Elo Dîno

Kutsal Dicle… ‘Cennet nehirlerinden biri kabul edilir. Ve oraya cennetten her daim bir katre damladığından’ bereketlidir suyu ve suladığı topraklar. Bu bereketi ve bolluğu tarih boyunca nice kavme, nice millete cömertçe sunmuş, ‘öf’ bile dememiş, vakarından bir damla feda etmemiştir devr-i Âdem’den bu yana.

Çıktığı karanlık mağaranın ağzından, Danyal Peygamberin sevk ve idaresine verildiği noktadan başlayarak cennete doğru bir arayışın çaresiz çırpınışları içinde salınıp durmaktadır. Derler ki; Danyal aleyhisselam çizmiştir güzergâhını bu nehrin. Yüce Allah’tan Danyal peygambere bir vahiy gelmiş. İlahi bir nefes “Elindeki asa ile suyun çıktığı mağaranın ağzından başlayarak bir çizgi çiz, su seni takip edecek,  peşinden gelecektir. Ancak, yetimlerin, dul kadınların, fakir ve yoksulların ve vakıfların malına mülküne eriştiğinde değiştir güzergahını nehrin ki; su bunlara zarar vermesin.” Danyal aleyhisselam da vahyolunduğu üzere  suyun güzergâhını asasıyla çıktığı noktadan itibaren ta Basra Körfezine kadar çizerek ilerlemiş, suyu peşinden sürüklemiştir. Geçtiği hiçbir noktada yetimlerin, dul kadınların, fakir ve yoksulların ve vakıfların arazilerine, tarla ve bahçelerine zarar vermemiştir. Bu yüzdendir ki Basra Körfezine kadar nice kıvrımlar, nice zikzaklar, nice mendereslerle akıp gider bu cennet nehri. Kimseye zarar vermeyen bu derin dolambaçların ve ağır akan suların vakarında bir peygamber dokunuşu,  bir ilahi istikâmet ve destur gizli gibi.

Böyle rivayet eder eskiler, şairlerin şiirlerinde böyle mısra olur bu nehir,  dengbêjlerin dillerinde böyle yer bulur kendine, mir divanlarına böyle konuk olur, kutsal kitapların ayetleri arasında böyle gizlenir, tarihin karanlık sayfaları arasında böyle yer alır, geçmişi ve geleceği böyle kuşatır, zahirde ve batında böyle bilinir,   masallara, destanlara  ve efsanevi aşklara böyle yoldaş  olur mübarek Dicle

Lâkin tarih tekdüze bir şarkı değil ki; hep aynı nakaratı terennüm etsin. Arada acının, ıstırabın, yokluğun ve acımasızlığın da öyküleri çalınır kulağımıza. Hatta diyebiliriz ki acının kefesi ağır basar mutluluktan. Vahşetin ve sefaletin sesi, soluğu daha gür çıkar masalların, efsanelerin , öykülerin yarıklarından sızarak. İşte o yarıklardan süzülerek dengbêjlerin türkülerinden günümüze kadar gelen bir öyküdür Elo Dîno Öyküsü

Kimi “Kürt Roobin Hood” der kimi “Kürt Deli Dumrul”. Bir yere çekmeden, birilerine benzetmeden anlatmak belki en doğrusudur. Elo Dîno’nun öyküsü biraz Dicle’nin biraz  Cizre’nin, biraz  da Elo Dîno Kalesi’nin (Bafê Kalesi de denir) hikâyesinden kısa bir kesittir.

“Elo Dîno  Kalesi,  Cizre’nin kuzeybatısında 30 km mesafede Dicle nehri batı kıyısında hafif uçurum gibi bir kaya bloku üzerinde yükselmekte. Günümüze kadar  ulaşan  yıkıntıları, doğu yönüne açılan kapısı ve birkaç penceresi zamana kısa bir süreliğine de  olsa hala meydan okumakta. Burada ağaçlar ve kayalıklar birbiri ile sarmaş dolaş, ırmağa doğru uzanıyor. Dicle Nehri burada suya uzanan, tabanı oval, tepesi konik, oldukça yüksek bir yarım adanın etrafını narin bir şekilde kıvrılarak çevreliyor. Elo Dîno Kalesi sol kıyıda geçişe hâkim irtifada eski bir şatonun kalıntıları gibi  tam karşıda zamanın tahribatına direniyor. Kalenin kapı ve pencerelerinin üst bölümü yonca yaprağı şeklinde üçlü kemerli narin bir mimari ile inşa edilmiştir. Kale, Dicle Nehri’nin derin sularının yarım ada halinde çevirdiği bir garip yamaçta kurulmuştur.” *

Elo Dîno Kale Kalıntıları

Hikâyenin geçtiği devirde Cizre İpek Yolu ticaret hattının güzergâhından biridir. Bu devirde kara yolu taşımacılığı bu civarda arazinin sarp ve engebeli oluşundan dolayı zahmetli ve pahalı bir uğraştır. Ve en önemlisi de Safeviler, Akkoyunlular,  Memlükler ve daha sonra da Osmanlılar arasında bir geçiş yeri, bir güç deneme sahası olduğundan güvenli değildir. Bu nedenle Diyarbakır ve ötesinden Basra Körfezine kadar keleklerle yapılan ulaşım en kolay,  en ucuz ve en güvenli  ulaşımdır. Elo Dîno Kalesi 900 km boyunca nehir yolundan hareket eden her canlının geçtiği kilit bir yerdedir. Hem öyle bir yerdedir ki kalenin yamacına kurulduğu  tepe üzerinden, uzaklardan gelen her şeyin görülebildiği hâkim bir mevkidedir.

Elo Dîno’nun öyküsü bir efsane değil gerçek bir hikâyeye dayanmaktadır. Gerçek bir hikâyeye ve şahsiyete dayandığı için günümüze kadar ulaşmış, dengbêjlerin kalem kullanmayan tarihinden bu zamana halk arasında söylenegelmiş, hikayesi türkü olmuş, yeri titreten epik figürlerle bir govende (halay) dönüşmüştür.

Hikâyenin 16. yüzyılda Cezire Miri Kel Muhammed zamanında yaşandığı söylenmektedir. Ancak Kel Muhammed’in Cizre’deki mirlik zamanı Osmanlı’nın buradaki hâkimiyetinden önceki döneme rastlamaktadır ve 15. Yüzyılın ikinci yarısına  denk gelmektedir. Cizre, 1463 yılında Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan tarafından istila edilir. Uzun Hasan, Kel Muhammed ile yeğenleri Mir Muhammed ve Şah Ali Bey’i yakalayıp zincire vurur, beraberinde  Irak’a götürür. Akkoyunluların Cizre bölgesindeki hâkimiyetleri otuz yıl kadar sürmüştür. Daha sonra Safevilerin bölge üzerine saldırıları olmuştur. Cizre bölgesi Cizre mîri  Bedir Bey’in desteğiyle 1517’de Osmanlı hakimiyetine geçmiştir. Gerçi Şerefhan Şerefname’de** Cizre Azizan beyleri arasında Osmanlı döneminde de birkaç Mir Muhammed’den bahsetmektedir ama hikâyenin bu kısmının tarihçilerin ilgi alanına giren bir mevzu olduğunu belirtip Elo Dîno’nun öyküsüne  dönelim.

Sözlü tarih devirler ve şahıslar arasında çok kolay geçişler ve kaydırmalar yapar. Burada önemli olan yaşanan şartlar ve bu şartların ortaya çıkardığı neticelerdir. Beylerin bezirgânlarla ve sırtlarını dayadıkları feodal yapılarla tebaaya baskı ve zulümleri  ve zaten zor olan yaşamı ağır vergilerle  çekilmez  hale getirmeleri ve bu  gerçekliğin doğurduğu sonuç; karşı çıkışlar, isyanlar ve huzursuzluk. Bu süreçlerin doğurup büyüttüğü efsane kişilikler, kahramanlar ve halktan yana kişiler. Elo Dîno da zaman ve coğrafyanın dayattığı böylesi bir halk kahramanıdır.

Ağır vergiler ve baskılar sürekli devam eden kargaşalık ve baskınlarla birleşince doğal olarak yokluk ve sefalet de  beraberinde gelir. Öyle ki ‘nana muhtaç hale’ gelir  ahali,  bereketin ve bolluğun sembolü olan Dicle’de cümle tebaa ‘Dicle’de nasipsiz kalan balıkçılara’ döner. Elo Dîno’nun etrafına topladığı insanlarla bu stratejik kaleyi ele geçirip  kendi kural ve kanununu yürürlüğe koyduğu devir de böyle bir devirdir.

Bu düpedüz delilik ve çılgınlıktır ki Ali isimli hikâye kahramanının namının Elo Dîno’ya dönüşmesi de  bunu ifade eder. Elo Kürtlerin Ali ismini hoyratça telaffuzunu ifade eder. Dîno ise ‘deli, çılgın’ anlamlarına gelmektedir. Gelelim Elo’nun çılgın icraatlarına. Etrafına topladığı gençlerle bu stratejik öneme sahip geçiş yerindeki kaleye yerleşen Elo, Dicle Nehri’ni bir kıyıdan karşı kıyıya kalın zincirlerle kapatır. Kelek katarları burada durmaya zorlanır , haraç alındıktan sonra geçişe izin verilir. Elo’ya haraç vermeden geçmek kimsenin harcı değildir. Bu hal uzunca bir süre devam eder.

Dicle Nehri

Güvenli görüldüğünden daha çok tercih edilen nehir taşımacılığı bir kâbusa, bezirgânların korkulu rüyasına dönüşmüştür. Şikâyetler peş peşe gider Cezire beyine. Üzerine gönderilen güçler netice alamaz. Bu problemin ortadan kaldırılması aciliyeti olan bir mesele haline gelir. Mir divanında oturulup plan yapılır ve uygulamaya geçilir. Yapılan ve netice alınan planla ilgili değişik rivayetler vardır. Kimi rivayetlerde yapılan plan şu şekilde anlatılır ; “Hazırlıklar yapılır, kelekler üzerinde ticaret malları yerine sandıklar içine askerler saklanır ve kapaklar kapatılır. Dicle Nehri yukarısından Elo Dîno  Kalesine doğru bir kelek katarı gönderilir. Elo Dîno Kalesine  ulaşıldığında kelekler durdurulur, Elo’nun  adamları sandıkların açılmasını isterler. Ancak tüccar kılığındaki sefer amiri malların Cizre mîrine ait olduğunu ve bizzat Elo’nun  kendisi gelmeden ‘sultaniye sandıklarının’ açılamayacağını kesin bir dille ifade eder. Bunun üzerine adamları Elo Dîno’yu  çağırırlar. Elo Dîno geldiğinde sandıklar aniden açılır ve çıkan askerler onu ve yanındakilerin hepsini  kıskıvrak yakalayarak Cizre’ye getirirler.

Diğer bir rivayet ise yine Elo’ya bir oyun oynanması üzerine kurulmakta ise de uygulamada farklılık arz etmektedir. Dicle üzerinde kalın zincirlerle bir nevi gümrük kurup haraç alan, ‘ali kıran baş kesen’ Elo’dan salcılar, bezirgânlar ‘el aman ederler’  ve onu  esir almak için hazırlıklara başlarlar.

Diyarbakır’a gidip orada hazırladıkları bir salın üzerine çadır kurarlar. Çadırın içine bir cariyeyi  ve davulcuları, zurnacıları yerleştirip düğün  havası oluşturarak Bafê Kalesi’ne doğru yol alırlar. Diyarbakır’dan Bafê Kalesi yakınlarına vardıklarında davul ve zurnanın sesi dağlarda yankılanır. Kale halkı, birbirlerine “Bu kimin düğünüdür?” diye sorar  ve hiç kimseden herhangi bir cevap gelmez.  Kasrından çıkan Elo, kasrına yakın duran kelek katarı  üzerindeki bezirgânları görür. Bezirgânlara “Bu kimin düğünüdür?” diye sorduğunda aralarından biri: “Bu sizin düğününüzdür beyim. Botan Beyi Mîr Mihemed sizin halinizi ve ahvalinizi sordu. Bizler de Mîr’in huzurunda sizinle alakalı iyi muhabbetler ettik. Mîr buna çok sevindi. Bunun için de size bir cariyesini hediye mahiyetinde gönderdi. Mîrlerin hediyesini geri çevirmek adetten değildir, bilirsiniz!” cevabını verir. Elo hediyeleri geri çevirmenin Botan geleneklerine aykırı olduğunu bilir ve geleneğe uyup hediyeleri kabul eder. Kabul eder etmesine ama işretle, yiyip içmeyle geçen gecenin sabahında Cezire’de Mem Zindanı’nda bulur kendini. Bezirgânlar, Elo’nun arkadaşlarına yeteri kadar para vermiş, Elo’yu da uyur halde yakalayıp bağlamış, sala bindirip Mir Muhammed’in ayağına getirmişlerdir.

Elo Dîno zincire vurulur, omuzları üzerine birer  yanar vaziyette  kalın mum dikilerek işkence edilir. Hikâyenin trajik bir boyutu da burada devreye girer. Bir müşkülattan, bir ‘baş belasından’ kurtulmanın rahatlığıyla kaç zaman sonra zindana gelir Mir Muhammed. Elo’yu o halde görünce daha çok ezmek, gururunu kırmak  amacıyla  “Senin düştüğün bu halden daha kötü bir hal  var mı Elo?” diye sorar. Elo Dîno acı içinde “Bu ne ki Mirim” der. “Evine misafir gelmiştir ve misafire ikram edecek hiçbir şeyin yoktur. Sen ve hanımın birbirinize çaresizce bakarsınız. Bu hal her halden daha kötüdür” der. Yol kesip haraç alan bir eşkıya da olsa Mir’i etkiler Elo’nun bu cevabı ve “Elo’yu çözün, o yiğit bir adamdır” der. Ama artık iş işten geçmiştir, gördüğü eziyet ve işkencelerden takati kalmamıştır Elo’nun ve ruhunu teslim eder oracıkta.

Deli Elo’nun çılgın hayat hikayesi  oracıkta sona erse de efsanesi halkın diline düşüp dağlarda, ovalarda yankılana yankılana bu güne kadar gelir. Gönülleri, çılgın ve deli insanların, kahramanların, gözü pek korkusuz yiğitlerin yanında olsa da kılıçları devamlı dinarın, güç ve ihtişamın yanında olan ‘doğu insanının’ karakteristik özelliği gidenlerin ardından sağlıklarında iken vermedikleri payeyi verip yücelterek ağıtlar yakmaktır. Bu yüzden ‘doğu kültür ve edebiyatı’ yazılı veya sözlü çoğunlukla ağıtlar,  hayıflanmalar ve yas  üzerine kuruludur.

Elo Dino’nun ardından yakılan ağıtlar da yüzlerce yıldır söylene gelmektedir ve kim bilir daha yüzyıllarca söylenecektir. Belki bu gün ‘tennur kaynayacak, sular yükselecek’, kale harabeleri mavilikler arasında ‘bir varmış bir yokmuşa’ dönecektir lakin geriye bir türkünün sözleri, bir raksın figürleri kalacaktır zamana ve mekâna meydan okurcasına.

Dicle Nehri

“Elo dîno, Elî axayo

Simbêl reşo, xwîn şêrino,
Qesra Elê mermer gişte,
Elo dîno, Elî axayo….”

(Deli Elo,  Elî Ağa

Kaytan bıyıklı, sıcakkanlı
Baştan başa mermer kasrı  Elo’nun
Deli Elo, Elî Ağa…)

———-  
*   Cizre Tarihi-Dr. Mesut Tüzün-Nûbihar Yay.-C-2
** Şerefname-Şerefhan-Hasat Yayınları

Fadıl KARLIDAĞ

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...