I
Tarikatler ve cemaatler günümüz dünyasında oldukça olumsuz suretlerde tezahür ediyor. Yobazlık, cehalet, cinsel istismar, devlette kadrolaşma çabaları, çağın dünyasından alabildiğine kopuk bir itikat, vs… Oysa Osmanlı’nn kuruluş sürecinde tarikatler adil ve huzurlu bir medeniyeti inşa etmek için gerekli tüm yaşam felsefesine sahiplerdi. Selçuklu sarayının tefessühü ve Moğol ve Bizans zulmüne karşı mücadele eden sufiler, Hacı Bektaşlar, Ahi Evranlar, Şeyh Edebali, Baba İlyas ve Baba İshaklar bu ümitsiz dönemde tüm Anadolu’yu örgütlemiş ve Gaziyan-ı Rum, Baciyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum gibi kadrolarla Osmanlı’yı bir cihan devleti getirmiş ve Osmanlı’nın bir cihan devleti haline gelmesi için gerekli dünya görüşünü çağlarının bilgi birikimini tasavvufun idrakinden süzerek sıfırdan inşa etmişlerdi.
Osmanlı’nın Batı karşısında çöküşünün başladığı 19. Yüzyılda da emperyalizme karşı direnenler çağın sufielriydi. Cezayir’de Fransızlarla savaşan Abdülkadir el-Cezairi bir Kadiri şeyhiydi. Kafkasya’da Rus emperyalizmine direnen Şeyh Şamil bir Nakşibendi, Libya’da İtalyanlara baş eğmeyen Ömer Muhtar ise bir Sünusi’ydi.
Osmanlı’nın yıkımından yeni bir uygarlık yaratma çabasına girmiş 20. Yüzyıl başı İslam mütefekkirleri de motivasyonlarını tasavvuftan alıyorlardı. Pakistan’da Muhammed İkbal, Mısır’da Hasan el-Benna, Türkiye’de Bediüzzaman hep tasavvuf terbiyesinden geçmiş ve ideallerini ve misyonlarını tarikat şeyhlerinin telkinlerinden tevarüs etmiş insanlardı.
Benim ömrüm cemaatlere ve tarikatlere karşı bireyin muhakeme ve irade özgürlüğünü savunma çabasıyla geçti. Kendim de 14-22 yaşlarım arasında yarı tarikat yarı cemaat denebilecek bir Nurcu oluşuma bağlıydım. Sonraki entelektüel gelişimim bu cemaatte aldığım değerleden ve bu cemaatte yaşadığım travmalardan bağımsız düşünülemez. Fakat kırk yıllık neoliberalizm, ve onun kitlelere benimsettiği hedonist ahlak ve atomize bireycilik ülke gençlerini hayatın zorluklarına karşı alabildiğine desteksiz ve ahlak ve ideal eğitimi açısından alabildiğine rehbersiz hale getirdi. Ülkemiz çok zor bir dönemden geçiyor ve ne yazık ki gençlerimiz bu zorluklara karşı alabildiğine savunmasız. Richard Sennett ve Zygmunt Bauman gibi çağdaş sosyologlar da yıllarca bireyin cemaatin otoritesi tarafından baskılanmasına karşı mücadele verdikten sonra, bugünün neoliberal atomize bireyler dünyasında toplum düşünürüne düşen görevin yeni ve bireyi cemaat karşısında yok etmeyen postmodern cemaatler inşa edebilmek üzere bir tefekküre girmek olduğunu söylüyorlar. Kendi hayat tecrübemden süzerek sizlere sunduğum bu metin böylesi bir cemaat oluşumunun Türkiye’deki tarikat ve cemaatlerde ne gibi dönüşümler gerektirdiğini ele almak üzere yazılmıştır. Ya da bugünün dünya ve Türkiye ölçekli yıkımından Osmanlı’yı kuran sufiler gibi yeni bir medeniyet kurabilir miyiz, bu yazının meselesi bundan ibarettir.
II
14 yaşımda kendi kararımla Nur Cemaatine girdim. Cemaate girmeden önce okulda son derece ahlaksız, derslerinde alabildiğine başarısız ve alabildiğine kişiliksiz bir insan olarak tanınıyordum. Hatırlıyorum oyun olsun diye yan sınıflara giderdim. Beni çöp kutusunun içine sokarlardı. Benle dalga geçip gülerlerdi. Bana edilen bu hakarete ben de onlarla beraber gülerdim. Nur Cemaati bana derslerde başarı, ahlaki meziyet sahibi olma, yüksek bir kişilik geliştirme, çok yakın ve samimi dostluklar ve idealizmle bezenmiş bir hayat hikayesi yani anlamlı bir yaşam sunuyordu. Hiç tereddüt etmedim.
Tasavvufun temeli güzel ahlaktır. Yani kibir, şehvetperestlik, tembellik, menfaatperestlik, sahtekarlık, yalakalık, masa kasa nisa tutkusu gibi ahlaksızlıkları insandan siler, bunun yerine insana topluma katkı sunabileceği yüksek değerler yerleştirir. Ve Aristo’nun Nikomakhos’a Etik’te dediği gibi ahlak bir tercih değil, alışkanlık ve disiplin meselesidir. Nurcular bana cemaatimdeki sekiz yılımda alçakgönüllülük, dürüstlük, hasbilik, cinsel iffet, harama karşı hassasiyet, topluma hizmet etmeyi sevme, zorluklara sebat, sorumluluk duygusu gibi ahlaki vasıfları sevdire sevdire, alıştıra alıştıra zerk ettiler.
Nurcular bana ders çalışmayı da sevdirdi. Bir dersi anlamaya çalışmanın zahmetinin sonunda gelen mutluluk deneyiminin ne olduğunu öğrettiler. Vaktimi boşa geçirmektense oturup ağır bir kitabı okumanın zevkinin ne olduğunu öğrettiler. Çok iyi hatırlıyorum. On dört yaşıma kadar tek bir kompozisyon yazamamış ve bu yüzden Türkçe derslerinden sürekli düşük not almış olan benim bir kompozisyonum, cemaate girişimin daha birinci yılı dolmadan, edebiyat öğretmenim tarafıdan tüm sınıfa muhteşem bir yazı olarak okunmuş ve örnek gösterilmişti. Ortaokula kadar matematik ve fen derslerinde zorlukla sınıf atlayan ben daha cemaate girişimin birinci senesi dolmadan matematik dehası olarak anılmaya başlamıştım. Gerek beşeri gerekse de doğal bilimlerde yeteneklerim birden bire patlama yapmıştı cemaate girince.
Yaşadığım bu yetenek patlamasının tasavvufta ciddi bir karşılığı var. Tasavvufun hedefi insanda tohum halinde bulunan ilahi isimleri aktif hale getirmek ve bu isimlerin inkişaf etmesini sağlamaktır. İnsanda bulunan bu ilahi tasavvuf için başka hiçbirşey değil, insanın sahip olduğu beşeri yeteneklerdir. Benim matematiğe yeteneğimin inkişaf etmesi Allah’ın Mukaddir isminin bende tecelli etmesi, benim güzel sanatlara yeteneklerimin inkişaf etmesi, Allah’ın Muhsin isminin bende tecelli etmesinden ibarettir. Tasavvufta insanın sahip olduğu tüm yetenekler bir ilahi isme dayanır. Ve tasavvuf için müriddeki bu yetenekleri geliştirmek mürşid için ilahi bir vazifedir. Almanlar bu ilahi görevi Bildung adıyla eğitim sisteminin merkezi haline getirirler. Osmanlıların da devlette görev verecekleri adamları yetiştirirken onları tasavvuf dergahından geçirmesi tasavvufun bu misyonundan kaynaklanır.
Nurcuların cemaatte bana kazandırdığı üçüncü güzellik hasbi ve çok yakın dostluklardı. Abiler, kardeşler ve denkler olarak birbirimizi asla kıskanmazdık. Birimizin meziyeti diğerinde iftihara sebep olurdu. Birbirimizin dertlerine çare olmak için seferber olurduk. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz içindi. Ve aramızda servet, soy, zeka gibi sebeplerle bir hiyerarşi oluşturmazdık. Komünistlerin 1917 Devriminden sonra kurmaya çalıştığı fakat başarısız olduğu komünlerin içinde bir ütopya kurmuştuk adeta. Yine bu tasavvufun esas davalarından birinin hayata geçmesiydi. Tasavvuf için Allah’ın özü aşk ve muhabbettir. Tasavvufun göreviyse aşk ve muhabbeti toplumda hakim kılmaktır. Kötü ahlaklarımız temizlendiğinde ve kalplerimizde hasbilik ve ihlas yerleştiğinde ve ortak bir mefkure hepimizi kuşattığında aramızda sen ben ayrılığı yaşanmazdı. Bu Marx’ın 1844 El Yazmalarında dediği gibi bir kişinin on ruhta yaşaması deneyiminden başka bir şey değildi.
Nurcular bize kendi yaşımızın kaldırabileceği kadarıyla İslami ilimlerde söz sahibi olma aşkını da kazandırmışlardı. Sadece Bediüzzaman okumazdık. Yaz tatillerinde vaktimizi boşa geçirmez, kitap okuma kampları kurardık. Ve o kamplarda tecvidli Kuran okumayı öğrenir, Riyazussalihin gibi halk için yazılmış hadis kitaplarını okur, sahabe hayatlarını öğrenir, İslami romanlar ve şiirler okur, ilmihal tartışırdık. Kendi yaşımıza göre İslami ilimlere hakim insanlar olurduk. Osmanlı’nın manevi kurucularından Ahi Evran da böyleymiş. Talebelerini kendi içtihadının kulu yapmaz, onları İslami ilimlerde içtihat yapabilecek bir seviyeye çıkarırmış. Tarikatleşmeden önceki tasavvufların eğitim sistemi de böyleymiş. Tarikate girecek insanlara tarıkatın batını ve marifetini öğretmeden önce, onları zahiri ilimlerde hakim hale getirirlermiş.
Nurcularla beraber kıldığımız namazlar günde belki üç saatimizi alırdı. Zira namazlardan sonra uzun uzun ve topluca yaptığımız bir tesbihat ayinimiz vardı. Esas vaktimizi namaz değil, bu tesbihat alırdı. Bizim zikir ayinimizdi bu. Bir maçta beraberce tezahürat yapmak, bir konserde beraberce şarkı söylemek nasıl insanın bilinçdışında yatan bazı muhteşem duyguların açığa çıkmasını sağlıyorsa bu tesbihatlara da bizlerin ruhuna muhteşem bir mutluluk verirdi. Tarikatleri hiç bilmeyen insanlar bu zikir ayinlerine istihza ile bakarlar. Ama bu insanlar bu tesbihatların ve zikirlerin ünlü psikanalist Wilhelm Reich’ın ‘orgon’ dediği bilinçdışı enerjinin bir dışa vurumu olduğunu ve bu dışavurumun nasıl bir koruyucu psikoterapi olduğunu hiç bilmezler.
Nurcuların bana kazandırdığı son nokta ise bizlerin o cemaatteki yaşamlarımızdan oyunun, neşenin, mizahın, kahkahanın hiç ama hiç eksik olmamasıydı. Bizim için o dönemde herşey bir mizah sebebiydi. Kendi dinimizin buyrukları bile bizim için şakalaşma mevzuuydu. Nurcular daha yolun başında argoyu ve birbirine hakaret etme duygusunu gencin dünyasından çıkarırlar. Argo ve hakaret olmayınca da herkes ve herşey bir mizah konusu olabilir. Yaz aylarında iki üç haftada bir kesin olarak pikniğe giderdik. Ve tüm kurtlarımızı dökerdik. Yaşımız büyüyünce bu sefer küçük kardeşleri hizmete kazanacağız diye onların oyununa ortak olurduk, örneğin onlar vesileliğiyle biz de bilgisayar oynardık. Yani büyük de olsak küçük de olsak her zaman oyun oynayacak bir sebebimiz vardı. Bergson hakikate ermiş adam neşe ve mizah sahibi olur der. Biz gerçekten de kendi yaşımızın izin verdiği yere kadar bu ermişliği yaşıyorduk.
Nostalijiyle andıığm bu dönem, yani hayatımın on dört-on sekiz yaşları arası dönemim bir cennet yaşamıydı. Ve bugün etrafımda neoliberal bireyci hedonist ve atomize gençleri görünce her gencin ama her gencin benim o dönemde yaşadığım mutlulukları yaşaması gerektiğini düşünüyorum. Bu gençler, en başta kendi yeğenlerim, ne gibi mucizevi deneyimlerden habersiz yaşadıklarını hiç ama hiç bilmiyorlar.
Nurculuğun münşii Bediüzzaman’dır. Ve Bediüzzaman bir Nakşibendi-Halidi evladıdır. Ve bunu anlamak için tasavvuf tarihini baştan ele almak gerekir.
Peygamber dostları döneminin sonuyla başlayan tasavvuf hareketinin Muhyiddin ibn Arabi, Mevlana ve Yunus Emre’de bir zirveye ulaştığı 13. Yüzyıla kadarki genel seyri şu şekildeydi. Sufi denilen insanın en temel derdi ahlaklı bir toplum inşa etmekti. Ve Peygamber’in “hikmet müminin yitik malıdır. Nerede bulursa almalıdır” sözü gereği, sufi temel dini ilimleri tahsil ettikten sonra başka medeniyetlere açılır, kendi tecrübesine göre Yunan, Hint, Hıristiyan, Budist, Zerdüşt, Yahudi, vs ayırt etmeden farklı bir medeniyetin hakikat iddialarını öğrenir ve öğrendiği bu bilgiyi hem yaşamına geçirir hem de Kuran’ın çok boyutlu anlam diline tercüme ederdi. Yani bir ahlak adamı olarak sufi aynı zamanda bir medeniyet diplomatı gibi davranırdı. Bu çabada sufinin hedefi her zaman evrenin görünüşünden evrenin hakikatine ulaşmak ve görünüşte acı veren bu evrenin derininde tezahür eden ilahi güzelliği temaşa etme yeteneği kazanmak ve nihayetinde bu güzellikle bir olmak, yani Tanrısallaşmaktı. Sufi herkesin evrenin görünüşünden evrenin hakikatine geçemeyeceğini bilir, ya da aynı kapıya çıkmak üzere şeriatın zahirinden şeriatın batınına ve hakikatine ulaşamayacağını bilir bu sebeple ulaştığı ve deneyimlediği hakikati kendi yolunun yolcusu olmayan halktan gizli tutardı.
İbn Arabi, Mevlana ve Yunus Emre’de bir zirveye ulaşana kadar tasavvufun işleyiş şekli buydu. Ve bu dönemde tasavvuf henüz tarikate dönüşmemiş, sadece küçük gruplar halinde yaşanan bir deneyimdi. 13. Yüzyılda tasavvuf tarihinde birkaç kırılma yaşandı. Herşeyden önce tasavvuf artık bir medeniyet diplomatlığı olmaktan çıktı. Zira sufiler başka medeniyetlerden alabilecekleri herşeyi almışlar ve İslamileştirmişledi. İkinci olarak ise sufiler kendi hakikatleri üzerinden bir toplum ve devlet yaratabileceklerini fark ettiler. Yani tasavvuf siyasallaştı. Ve Türklerin de İslam’a girmesiyle beraber sufiler artık tarikatler halinde örgütlenmeye başladı. Moğol İstilasının sonucunda kitabi, şehri ve Arabi İslam gerileyip, sohbetî, kırsal ve Türki İslam hakim olmaya başlayınca da İslam’ın diğer gelenekleri tasavvuf karşısında ya geri çekildiler ya da tasavvufa entegre oldular. Nihayetinde Osmanlı İmparatorluğunu da fıkıhçılar, kelamcılar ya da filozoflar değil, sufiler kurdu.
Bildiğim kadarıyla İbn Arabi, Mevlana ve Yunus’un dönemiyle 17. Yüzyılda İmam Rabbani dönemi gelene kadar tasavvufta kuramsal bir dönüşüm yaşanmadı. İmam Rabbani ise kendinden önceki dönemin vahdet-i vücuda dayanan ve özü Allah’ın tezahürü olduğu için evrendeki herşeyi olumlayan vahdet-i vücud tasavvufuna velayet-i suğra, yani küçük velayet adını verdi. Kendisi ise kainattaki eşyanın özünün ilahi isimler değil, yokluk ve karanlık olduğunu iddia ederek, yani Allah’ın yarattığı evrende ‘yanlışa ve kötülüğe de yer vardır. Sufi bu yanlışlarla mücadele etmelidir” diyerek vahdet-i şuhud felsefesini kurdu. Ve kendi formüle ettiği bu velayete velayet-i vusta, yani orta velayet adını verdi. Daha sonrasındaysa “bu velayetin de üstünde velayet-i kübra yani büyük velayet vardır diyerek abdiyet adı altında Peygamber dostlarının velayetini ideal olarak gösterdi. İmam Rabbani’ye göre küçük ve orta velayet sahipleri nefsi riyazetlerle, ve perhizlerle terbiye ederek kozmik hakikati keşfetme yeteneği kazanırken, sahabe velayeti Kuran’ın açık hüküm beyan bildiren ayetlerinin onun sembolik ayetlerini yorumlama sonucu yeniden anlamlandırılması ve bu anlamın yaşama taşınması sonucu gerçekleşir. İmam Rabbani’ye göre küçük ve orta velayet sahibi bir insan gururlu olamazken ve Allah’ı bırakıp da dünyevi güzellikler peşinde koşamazken sahabe velayetine ve abdiyete sahip bir insan bunların her ikisini de yapabilir. Zira bu insan küçük ve orta velayete sahip insanların hilafına şeytanını ve nefsini öldürmez, onları kontrol altına alır. Zira sahabi velayetine sahip bir insan için evren Tanrı’nın güzelliğinden ve tezahüründen ibaret değildir. Onun için evren Tanrı’nın sanat eseridir ve Tanrı’dan ayrı bir hakikati vardır. Sahabi velayetinde mesele eşya ile Tanrı’nın güzelliğinde boğulmadan ahlaki bir ilişki geliştirmektir.
İmam Rabbani’nin yeni tasavvufu ondan bir buçuk asır sonra Şah Veliyullah Dehlevi adlı bir hukuk düşünürü doğurdu. Dehlevi Batı emperyalizminin hemen öncesinde yaşamıştı. Ve temel fikri şuydu: İslam hukukunu yeni gelişmeler doğrultusunda yenilemek gerekir. Zira dört mezhep hukuku aklı ve hikmeti hukuk inşasından dışladığı için yetmiyor. Bu sebeple Dehlevi İslam hukukunun merkezine irtifak kavramını oturttu: yani İslam hukukunun gayesi toplum unsurlarının karşılıklı yardımlaşmasını sağlamaktan ibarettir. Dehlevi dört mezhep hukukundaki bu yeniliği bir son söz olarak değil, bir başlangıç olarak gördü. Ve hukuku bir mantığa ve felsefeye oturtabilmek için onu İmam Rabbani kozmolojisinin ve İbn-i Haldun sosyolojisinin bir alt dalı haline getirdi. Dehlevi’nin bu çabasıyla bağımsız bir disiplin olan İslam hukuku kozmoloji ve sosyolojiyle bütünleşmiş oldu. Fakat Dehlevi hukuk konusunda yaptıklarının yeterli olmadığını, bunun sadece bir başlangıç olduğunu da söylemekten geri durmadı.
19. yüzyılda yaşayan ve Batı emperyalizminin İslam alemine nüfuzunu gören ilk Müslümanlardan olan Mevlana Halid-i Bağdadi böylesi bir dönüşüm atmosferi içinde misyonuna başladı. Ve ne tasavvufa ne fıkha herhangi bir yenilik getirmedi. Onun başardığı yeni bir örgütlenme ve yeni bir heyecan uyandırma sanatına dairdi. Bir mürşid olarak halifelerini yüzyüze eğitim yoluyla değil de, mektuplaşma yoluyla yetiştirmeyi başardı. Ve İslam aleminin Batı karşısında yenilgisine yönelik olarak şunu söyledi: “Mehdi’nin çağı yaklaşıyor. İslam yeniden dirilecek. Mehdi bizim başlattığımız bu yenileme ikliminden doğacak. Bize düşen mücadeleye devam etmektir. Ümitli olun.” Nihayetinde Mevlana Halid 1877-1878 Rus Savaşında ve Kafkasya’nın Şeyh Şamil liderliğinde bağımsızlık mücadelesinde nice talebesini şehit vererek İslam aleminde büyük bir itibar kazandı.
III
Bediüzzaman’ı anlamak için bu arkaplanı bilmek zorunludur. Yani Bediüzzaman’ın tecdidi/yenileyici tasavvuf mirasının bir halkası olduğunu bilmek ve bu tecdidi geleneğin yeni tecditlere sürekli bir kapı açmış olduğunu bilmek. İmam Rabbani’nin başlatmış olduğu bu yenileme geleneğini dondurmak bu geleneğe büyük bir zulümdür. Ve şu anda gördüğümüz Nakşi-Halidi tarikatler bu dondurma eyleminin ceremesini çekiyorlar. Bediüzzaman ise yaşadığı dönem söz konusu olduğunda yenileme işini devam ettirmiş ve sonraki yenilemelere teşvik sunmuştur: zira bu geleneğe göre en büyük müceddid ve en büyük en büyük müçtehit Mehdi henüz gelmedi. Daha sonra gelecek. Nakşi-Halidi gelenek kendi misyonunu Mehdi’ye zemin hazırlamak olarak görür.
Bediüzzaman’ı anlamak için gereken ikinci unsur onun tasavvufu klasik döneminde olduğu gibi yeniden bir medeniyet diplomatlığı haline getirmiş olmasıdır. Aristo’nun Nikomakhos’a Etiği olmadan Gazali’yi anlamak imkansızdır. Plotinus olmadan İbn Arabi’yi, Sasani geleneği olmadan Maktul Sühreverdi’yi, Hint geleneği olmadan Hallac’ı anlamak imkansızdır. Fakat İmam Rabbani, Şah Veliyullah Dehlevi ve Mevlana Halid-i Bağdadi başka medeniyetlere referans vermeden tamamen İslam’ın kendi iç kaynaklarıyla düşünüyorlardı. Zira Batı etkisinin henüz nüfuz etmemiş olduğu bu dönemlerde İslam tasavvufu kendi dışındaki tüm medeniyetleri Kuran ve Sünnet potasında yoğurmuştu. Batı medeniyetinin nüfuzunu derinden hisseden Bediüzzaman ise Descartes sonrası doğa felsefesini, demokrasi sonrası siyaset felsefesini, Comte sonrası sosyolojiyi ve Balzac sonrası estetik zevki etüt etmemiş ve hazmetmemiş bir İslam’ın çağa yön veremeyeceğinden emindir.
Ben 14-18 yaş arasındayken, yani Türkiye’nin en iyi ve modern liselerinden birinde eğitim görürken inanmış bir Nurcu olarak okulun en başarılı ve meziyetli öğrencilerinden biri olmamı sağlayan ve modern ve laik bir okulda başarılı bir öğrenci olarak dinimle herhangi bir çatışma yaşamaya mecbur kalmamamı sağlayan şey Bediüzzaman’ın moderniteyle barışı sağlamayı becerebilmiş bu bilgeliğiydi. Bilebildiğim kadarıyla Türkiye’de tüm İslamcı oluşumlar “hakimiyet milletindir, cümlesi şirktir. Demokrasi bir şirk rejimidir” derken bir sistem ve felsefe olarak demokrasiyle kusurlu da olsa barışabilmiş ilk İslamcı grup galiba Bediüzzaman’ın talebeleriydi… Türkiye’de İslamcıların kahir ekseriyeti modern doğa bilimlerine araçtan öte değer vermezken “aklın ziyası felsefi bilimlerdir, kalbin nuru dini ilimlerdir. Hakikat bu ikisinin imtizacından ortaya çıkar” diyerek doğa bilimlerini kutsayan ilk kesim galiba Bediüzzaman’ın talebeleydi. Türkiye’de pek çok İslamcı kesim sanata pek bir değer vermezken Türkiye İslamcılığının ilk romanları olan Minyeli Abdullah ve Huzur Sokağı Bediüzzaman’ın talebeleri tarafından yazılmıştı.
Bediüzzaman kendini bu bilgeliğe ulaştıran fikri yolculuğunu şöyle anlatıyor. Benim bütünleştirmem ve tahrifatımla: “1917 senesinde Rus esaretinden dönüşümden sonra, yani tüm talebelerimi savaşta yitirdiğim ve uğruna hayatımı adadığım İslam’ın ve Osmanlı’nın çöküşünü gördüğüm andan sonra müthiş bir krize girdim. Ağır bir depresyon geçirdim. Ve psikoterapiye başladım. Aklım yıllarca okuduğum kitaplardan dolayı felsefi şüphelerle yaralıydı. Kalbim yaşamış olduğum travmalardan dolayı ağır yaralıydı. Beni bu evrenin berbat görünüşünden hakikatin derinliğine ve güzelliğine gidecek bir yol aradım. Sufiler gibi yapamadım. Zira aklım da ciddi şüpheler vardı. Filozoflar gibi de yapamadım. Zira kalbim ağır travmaların acısıyla intiharın eşiğine gelmişti. İmam Gazali ve Mevlana gibi aklım ve kalbim beraberce bir yolculuğa çıktım. Ve nihayetinde hakikatin ve Tanrı’nın güzelliğine ve mutluluğa bir yol buldum. Bu yolu ve mutluluk deneyimini filozoflar gibi anlatmak istedim. Fakat felsefe sadece seçkinlere hitap ediyordu. Bu mutluluğu sufiler gibi anlatmak istedim. Fakat sufilerin yolu uzun süre riyazet, mücahede ve mürşidin gözetimini gerektiriyordu. Ben de felsefe ve tasavvufun içinden süzülen bu yolu Kuran’ın yöntemiyle anlatmaya karar verdim. Zira Kuran hem seçkinlere hem sıradan halka hiçbir uzun süreli çileye girmeye gerek olmadan anlatabiliyordu. 1917-1925 arasında süren felsefi ve tasavvufi sorgulamalarımı Mesnevi-i Nuriye adlı kitabımda yazdım. 1925’ten sonra yazdığım Risale-i Nurlarda ise felsefi ve tasavvufi birikimi kuşatan bu Kurani ışığı herkesin anlayabileceği bir şekle ve sonuç cümlesine kavuşturdum.”
Ben 14-18 yaş arasındayken cemaatteki arkadaşlarımla beraberce yaşadığımız son derece kaliteli hayat bu çilenin mahsulüydü. Biz o yaşlardayken Risale-i Nurlarda bir sonuç cümlesi haline getirilmiş dünya görüşünün tasavvuf kozmolojisiyle her hangi bir bağını kuramazdık. Felsefi birikimle de… Fakat aradan yıllar geçtikten ve ben deli gibi felsefe ve tasavvuf klasiklerini okuduktan sonra Bediüzzaman’ın kozmolojisi, dünyayı deneyimi ve varoluş şuuruyla Mevlana, İmam Rabbani gibi tasavvuf büyükleri ya da Platon, Aristo, Plotinus, Spinoza Kant, Schelling, Hegel, Bergson, Heidegger, Levinas, Lacan, Gadamer, Deleuze, Badiou gibi felsefe büyüklerinin ulaşmış olduğu kozmoloji ve varoluş şuuru arasında herhangi bir özsel farklılık olmadığı kanaatine vardım. Zira hepsinin üzerinde ortak olduğu husus evreni Tanrı’nın cemalinin bir yansıması olarak görmenin mümkün olduğu ve yaşamın gayesinin bu güzelliği teorik ve pratik olarak temaşa etmekte düğümlendiğini söylemekten ibaret. Zaten Bediüzzaman Kuran’dan türettiği bu kozmoloji ve varoluş şuuru için “felsefecilerin de sufilerin de kelam ve fıkıh alimlerinin de gayesi aynı. Sadece vasıtada farkları var. Onun için bu üç kesim arasında bir barış yaratmak istiyorum.” diyor.
IV
Tanrı’nın, Varlığın, Hakk’ın, Real’in evrendeki, doğa, tarih ve biyografilerimizdeki cemalini ve güzelliğini müşahede etmek ve bu güzelliğin onda fena bularak teorik ve pratik yollarla katılımcısı olmak, ve bu katılım yoluyla kendimizi tanrısallaştırmak üzere kurulu bir düşünce felsefe yoluyla da gelse, tasavvuf yoluyla da deneyimlense, kutsal metinlerin tefsiri yoluyla da keşfedilse bireyin ve bu hakikate katılmış bireyler topluluğu olarak bir cemaatin yaşamına büyü, idealizm, kalite ve mutluluk katar. Tarikatlerin hakikati de galiba bundan ibarettir. Sadece tasavvuf geleneğini söyleyeyim: Gazali’nin, Mevlana’nın, Hacı Bektaş’ın, Abdülkadir Geylani’nin, İmam Rabbani’nin vs kendi çağlarında etraflarında yaratmış oldukları heyecan ve nihayetinde Bediüzzaman da dahil hepsinin tarih içinde kültleştirilmiş olması onların tarihe bıraktıkları böylesi pozitif bir mirasta aranmalı. Bu insanların takipçilerinin bu hakikati yaşıyor oldukları dönemlerde gösterdikleri üstün fedakarlık onların yobazlıklarında, taassuplarında, cehaletlerinde değil de kendi çağlarının idrakleri içinde Tanrı’nın cemalini yaşıyor olmanın verdiği yüksek mutluluk deneyiminde aranmalı. Zira Badiou’nun dediği gibi hakikatler bizi büyüler, bizi hayvani yaşamdan çıkarır, bize normalde asla yapmaya cesaret edemeyeceğimiz yüksek fedakarlıklar yaptırır. Tarikat ve cemaat mensuplarının bu hakikatin yaşandığı dönemlerde gösterdikleri üstün mücahede ahlakının kökeni galiba budur. Benim ve arkadaşlarımın lise yıllarında sergilediği yüksek meziyetler, bir yobazlığın ya da aldatılmışlığın değil de kendi kısıtlarımız içinde algıladığımız bu hakikatin tezahüründen ibaretti gibime geliyor.
Fakat tasavvuf örneği üzerinden dile getirdiğim bu ilahi hakikatin deneyimlenebilmesi için ciddi bir önkoşul var. O da bu hakikatin kişinin içinde yaşadığı çağın idrak biçimiyle uyumlu olması zorunluluğudur. Biz lise yıllarımızda içinde yaşadığımız çağın hakikatini sadece okuduğumuz okullarda aldığımız eğitimin sınırları içinde biliyorduk. Bediüzzaman’dan kendi cemaatimizin kısıtları içinde öğrendiğimiz hakikat bu dünyayla barışıktı. Fakat ne zamanki liseyi bitirip üniversiteye geçtik. Ve üniversite kültürü edinmeye başladık. Pek çoğumuz cemaatle ciddi sorunlar yaşadı ve neredeyse hepimiz cemaatten bir sebeple koptuk. O eski güzel günlerimizden gelen dostluklarımız hala devam ediyor. Fakat sanıyorum arkadaşlarımın pek çoğu o eski cennetsi dünyanın hatırasını tamamen yitirdi. Ben bu dönüşümü kendi hikayem üzerinden anlatayım. Bu hikaye 18-22 yaş arasında üniversite öğrencisi bir cemaat mensubu olarak yaşadığım cehennemin ya da diğer adıyla dört yıllık bir ağır depresyon vakasının hikayesi. Bu kendi hikayem fakat sanıyorum bu hikayede anlatacağım unsurlar bugün tarikatlerin ve cemaatlerin yaşadığı buhranı da bir nebze açıklar nitelikte olacak.
Biz cemaatteyken dört mezhep fıkhına tabiydik. Daha doğrusu dört mezhebin fıkhının ürettiği ilmihalin kurallarına. Bunlar lisedeyken sahip olduğumuz kavrayış için bir problem teşkil etmiyordu. Fakat üniversiteye geçince sorunlar başlıyordu. Gündelik hayattan örnek vereyim. Üniversiteye geçer geçmez bize şunlar söylendi: “Bıyık bırakmak farz derecesinde sünnettir. Bıyık bırakacaksınız. Kot pantolon giymeyeceksiniz. Kısa kollu gömlek ve tişört mekruh. Bunlar hakiki bir Müslümana yakışmaz.” Bizim ilmihalden türettiğimiz bu anlamsız kurallara daha çok ekleme yapabilirim. Lisedeyken bunlar bizim için problem olmazdı. Zira okulda laik-müslüman hepimiz aynı elbiseyi giyiyorduk. Fakat üniversitede giyim kuşam serbest. Ve bu ilmihal kurallarına uyunca okulda arkadaşlarınız arasında cavlak gibi kalıyorsunuz. Bu kurallara üniversite boyunca Allah’ın emri diye uydum fakat kendimde hissetme dışlanma duygusu benim bu yıllar boyunca yakamı bırakmadı.
Bugün tarikatlerin ve cemaatlerin her birisinin ilmihalden türettiği günlük yaşam kuralları var. Ve bunlara itaatsizlik dine itaatsizlik gibi algılanıyor. Benim çok daha sonrasında Hazret-i Peygamber’in sünnetini etüt ettiğimde karşıma çıkan manzara şu olacaktı: Hazret-i Peygamber’in giyim kuşamda gözettiği temel prensip çağının idrakine göre kendine estetik bir biçim vermekten ibaretti. Hazret-i Peygamber’in epilasyon yaptığını, çağının en hoş kokulu parfümlerini kullandığını, bıyık ve sakalda ‘dini değil’ estetik ilkelerin hakim olduğunu, sahabenin pantalonu Bizans’tan öğrenip pantalonu kendine mal ettiğini vs çok sonra öğrenecektim. Bize ve bugün tarikatlerdeki ve cemaatlerdeki gençlere sünnettir diye öğretilen kurallardan çok daha farklı, çok daha yaşanabilir ve çok daha güzel bir giyim kuşam sünnetinin olduğunu çok sonra öğrenecektim. Fakat iş işten geçmiş olacaktı.
Dört mezhep fıkhıyla ilgili ikinci sorun alanım yine gündelik hayata ilişkindi. Dinlemediğimiz ilahi kalmamıştı. Ve kulaklarımız müzik istiyordu. 1990larda Türkiye’de sanatın patlama yaptığı yıllardı. Ve piyasada o kadar güzel şarkı dolaşırken bizlerden asla ve kata popüler müzik dinlememiz isteniyordu. İçimdeki müzik aşkının bir şeytan işi mi olduğunu yoksa yaptığım işin helal mi olduğu hususunda ne kadar sorgulama yaptığımı, müzik dinlediğim için ne kadar vicdan azabı çekmiş olduğumu anlatsam inanın gülersiniz. Müzikle beraber şiir, roman ve sinema… Okunmadık İslamcı şiir ve roman bırakmamıştık. Edebiyat zevkimiz vardı. Ve hakiki şiir ve romanı biz İslamcılar yazmıyorduk. Bunlar sekülerlerin işiydi. Fakat seküler roman ve şiir şeytan işiydi, Kuran’ın deyimiyle ‘lehve’l-hadis’/boş söz eğlencesi olarak lanetleniyordu bunlar. Sinemaya gitmekse katiyen haramdı. Hazret-i Ali’nin ve Hazret-i Ayşe’nin çağının cahiliye edebiyatında söz sahibi olduğunu, Hazret-i Peygamber’in mescidde genç kızlardan cahiliye şarkıları dinlediğini vs çok sonra öğrenecektim.
Dört mezhep fıkhıyla ilgili üçüncü sorun alanım yiyecek içecekle ilgiliydi. Kola’da alkol vardı. Dışarıda üretilen et ürünlerinin çoğu helal kesim değildi. Ülker ürünleri hariç tüm bisküvilerde, çikolatalarda domuz ürünü kullanılıyordu. Kahve ürünlerinin uyarıcı etkisi vardı, vs… Bunların hepsi haramdı. Hazret-i Peygamber’in bu konudaki sünnetinin toplumun örfü neyse ona göre davranıp ‘besmele çekip yeyip içmek’ olduğunu çok sonra öğrenecektim.
Yine gündelik hayatı kuşatmak üzere dört mezhep fıkhıyla ilgili başka bir sorun alanım kadınlarla diyalogun yasaları üzerineydi. Zinhar bir kadınla sohbet etmek yasaktı. Zinhar bir sebeple konuşmaya mecbursak kadınların yüzüne bakmak haramdı. Zinhar bir kadınla kibar bir erkek gibi tokalaşmak şeytanın elini tutmak gibiydi, vs… O dönem çok iyi hatırlıyorum en yakın akrabalarımın bile yüzüne bakmadan konuşurdum. Hazret-i Peygamber zamanında kadınların ve erkeklerin aynı mecliste sohbetler düzenlediğini çok daha sonra öğrenecektim.
Dört mezhep fıkhından türettiğimiz bu ilmihalin gündelik yaşamda nasıl sorunlar yarattığını daha çok etüt edebiliriz. Benim burada bunları zikretme sebebim fıkhın, İslam hukukunun ya da daha genel konuşursak kişinin pratik hayatında prensip edindiği norm ve kuralların tasavvufi deneyimin, yani evrende ve içinde yaşadığımız hayatta Tanrı’nın güzelliğini müşahede etmek ve o güzelliğin katılımcısı olmak deneyiminin alt yapısı olması. Tasavvufun temel felsefesidir: şeriatın bir zahiri vardır: yani fıkhıçının koyduğu kurallar. Bu zahirin bir de batını vardır: yani kuralın manası, gayesi, sırrı. Başka bir deyişle marifet. Hakikat ise şeriatın zahiri ve batını arasındaki birlikte tecelli eder. Tarikat ise zahirden batına ulaşmanın adıdır.
İşte bize dört mezhep fıkhından türettiğimiz ilmihalden gelen zahiri fıkıh on üçüncü yüzyıl dünyası içerisinde mantıklı olabilmesine rağmen bizim 20. Asrın sonlarında yaşadığımız hayatta tüm geçerliliğini yitirmişti. Burada sadece gündelik yaşama dair yarattığı sorunlarından bahsettiğim dört mezhep fıkhının ne ekonomide, ne siyasette, ne de hayatın başka bir alanında herhangi bir güncelliği yoktu. Tasavvufi deneyimin altyapısı olan bu zahirin modern dünyada hiçbir işlevi yoktu. Zahir bozuk olunca da bu zahirin batınına ulaşmak, yani fıkıh kurallarının marifetine ve hakikatine ulaşmaya çabalamanın da bir mantığı yoktu. Zahirden batına geçiş mümkün olamadığı için de şeriatın bağrındaki ilahi cemali ve güzelliği deneyimlemenin modern dünyada yaşayan bir insan için herhangi bir imkanı yoktu. Eldeki dört mezhep fıkhıyla 21. Asırda hakiki tasavvufi deneyim yaşamak imkansızdı. Yenileme geleneğinin başlatıcısı İmam Rabbani’nin müridi olan hukuk düşünürü Şah Veliyullah Dehlevi’nin dört mezhep fıkhının krizde olduğunu ve kendi başardıklarının daha yolun başı olduğunu söylediğini ifade etmiştim. Biz Nurcuların içinde yaşadığımız gündelik hayata yabancılaşmayacaksak fıkıhta daha çok şey yapılması gerektiği kesindi. Fakat biz dört mezhep fıkhını takip edenler bu işi yapmaya çalışan Fazlurrahman gibileri, onların ne söylediğini hiç ama hiç bilmeden tekfir ediyorduk.
Benim üniversitede kendi cemaatimle yaşadığım ikinci sorun alanı kelam ve akaidle ilgiliydi. Yani felsefeyle…. Bediüzzaman’ın doğa bilimleri okuyan bir insan için gerekli kelam ve akaid prensiplerini biliyorduk. Fakat doğa bilimleri dışında felsefeye bizim cemaatimiz ve bizim cemaatimizle birlikte pek çok tarikat ve cemaat küfür gözüyle bakıyordu. Ben ise kısmen cemaatimle yaşadığım sorunlardan dolayı, kısmen bir sosyal bilim öğrencisi olmam sebebiyle felsefeye ve sosyal teoriye çok merak duyuyordum. Bediüzzaman’ın eserlerinde fizik, kimya, biyoloji, jeoloji, astronomi, meteoroloji vs gibi doğal bilimleri görebiliyordum. Fakat Platon, Aristo, Kant, Nietzsche, Hegel, Spinoza vs Bediüzzaman’ın neresine düşüyordu? Hele ki Bediüzzaman’dan sonra yaşamış filozoflara Bediüzzaman bir yanıt verebiliyor muydu?
Fıkıh ve hukuk tasavvufi deneyimin pratik ve ameli yanıysa kelam ve akaid tasavvufi deneyimin teorik yanıydı. Yani eğer fıkıh gibi kelam ilminiz de içinde yaşadığınız çağdan kopuksa o kelam ilmiyle Tanrı’nın cemalini ve güzelliğini müşahede etmenin ve o güzelliğin aktif katılımcısı olmanızın yolu yoktu. Hele ki çevrenizdeki laik dostlarınız size sürekli Kant, Hegel, Nietzsche derken sizin onlara vereceğiniz tek cevap “bunlar kafirdir. Bu cümleleri söyleyen kafir olur” ise bir tasavvuf yolcusu olarak sizin gerçekten de çağını müdrik ve içinde yaşadığı çağda Tanrı’yı müşahede edebilen gerçek bir sufi olabilmeniz imkansızdı.
Kendi kendimi gizlice felsefe okumaya ikna etmemin ve yaptığım işin şeytan eseri bir günah değil de bir sevap olduğuna ikna etmemin hikayesi çok uzun. Sadece şu kadarını söyleyeyim: Bir gün Elmalılı Hamdi Yazır’ın Fransızca’dan çevirdiği bir modern kelam felsefesine yazdığı Dibace’yi/Önsöz’ü okuduktan sonra felsefe okumanın günah olmadığını, hatta eğer bir gün felsefenin künhüne vakıf olabilirsem imanımın çok daha güçlü olacağını anlamıştım. Ve dört yıl boyunca cemaatimden gizli gizli felsefe kitaplar okuma adet edinmiştim. Cemaatteki abilerim aslında felsefe okuduğumu biliyorlardı ama mani olamadıkları için bilmezlikten geliyorlardı. Aradan yıllar geçtikten sonra bugün geldiğim yerde Elmalılı’yı tasdik ettiğimi söylemeliyim. Bugün geldiğim noktada Kelam ilminin bize öğrettiği üzere Tanrı’nın irade sıfatını kavramak istiyorsak Schopenhauer’in isteme olarak dünyasını, Tanrı’nın kudret sıfatını kavramak için Nietzsche’nin güç istenci kuramını, Tanrı’nın hayat sıfatı için Bergson’un hayat atılımı ve süre felsefesini, Tanrı’nın kelam sıfatı için Hegel’in diyalektiğini ve Tanrı’nın tekvin/yaratma sıfatını kavramak için Badiou’nun ‘olay’ felsefesini kavramak gerektiğini tam bir emniyetle söyleyebiliyorum.
Bugün pek çok tarikat Gazali’nin felsefe eleştirisine dayanarak felsefeyi şeytan işi bir küfür sanıyor. Oysa eğer Gazali’nin yazdığı ve Sünni tasavvufun kurucu metinlerinden İhya-u Ulumiddin’in direğinin Aristo’nun Nicomakhos’a Etik kitabı olduğunu bilselerdi sanıyorum travma yaşarlardı. İhya-u Ulumiddin’deki akıl kuvveti, şehvet kuvvveti, gazab kuvveti üçlemesi ve gerçek Müslümanın bu üç kuvvette ifrat ve tefrite düşmeyerek orta yolu takip etmesi gerektiği ilkesini Gazali tamamen Aristo’dan almıştır. Gazali de felsefe düşmanlığının sınırını şöyle çiziyor zaten: “biz filozofların vahiyden destek almadan Allah hakkında konuşmalarına karşıyız. Yoksa onlardan bilime, ahlaka, siyasete ve sanata dair öğreneceğimiz çok şey var.” Ve Filozoflara Reddiye kitabından sonra yazdığı Mişkatü-l’Envar kitabında filozofların hakikatine de” ilahi nurun ve güzelliğin bir belirlenimidir” diyerek alan açıyor. Gazali’nin bu yaptıkları aslında bugün için bir tasavvuf deneyimi inşa etme çabasında modası kısmen geçmiş Aristo’dansa Kant, Bergson, Sartre ya da Deleuze ahlakını bir eksen olarak kullanma yönünde ciddi bir fikir ilham ediyor.
Tasavvufun ve tarikatlerin inşa ettiği Osmanlı İmparatorluğu döneminde Platon’a, Aristo’ya, Plotinus’a dair yazılmış nice eserler var. İslam dünyası Farabi, İbn Sina, Sühreverdi, İbn Arabi gibiler aracılığıyla bu Batılı filozofları çoktan soğurmuş ve onları yeni ufuklara taşımış olduğu için bu çalışmalar o dönemde problem uyandırmıyor. Fakat Dekart sonrası modern çağın birikimi İslam tasavvufu tarafından soğurulamamış olduğu için Batı emparyalizmi tüm Batı medeniyetine bir düşmanlık uyandırmış olduğu için ne yazık ki felsefeyle uğraşan Müslüman sufi entelektüeller modern Batılı felsefeye tam bir düşmanlık sergiliyorlar. Bir örnek vermek istiyorum: İbrahim Kalın. İbrahim Kalın aklın iki kavramı ‘reason’ ve ‘intellect’ ayrımı üzerinden ve bizim sufilerin felsefeye katkısı olan yaratıcı muhayyile ve alem-i misal kavramları üzerinden modern Batı’ya savaş açmayı tercih etmiş bir sufi düşünürdür. Ona göre modern Batı aklı reason’dan ibarettir. Intellect’i bilmez. Hele ki alem-i misal kavramına tümden yabancıdır. Oysa eğer Kant’ın Yargı Gücünün Eleştirisi adlı kitabını ve bu kitabın bugüne kadar Avrupa felsefesinde yaratmış olduğu mirasa göz gezdirecek olsaydı modern Batı felsefesinin ‘intellect’ olarak aklı, mundus imaginalis kavramı altında alem-i misal’i ve yaratıcı tahayyülü çoktan soğurmuş olduklarını ve onların bu kavramları Farabi ve Sühreverdi’den çok daha ötelere götürmüş olduğunu da görecekti. Sadece Jung’un bilinçdışı kuramına bakın. İslam filozoflarının dünyaya hediyesi olan bu kavramların tamamının modern Batı tarafından soğurulmuş ve tekmil edilmiş olduğunu göreceksiniz.
Modern tarikatlerin felsefeye düşman olmasının bir sebebi onu henüz kendi bünyelerinde soğuramamış olmaları, bir başka sebebi modern felsefenin İslam’a düşman Batı medeniyetinden geliyor oluşu, bir başka sebebiyse felsefe ve sorgulamayla uğraşmanın insanı dinin hükümlerine ve mürşid-i kamile mutlak itaatten alıkoyuyor oluşu. Tarikatlerin ve cemaatlerin imama ve mürşid-i kamil’e gassalin elindeki meyyitmiş gibi mutlak itaat etme ya da dinin hükümlerine hikmetini hiç sorgulamadan mutlak teslimiyet gösterme düşüncesi üzerinden kurulmuş olması benim üniversite yıllarımdan cemaatimle yaşadığım krizin üçüncü sebebiydi.
Mürşid-i kamile gassalin elindeki meyyit gibi teslim olmanın aslında bir felsefesi var. Martin Buber ve Levinas bunu ben-sen ilişkisi üzerinden formüle ediyorlar. Buber de Levinas da gerçekte birer sufidir ve onların anlattığı ben-sen ilişkisi ve Levinas’ın zikrettiği Sokrates’in doğurtmacı/meiotik öğretim modeline karşı majestik öğretme modeli, yani kişinin zaten sahip olduğu hakikati ona hatırlatan meiotik öğretime karşı öğrenciyi daha önce bilmediği hakikate zorlayarak açan majestik öğretme biçimi tamamen mürşid-i kamilin müridiyle kurduğu ilişkinin bir betimlemesi. Kuran da Kehf Suresinde Hızır-Musa kıssasında ‘gassalin elindeki meyyit’in felsefesini anlatıyor. Tasavvuftaki irşad denizde yüzmeyi öğrenmek gibidir. Denizde yüzmeyi öğrenmek istiyorsanız öğretmeni hiç sorgulamadan dediklerini yapmanız gerekir. Ancak işin sonunda yani yüzmeyi öğrendiğinizde neyi niye yaptığınızı anlarsınız. Fakat burada mürşide düşen görev aynı Hızır gibi yolun sonunda yerine getirilmiş emirlerin hikmetini müride açıklamaktır. Tasavvufun tarikatleşme öncesi döneminde sufi mürşidler takipçilerine verdikleri eğitim sonunda müridi kendi seviyelerine çıkarırlardı. Mevlana’nın ‘hürriyete kavuşma’ dediği makam bu. Fakat tasavvuf tariketleştikten sonra pek çok tarikatte mürşid ilelebet mürşit, mürit ise ilelebet mürit kalıyor. Yani mürit şu anda pek çok tarikatte ilelebet gassalin elindeki meyyit durumunda. Bu ise Kuran’ın şeyhi tanrı ve rab edinme dediği günaha giriyor.
Fıkhın taabbüdiliğe ve mutlak teslimiyete dayanması ilkesine gelince… Kuran defalarca müminlere “Peygamber’e itaat edin” der. Fakat Kuran Peygamber’e itaatte iki sınır çizer: Yukarıdan sınır Peygamber’in Kuran’ın hükmünü uygulamakla mükellef oluşudur. Aşağıdan sınır ise Peygamber’in meşvereti ve ortak kararı uygulamak zorunluluğudur. Peygamber’e itaatte üçüncü bir ilke ise Aliimran Suresinde İsa örneği üzerinden verilir. Allah Hazret-i İsa’ya itaatin gayesiyle ilgili şunu söyler: “Kendisine vahiy geldikten sonra bir peygambere düşen görev insanları kendine köle edinmek değil, onlara şunu söylemktir: ‘bu ilahi kelamı ders alın. Ve siz de benim gibi rabbaniler olun.” Yani Kuran’a göre Hazret-i Muhammed’e düşen görev ona itaat eden insanları kendi seviyesine yükseltmesi ve rabselleştirmesi/tanrısallaştırmasıdır. Bu yüzden Muhyiddin ibn Arabi Fususü-l’Hikem’de Muhammedi hikmetin özünün ferdiyet, bireysellik olarak kavrar.
Dinin taabbüdiliğine dair ikinci mesele ise bu dinin sahabe döneminde akıl-vahiy barışı üzerine kurulmuş olması ve ancak hadisçilerin akla düşmanlığı ve İmam Şafii’nin bağımsız aklı kıyastan dışlaması sonucu dinin mutlak teslimiyet ve taabüdilik formunda kavranmış olması gerçeğidir. Hazret-i Ömer şöyle der: “Allah bize iki hediye verdi: vahiy ve akıl. Bu ikisinin hakkını verirsek asla yolumuzu şaşırmayız.” Hazret-i Ali ise şöyle der: “Akıl ve din kardeştir. Hangi akıl ki dini tasdik etmez. O doğru bir akıl değildir. Ve hangi din ki bağımsız aklı doyurmaz. O din hak din değildir.”
V
Ben kişisel olarak bu üç sebeple 18-22 yaş arası üniversite yıllarımda cemaatimden soğudum ve hastalığımdan habersiz bir biçimde ağır depresyon yaşadım. Lise yıllarımda sahip olduğum dünya bilinci içerisinde Bediüzzaman’dan öğrendiklerim bende tasavvufi bir deneyim yaratabiliyor, hayatımı zevkle dolduruyordu. Fakat üniversitede gerek pratik hayattaki kurallarının çağdışılığı, gerek teorik sahada cemaatin doktrinin öğrendiğim felsefi ve sosyal düşünceyle çatışıyor oluşu, gerekse de imama ve dine mutlak itaat ve teslimiyet itikadıyla inandıklarımın ve yaşadıklarımın bir mantığı olması lüzumu arasında yaşadığım varoluşsal çatışma nihayetinde benim cemaatten tamamen kopmama ve bireyi cemaatin otoritesine teslim eden tüm sistemlere savaş açmama sebep oldu.
Bugün Türkiye’nin pek çok yerinde tarikatler ve cemaatler hükmediyor. Bu tarikatlerin ve cemaatlerin yaslandıkları tarihsel mirası reddeden bir insan değilim. Bu tarikatlerin ve cemaatlerin yaslandıkları doktrinlerin arkasında bir zamanlar insanlara yaşam hediye etmiş hakikatler olduğunu inkar eden bir insan değilim. Bu tarikatlerin ve cemaatlerin kahraman olarak sunduğu geçmiş büyüklerin büyüklüklerini inkar eden bir insan da değilim.
Benim söylemek istediğim bütün bugünkü tarikat ve cemaatlerin en önemli iddialarından biri olan ‘ebu-l’vakt’ yani çağın babası olma vasfını tamamen yitirmiş olmaları. Şu anda örneklerini medyada çokça gördüğümüz üzere bu tarikatler ve cemaatler çağın gerçeklerine hitap edebilen, çağa yön verebilen vasfa ne yazık ki sahip değiller. Yani kendi bağlılarının hayatını büyüleyebilen, onlara yüksek bir idealizm yaşatabilen, çevrelerine barış ve huzur esintileri yayan ve bir medeniyet kurma yeteneğine sahip olabilen bir niteliğe sahip değiller.
Bağrındaki yaşamı ve hakikati kaybedince herhangi bir örgüt fosilleşir. Ve bu örgüt etrafına yaşam sunmaktansa yobazlık, sahtekarlık, at gözlülük, kin ve nefret, güce tapma ve gücü eline geçirme, menfaat yarışına girme gibi hayvani vasıflarla anılır olur. Ve bu örgüt mensupları tarafından bir mutluluk kaynağı olarak değil, despotik bir aygıt olarak kavranmaya başlar. Liderler karizmasını kaybeder ve ahlaki düşüklükleriyle gözler önüne gelmeye başlar. Örgüte adam kazanma çabası yaşanan mutluluğun yayılması olarak değil, cemaate sahtekarca adam kazanma çabası olarak tezahür etmeye başlar, vs. Bugün Türkiyeliler olarak cemaatlere ve tarikatlere bakarken ne yazık ki gördüğümüz durum da bundan ibarettir.
Oysa tasavvuf ve tarikatlerin hakikati bu değildi. Benim 14-18 yaş arasında cemaatimde yaşadığım karizmatik deneyimi, yitirmiş olduğum nostaljik cennet hayatını sanıyorum Osmanlı’yı kuran sufiler de yaşıyordu. Mevlevilik, Kadirilik, Rufailik Nakşilik de kuruluşları itibariyle muhtemelen kendi toplumlarının ve çağlarının idrak sınırları içerisinde bu karizmatik deneyimi ve yeryüzü cenneti atmosferini takipçilerine yaşatabilmişlerdi. Eğer tasavvufta, tarikatlerde ve cemaatlerde bir hakikat olduğuna inanıyorsak sanıyorum bize düşen görev geçmiş büyüklerimizin koyduğu kuralları değil, onların ruhunu bugüne taşımak. Ben şahsen cemaatten koptuğum 1998 yılından beridir aradan geçen yirmi dört yılın sonunda Bediüzzaman’ın altı bin sayfalık külliyatının hiç kabul etmediğim beş bin sayfasına körü körüne teslim olmaktansa onun yarım bıraktığı tecdit ve yenileme misyonunu bir yerinden tutmaya çalışıyorum. Bu tecdit misyonu İslam tasavvufunun dört asırlık durgunluğundan sonra İmam Rabbani’nin kıvılcımını çaktığı bir ateşti. Ve eğer Nakşibendi-Halidiler bu söylediklerimi ciddiye alacak olurlarsa sanıyorum Cübbeli Ahmed Hoca ve onun gibiler ülkemiz için bir mizah vesilesi olarak olarak değil de, söyledikleri son derece ciddiye alınması gereken birer hikmet abidesi olarak tarihe geçerler. Ya da Ahiyan-ı Rum, Baciyan-ı Rum, Gaziyan-ı Rum ve Abdalan-ı Rum’u örgütleyerek ülkeyi Selçuklu sarayının tefessühünden ve Moğol ve Bizans zulümlerinden kurtaran Ahi Evran (Nasreddin Hoca) gibi zor zamanlarımızda ülkeyi ve gençliği geleceğe taşıdığı için asırlarca sonra bile adını anmaya layık bulduğumuz birer neşe kaynağı olarak…
Esat ARSLAN

Son Yorumlar