okşayarak “Dur yavrum, dur yavrum…” diyerek güven telkin etmeye çalıştı. Leylek bir iki kere çırpınıp kurtulmak istedi; ama sanki kendini saran elin şefkatle uzandığını sezmiş gibi teslim oldu. Ali Emmi, eve doğru koştu. Bir yandan da söyleniyordu:
‒ Hay köpoğulları! Sapanla vurmuş olacaklar; yoksa bacağı böyle kırılmazdı!
İki katlı evlerinin ön kısmı tek kat olarak bırakılmıştı. Buraların damı ailenin terası, balkonu olarak kullanılırken altı odunluk ve samanlıktı. Odunlukla samanlık arasından bir kalın mertek bir metre kadar uzatılmıştı. Yarım metre ötesinde paralel bir mertek çıkıntısı daha vardı. İkisi üzerlerine çakılan kalın tahtalarla birleştirilmiş küçük bir balkon elde edilmişti. Bu balkan damdan bir basamak aşağıdaydı. Eve çıkan merdiven buradaki merteğe dayandırılmıştı. Balkonun aşağı bakan iki tarafı da iğreti parmaklıkla çevrilmişti. Ali Emmi hızla merdiveni tırmanmaya başladı. En üstte iki üç basamak kalmıştı ki kapıdan çıkmakta olan hanımını gördü, nefes nefese seslendi:
‒ Hanım, çabuk ispirto ile tuzlu tereyağı getir!
Hanımı kucağındaki leyleği gördüğü için ne yapacağını tahmin ettiğinden bir şey sormadan dönüp içeri girerken kendisi de damın ortasına doğru yürüdü. Leyleği yan üstü yere yatırırken sesini yükseltti:
‒ Sabun ile su da getir…
Hanımı iki kere gidip gelerek istenilenleri getirdi. Leyleği yere açtıkları bir savanın üstüne aldılar. Ali Emmi, önce leyleğin kırık ayağını sergiden dışarı doğru uzattıktan sonra hanımına “sıkı tut” dedi ve canını yakmamaya çalışarak sabunlu ılık suyla özenerek yıkadı, kuruladı ve bolca ispirto döktü. Leylek acı duydukça çırpınıyordu. Ali Emmi bir taraftan “Dur yavrum, dur Hacı babam, az kaldı…” diyor bir taraftan ispirtonun ıslaklığını havlu ile kuruluyordu. Sonra parmağına bolca aldığı tereyağını yaraya sürdü. Yara tereyağından adeta görünmez olmuştu. Leylek daha çok acı duyarak çırpınmaya başladı. Belli ki tuz yakıyordu. Sonra iki kat bezle sardıktan sonra bir koşuda aşağı indi ve bir tahtadan, keserle istediği en ve boyda birbirine eşit iki parça hazırlayıp tekrar yukarı çıktı. Hanımına leyleği daha sıkıca tutmasını tembih etti. Olur ya bir de çırpınırsa, kırık bacak iyice dağılır korkusu vardı; kaş yapmaya çalışırlarken göz çıkmasına sebep olabilirlerdi. Önce leyleğin bacağındaki kırık yeri parmakları ile yoklayıp sağa sola kaymış kemiği düzeltti ve getirdiği tahtaları kırık bacağın iki yanına uzunlamasına yasladıktan sonra bezi sıkı sıkı doladı ve ucunu beş altı santim ortadan ikiye dilerek birini ters taraftan leyleğin bacağına sarıp düğümledi. Bunlar yapılırken, leylek de gittikçe sakinleşti. Bu yaşlı insanların kendisine iyilik yaptığını içgüdüsüyle sezmişti. Kımıldamak kaçmak istemiyordu artık.
İş bitince, hanımı leyleğin susamış ve acıkmış olduğunu düşünerek su ve et parçaları getirdi.
Ali Emmi hanımı leyleği beslerken aşağı indi. Merdivenin altındaki kapı samanlığın kapısıydı; girdi. Kümesin olduğu köşeye yakın, yüksekçe bir yere eski tahtaları dizdikten sonra üzerine bolca saman ve ot yığdı. Ortasını biraz çukurlaştırıp yuvaya benzetirken hanımına seslendi:
‒ Doyurduysan Hacı Babayı getir.
Az sonra getirdi. Ali Emmi de yeni doğmuş bir bebeği kucağına alıyor gibi yavaşça tutup yeni yuvasına usulca bıraktı.
Yaşlı çift yorulmuştu; ama Türk halkının önemli kısmının değer verdiği, sevdiği, köy ve şehirlerde ağaçların, kubbelerin, elektrik veya telgraf direklerinin üstüne yuva yaparak birlikte yaşamaktan çekinmeyen, adeta kültürünün bir parçası gibi gördüğü “Hacı Baba” için değerdi…
■
Leylekler; kış gelince sıcak memleketlere, Doğu Anadolu, Güney Anadolu hatta Doğu Akdeniz’de yaşayan leylekler genellikle Mısır’a, Arabistan’ın güneyine doğru göç eder. Asırlardan beri bu göçleri sırasında bir kısmının yolunu ille Mekke’ye düşürdüğü söylenir. Bu söylenti, zamanla leyleklerin “Olur ya içimizdeki bir yaramazın altına yapacağı gelir, o da Kâbe’nin üstüne düşerse kirletiriz” endişesiyle tam Kâbe’nin üzerine yaklaşınca ikiye ayrılıp geçtikten sonra tekrar göç düzeni aldıkları, böylece Kâbe’yi ziyaret (ve tavaf) ettikleri inancına dönüşür. Bu yüzden de leyleklere saygı gösterilir, “Hacı baba / Hacı leylek” denir.
■
Yaşlı çift yorgun ama yüreklerinde mutluluk dolu bir sevinç esintisiyle eve girdiler.
O günden sonra, her gün, karı kocanın ya biri ya da ikisi birden birkaç kez leyleğin yanına uğrayıp sarılı ayağına baktılar, tavuklarından önce ona su ve yem verdiler.
Leyleğin, bacağına sardıkları bez yeşil olduğu için ona ‘Yeşilli’ adını taktılar.
‒ Artık Yeşilli’nin yarasını bir açsan…
‒ Yeşilli’nin yemini, suyunu verdin mi?
‒ Dün Yeşilli az kalsın yuvasından düşüyormuş. Varmasam düşerdi belki. Yuvasının kenarına bir çıta daha çaksan iyi olacak…
Günler geçtikçe Yeşilli iyileşmeye ve artık aksayarak da olsa tavuk ve horozlariş, Yeşilli artık aksayarak tavuklarla beraber olduğu için, ona “ağlarlardı.aya gayret ediyordu…da . BUnları a, birla beraber evin önünde, bahçede gezinmeye, kendi yemini az çok bulmaya başladı.
Evdeki tüm canlılar Yeşilli’ye alışmıştı. Ne köpek garipsiyordu, ne kedi, ne eşek yan bakıyordu ne de inek; hele horoz ve tavuklar, hemcinsleri de kendileri ile birlikte yaşıyormuş gibi kabullenmişlerdi. Atılan yemin etrafına üşüşürken, verilen suyu içerken, akşama doğru yayılmak için gittikleri yerlerden, Ali Emmi’nin dişleri arasına uzattığı dili ile çıkarttığı ‘cık cık cık…’ sesiyle veya hanımının ‘cü cü cü…’ diyerek çağırıldıklarında evin önüne doğru koşarken birlikte hareket ediyorlardı.
Bu yaşlı çift, çocuklarının hiç olmamasından mıdır nedir, Yeşilli’ye çok bağlanmışlardı; günde birkaç kez görmezlerse, başını boynunu okşayıp kucaklamazlarsa garip bir eksiklik hissederlerdi…
Bir gün Ali Emmi, bahçede, hemen merdivenin ön kısmında kırılan kürek sapını yenilemeye çalışırken, Yeşilli’nin topallamadığını görünce sevinçle hanımını çağırarak müjdelemişti. Hemen samanlığın kapısının yanındaki eski küpün içinden bir avuç yem alıp attı orta yere. Atarken de ‘cık cık cık’ yapmıştı. Bunu duyan ne kadar kümes hayvanı varsa hepsi de yem yemek için kafaları yere doğru eğik bir şekilde koşarak geldiler. Onlar yem yemeye öyle koşardı… Yeşilli ise başı daha dik, daha vakur bir halde ve yavaş yavaş adeta salınarak geldi. Oraya buraya bakındı. Kendine göre yiyecek bulamamıştı, yine de adımlıyordu. Ali Emmi, önüne bolca toprak solucanlarını boca edince öyle bir yemeğe koyuldu ki görmeye değerdi…
Yemi bitmeye doğru Ali Emmi, Yeşilli’yi tuttu ve kucaklayıp az ötedeki dutun altına götürdü. Orada eski bir çul vardı ve yorulduğu zaman hep buraya otururdu. Yine oturdu. Önüne yatırdığı Yeşilli’nin kırılan ayağını incitmeden tutup, sargıyı ve destek olsun diye bacağının iki yanına yerleştirdiği tahtaları çıkarttı. Yara iyileşmesine rağmen uzun süre sarılı kaldığından kızarmış ve biraz iltihaplanmıştı. Hanımından kendi yarası için vaktiyle aldığı merhemi ve temiz bez parçası istedi. Adeta koşarak giden kadıncağız çok geçmeden rengârenk bezler ve merhem ile geldi. Ali Emmi merhemi bolca sürdükten sonra üzerine biraz da pamuk koydu ve eline bir bez almışken aklına leyleğin adı geldi. Yeşilli demelerinin sebebi ilkinde yeşil bezle sarmış olmalarıydı. Elindekini bıraktı ve o yeşil bezin kalan parçası ile güzelce sardı.
Gün geçtikçe Yeşilli iyileşti. Avludan samanlığın damına, oradan iki katlı evin çatısına uçmaya bile başladı. Uçmaya başladı ama Ali Emmi ile hanımının içinde de bir korku büyümeye başladı; ya bir gün Yeşilli uçup giderse!?
Bir hafta sonra Yeşilli sağlığına tamamıyla kavuştu. Sabahları uçup gidiyor, çevrede çok olan kurbağa ve yılan türü şeylerle karnını doyuruyor, sonra da gelip evcil bir güvercin gibi önce dama konuyor, evdekilere haber vermek içinmiş gibi bir süre bekliyor ve bahçeye atlıyordu. Sağda solda tavuklar gibi gezinip akşam olunca samanlıktaki yuvasına giriyordu. Onun her gün böyle yapması, yaşlı çifte güven vermiş, artık gitmeyeceği kanaati oluşturmuştu.
Bir Kurban bayramı günü erkenden karı-koca evin ön kısmındaki bahçede ortalığı toparlıyorlardı. Yeşilli güne başlamak üzere samanlıktan çıkıp Ali Emmi’ye yöneldi. Bu sırada komşu çocuğu Selim kurban payı getirmişti. Köşeden döner dönmez Selim’i gören Yeşilli sanki korkunç bir varlık görmüş gibi irkilerek geriledi ve hızla uçup uzaklaştı.
Ali Emmi ve hanımı Yeşilli’nin bu tavrı karşısında şaşkınlıkla birbirine baktılar; ama Selim’le ilgilenmeye başladıkları için üzerinde durmaya fırsat bulamadılar. Bulsalar bile Yeşilli’nin ayağını kıranın Selim olduğunu nasıl anlayacaklardı ki!
Ellerini öpen Selim’e teşekkür ettiler.
‒ Çok yaşa evladım. Kurbanınızı Allah kabul etsin; sağ olsunlar, bizi de düşünmüşler. Selam söyle.
Günler geçip gitti. Nihayet sonbahar geldi ve hava serinlemeye, ağaçlar yapraklarını dökmeye başladı. Ali Emmi ile hanımı, yazdan beri yaptıkları gibi soğuklar düşmeden yemeklerini biraz damda güneş altında yemek için sofra kurdular. Hanımı çay doldururken Ali Emmi domates ile salatalığı dilimledi. Önce merdivenden çıkan ayak sesini duydukları sonra fesini, başını ve bedenini gördükleri Cemil Ağa’yı da sofraya buyur ettiler.
‒ Ooo buyur buyur Cemil kardeşim, ne iyi ettin de geldin; buyur hele…
Meğer sabah sabah hanımı ile münakaşa edince kapıyı vurup çıkmış. Biraz ‘soluk almak’ için gelmiş.
Evin hanımı, sofrayı daha zenginleştirmek amacıyla içeriye koştu. Kısa zamanda hazırladığı bal ve bir tabakta biriktirdiği süt kaymağı getirdi. Birbirlerine takılarak kahvaltı yapıyorlardı ki havada süzülerek gelen Yeşilli’yi gördüler. Cemil Ağa, birkaç kere gördüğü için Yeşilli’nin hikâyesini de biliyordu. Yeşilli, gelip çatıya kondu. Herkes ona bakmaya başladı. O da kafasını yavaş yavaş bir sağa bir sola çevirerek, sanki bir sağ bir de sol gözü ile görmek istiyor gibi onlara bir süre baktı ve tekrar havalandı. Ali Emmi, bir gariplik seziyordu, ama anlayamamıştı. Yeşilli, evin etrafında alçala yüksele iki üç kere döndü ve güneye doğru uzaklaşmaya başladı. Erkekler bakışlarını gökyüzünden alıp yemek ve sohbet için önlerine eğilmişlerdi ki, Ali Emmi’nin hanımı birden dizini döverek sızlanmaya başladı:
‒ Amanııın aha gidiyor vallaha; korktuğum başıma geldi, Yeşilli gidiyor!
Ali Emmi’nin yüreği horp etti. Zaten içinde bir korku vardı; ayağa kalkıp izlemeye başladı; gerçekten Yeşilli’nin bu gidişi çok farklı bir gidişti… Damın ucuna kadar yürüyerek hareketinden olumlu bir anlam çıkartmaya çalıştı. Hiç oralara kadar gitmemişti; geri döner miydi acaba? Yeşilli, önce ağaçların arkasında kayboldu. Son kere ufka yakın yerdeki iki ağacın arasında gördüler onu; ufukta kayboluncaya kadar merak ve üzüntü ile izlediler. Öylece donup kalan Ali Emmi, misafirini hatırladı ve sofraya doğru yürürken kendi kendine söyleniyordu:
‒ Tekrar döner mi acaba? Ona kışın rahat edeceği bir yuva hazırlamıştım; döner mi acaba?
Dönmedi…
Vakti gelmişti; her göçmen kuş gibi kış mevsimini geçireceği uygun iklimlere doğru kanat çırptı.
Hüzünlendiler… Cemil Ağa bir anlam veremese de dövündüler, ağladılar…
Günlerce, bahçeye çıktıklarında gözleri, Yeşilli’yi aradı durdu…
■
Hava iyice soğumuş, kış bastırmıştı. Yaşlı çiftin en bunaldığı mevsimdi. Gidip gelecekleri bir iki komşudan başka soluk alacakları kimse yoktu. “Düşüp bir yerlerimizi kırarız da şu yaşlılığımızda kötürüm kalırız” korkusuyla onlara da seyrek giderlerdi. Vakitlerinin çoğunu evde geçirirler, bir gelen olursa onlarla oturup sohbet ederler; aksi halde ibadetle, okuyarak, radyodan haber, arkası yarın dinleyerek; el işleri yaparak, ahırdaki eşek ve ineğe bakarak, günlerini geçirmeye çalışırlardı.
Bu kış fazla kar yağmamış, sert de geçmemişti. Don olayını hiç yaşamamışlardı. Mart ayının yarısı olmadan etraf yavaştan yeşillenmeye, rengârenk baharlığına bürünmeye başlamıştı. Güneşin ille sizi ısıtacağım der gibi görünüp durması ne hoştu. Böyle günlerde ikisi de balkon gibi kullandıkları damda güneş serdikleri mindere oturur, sırtlarını da toprak duvara yaslayıp güneşlenirlerdi.
Bir gün yine damda güneşleniyorlardı. Kahvaltıdan sonra tekrar demledikleri keyif çayı içiyorlardı. İlkbahar kendini iyice belli etmişti. Hemen her yeri halı gibi yeşil çimen ve rengârenk çiçekler kaplamıştı. İnsana yaşama iştahı veriyordu.
Ali Emmi, hanımına karşı yamacı görünmez eden sarı, kırmızı ve mavi çiçekleri gösteriyordu. Arada sayıklar gibi düşündüğünü dillendiriyordu:
‒ Ne kadar çok, ne kadar güzel! Bu kadar çiçek aynı yerde nasıl yetişebilir? Böyle bitişik diyecek kadar iç içe yaşadıkları halde neden renkleri ve kokuları ayrıydı?
O an üstlerinde hafif bir rüzgâr esintisi gibi hışırtı duydular. Daha başlarını kaldırmamışlardı ki bir kanat sesiyle irkildiler. İkisi de aynı şeyi aynı anda düşünerek müthiş heyecanlanmışlardı ki tam önlerine önce bir gölgenin sonra büyük bir kuşun konmakta olduğunu gördüler! Elbette tanıdılar; Yeşilli’ydi bu! Yeşil sargısı kirlenmiş, rengi bir hayli solmuş olsa da hâlâ bacağındaydı. Olmasa bile çocukları gibi sevdikleri leyleği, uçmasından, konmasından, gagasından, ayağından, bacağından, kanadından, tüyünden, yürüyüşünden bile tanırlardı…
İkisi de Yeşilli’yi kucaklamak için ona doğru hamle yapıp dizlerinin üstüne doğrulup öyle kaldılar. Çocukları gibi sevdikleri Yeşilli tekrar evlerine gelmişti. Hayretle açılmış gözlerinden akan yaşları umursamıyorlardı. Kendilerine doğru tek tek attığı adımlarla yaklaşan Yeşilli’ye, ‘kucak kucak’ yapıyor gibi ikisi de kollarını iki yana açmış bekliyordu. Hamle yapıp yakalamak, sarıp sarmalamak istiyorlar, ama ürküp kaçar diye de korkuyorlardı. Yeşilli, epeyce yaklaştıktan sonra selamlar gibi başını uzattı. Belli ki Ali Emmiler olduğundan emin olmak istiyordu. Başını birkaç kere indirip kaldırdı. Artık gördüğünden emin olmuştu. Bir adım, sonra bir adım daha atarak aradaki mesafeyi bitirdi. Onların sarılmasına, okşamasına, öpüp koklamasına izin verdi…
Ayağını kıran yaramaz çocuklara hiç benzemeyen bu insanları belli ki o da çok özlemişti…
Arif BİLGİN

Diline yüreğine sağlık hocam. Ders alınacak bir hikâye… Sevgi karşılıklı bir duygudur. Sevmek de sevilmek de güzeldir.
Çok teşekkür ederim.
Diline yüreğine sağlık hocam.
Çok teşekkür ederim.
DUYGU YÜKLÜ ÖYKÜNÜZÜ İLGİYLE OKUDUM. “SEVGİ, ÇİÇEK AÇMAYAN YERE UĞRAMAZ”…
HÜRMETLER, GÖNLÜNÜZE KALEMİNİZE SAĞLIK.
Çok teşekkür ederim.