Sönmez: “Öykülerimde İnsanlar Üzerindeki Sahte Pulları Kazıyorum.”

Geçtiğimiz günlerde “Öteki Hayvanlar” adlı öykü kitabınız yayımlandı. Okuru bol olsun. Sizin kitabınız da dâhil olmak üzere son zamanlarda içinde hayvan kahramanların yer aldığı roman ve öykü kitapları fazla yayımlanmaya başladı. Hatta kitap adları bile hayvanlara verilen adlardan oluşuyor… Ve bu kitaplar çocuk kitapları da değil. Bu hususla ilgili düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz? İnsandan umudu mu kestik yoksa?

Sema Kaygusuz’un şöyle bir tespiti var, “İnsan önce hayvanı ötekileştirdi,” diyor. Bu cümleyi hiç unutmadım. Kitabımın adı, yıllar önce duyduğum bu cümleden doğmuş olabilir gibi geliyor. Semih Gümüş ve Ömer Türkeş’in Sema Kaygusuz’la yaptıkları bir söyleşide geçmişti bu cümle. Duyduğum andan itibaren insanı anlamaya dönük, kafamdaki kopuk halkalardan birinin bu bakış açısı olduğunu düşündüm. O söyleşide, faşizmden önce cinsiyetçiliğin, cinsiyetçilikten önce türcülüğün geldiğini söylemişti Kaygusuz. İnsanlık tarihine bakarsak bu tespite katılmamak mümkün değil. “Öteki Hayvanlar” bir yanıyla bunu imliyor. Bir yandan da biyoloji bilimi insanın da hayvanlar aleminin bir üyesi olduğunu gösteriyor.

İnsandan umudu kesmek, onu sevmemek, küçümsemek asla değil. Sadece anlamak istiyorum. Neden kendimize düşman bulmakta, bir “öteki” icat etmekte bu kadar mahiriz. Anlatmak da anlamanın bir yolu. Hayvanlar üzerine yazılmış kitaplar meselesine gelince, başka kitaplar hangi saiklerle yazıldı, adlandırıldı, bunun hakkında bir şey diyemem. Sadece şunu söyleyebilirim, ben bu kitapta hayvanları değil, “öteki hayvanlar”ı anlatmak istedim.

“Öteki Hayvanlar”daki “Siste Dağılan Gemiler”, “Cunda’da Akşam Hazırlığı”, “Yaz Küresi”, “Rüzgârın Nefesi yahut Tatilciler Birtakım Tavsiyeler” adlı öykülerinizde mekân denizin olduğu yerleşim yerleri, tatil beldeleri… Neden buraları mekân olarak seçiyorsunuz?

Ayvalık’ta doğdum, çocukluğum, ilk gençlik yıllarım orada geçti. Yıllardır uzakta yaşıyorum ama rüyalarım hâlâ orada geçiyor. O iklimi, denizi iyi biliyorum. Bu da anlattıklarıma sızıyor olmalı.

Genelde öykü kahramanlarınız hep bir tereddüt içinde. Onlarda ikircikli bir davranış biçimi baskın. Sanki olmakla olmamak, yapmakla yapmamak arasında gidip geliyorlar. Nedir bu durumun sebebi? Neler söylersiniz?

Çünkü onlara hayatlarının zor anlarında rastlıyoruz. Öykü karakterlerimi zor durumda bırakıp, karar vermeleri gerektiğinde ne yapacaklarını görmek istiyorum. Tam da o zorlayıcı, çelişkili anlara odaklanıyorum. Tıpkı fotoğrafçının kadraja karar vermesi gibi. Hayatlarına dair bir çelişkiyi görünür kılmak ya da kim olduklarını okura göstermek için onları sınıyorum da diyebiliriz. Öykülerimde insanların üzerindeki sahte pulları kazıyor, onları gerçekte oldukları gibi göstermeye çalışıyorum.

“Süt Uykusu” doğum yapmış bir kadını anlatıyor. Öyküde eski inanışlarımız arasında yer alan genellikle lohusa kadınlarda görülen sıkıntılı bir durum olan “Albasması” yer alıyor. Aslında çocuğun emdiği memenin iltihaplanması dolayısıyla meydana gelen bu rahatsızlık eskiden kötü ruhların lohusa kadını esir alması olarak düşünülüyordu. Çare olarak da bir hoca yada ocaklı birinin çağırılması ve onun kadını kötü ruhlardan kurtarması görülüyordu. Ayrıca annenin yastığının altına ekmek, Kur’an, demir yada bıçak gibi nesnelerin konması tavsiye ediliyordu. Öykünüzde neden “Albastı” olayına yer verdiniz?

Eski ve yeni birbirine sandığımız kadar uzak değil belki de. Öyküyü anlatıp okurun alanına girmek istemem, sadece şunu söyleyebilirim. “Süt Uykusu”nda lohusalık nasıl bir “cinnet” halidir, bunu anlatmak istedim.

Aynı şekilde “Yürek Ölçüsü” adlı öykünüzde kahramanınız Şaman geleneğini sürdüren yaşlı bir kadının evine gidiyor. Tedirginlikte girdiği sokaktan kendine dair sorularla karşı karşıya geliyor. Modern zamanlarda Şaman geleneğe yaptığınız bu vurgunun nedeni nedir?

Modern zaman ne demek bilmiyorum. Moderniteye yüklediğimiz anlamlar pratikte ne kadar karşılık buldu? İnsanlık, zannettiğimiz kadar yol katetti mi, tartışılır. Tehlikenin çoğu zaman dışarıdan, yabandan, “ilkel” olandan geleceğini sanıyoruz. Tehlikenin bizzat kendisi olabilme ihtimalimiz üzerine oturup düşünmeli.

“Öteki Hayvanlar” adlı öykünüzü modern insanın doğayı hoyratça tahrip etmesine, madencilik ve diğer uğraşlarla doğayı alabildiğine yağmalamasına bir isyan bir eleştiri metni gibi okuyabilir miyiz? Neler söylersiniz bu öykülerinizle ilgili?

Elbette okunabilir ama sadece bu değil. Benim açımdan o öyküde birbirini tamamlayan farklı izlekler var. Yerlilik, yabancılıkla ilgili. İnsanların birbiriyle uğraşırken asıl tehlikeyi gözden kaçırmasıyla ilgili. Öyküde ne yapmak istediğimi açıklayıp okura haksızlık etmek istemem.  Öykülerimin anlatmak istedikleri şeyi, kendi başlarına ifade edebilmelerini umuyorum.

Öykülerinizin genelinde fazla kahraman, mekân ve zaman kullanmıyorsunuz. Öykü yazma tarzınızla ilgili neler söylersiniz?

Her öykünün gerçekliği farklı, dolayısıyla gereksinimi de farklı. Ne fazla ne az. Kendi edebiyat beğenime göre bir terazim var. Genel için bir şey söylemek zor. Teraziyi her öyküde yeni baştan tasarlamak gerekiyor. Bir öykü yazarken ancak benim gösterebileceğim şeyi, yalnızca benim yapabileceğim şekilde anlatmaya çalışıyorum. Tek yapmak istediğim bu, sanırım en iyi yapabileceğim şey de bu.

Kitabınızda Tarkovski, Sadık Hidayet, Abbas Kiyarüstemi gibi sinemacı ve öykücülerden alıntılar var. Bunun sebebi nedir? Tarkovski ve Kiyarüstemi iki ünlü sinemacı. Sinemayla aranız nasıl?

Okumayı ve yazmayı bırakıp sadece film izlediğim dönemler oluyor. Tarkovski ve Kiyarüstemi sevdiğim yönetmenler. Bir de Bergman’ı çok severim. O öykülerde epigraf olarak okuru selamlamalarının gerekçeleri var tabii. “Yaz Biter” öyküsü Tarkovski’nin “Nostalji” filminde geçen bir cümleyle açılıyor. “Anne! Başının etrafında dolaşan ve sen güldükçe berraklaşan o hafif şey havaymış.” Çocukluğun cennetinden kovulma halini daha iyi anlatan bir cümle duymadım. “Yaz Biter” öyküsünde umarım bu cümlenin etki gücüne yaklaşabilmişimdir. “Yaz Biter”de çocukluğun en mutlu anlarını “İvan’ın Çocukluğu” filminde olduğu gibi çiğ ışıkla, aydınlıkla bağdaştırdım. Diğer öykülerde de buna benzer gerekçelerim var. Ama bu gerekçeler okurda karşılık bulur mu bilmiyorum. Bundan sonrasında okurun kurduğu bağlantıların önemi olacak elbette.

Öykülerinizde mültecilik, mübadele gibi güncel soruları da işliyorsunuz. Güncelin edebiyatta yer alması ile ilgili neler düşünüyorsunuz? Özellikle mültecilik ve mübadillik hakkında neler söylersiniz?

Yaşadıklarımızın, tanık olduklarımızın edebiyata sızmaması mümkün değil. Bugün bütün dünyada sınırlar belirsiz. Göçmenlerle bir arada yaşıyoruz. Bir gün bizim de göçmen olabilme ihtimalimiz aklımızın bir köşesinde duruyor. Benim ailem mübadil. Dedelerim, ninelerim çocukken mübadele ile Midilli’den Ayvalık’a yerleştirilmişler. Ben üçüncü kuşak oluyorum. Göçle yaşanan sorunların neye mal olduğunu yakından gözleme fırsatı buldum. Göç sadece bir mekan değişikliği değil. Fiziksel olarak zor bir süreç ama bunun yanı sıra kuşaklar boyu onarılamayan bir yaraya dönüşmesinin başka nedenleri de var. Jean Amery “Bir yurda ihtiyaç duymamak için önce ona sahip olmak gerekir,” diyor. Bence çok haklı.

Kitabın son öyküsü “Rüzgârın Nefesi yahut Tatilcilere Birtakım Tavsiyeler”de mübadilliği Ayvalık’tan Balkanlara göç ettirilen ve bir zamanlar yaşadığı yerleri görmek için geri dönen birinin gözünden anlatıyorsunuz. Genelde bizim edebiyatımızda Balkanlardan ülkemize gönderilen soydaşlarımızın hikâyeleri anlatılır. Sizin öykünüz bunun tersi bir durumu işliyor. Neler söylersiniz?

Öykü Ayvalık’tan gönderilen birisinin bakışıyla yazılmış olsa da sözü edilen bütün duygular, düşünceler rahatlıkla Midilli’den gönderilen birisinin ağzından da dökülebilirdi. İki taraf benzer acılar, özlemler çektiler. Bize yahut onlara ait bir acıyı anlatmak değil, insanın ortak deneyimine dair bir şey yazmak istedim. Öykünün son cümlesi, karşı adada da benzer olayların yaşandığına işaret ederek bunu vurguluyor zaten.

Son olarak neler söylersiniz? 

Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederim. 

Biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Derya SÖNMEZ

    • 1980 Ayvalık doğumlu.
    • Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu.
    • 2012 yılı Adnan Yücel Öykü Yarışması’nda “Ölüler Gibi” adlı öyküsüyle birincilik; 2013 yılında “Matruşka” adlı öyküsüyle Rıdvan Şahin Öykü Yarışması’nda ikincilik ödülüne layık görüldü. “Unutulan” adlı öyküsü Direniş Öyküleri adlı seçkide yer aldı.
    • Hikâyeleri Notos, Öykü Gazetesi, Dünyanın Öyküsü, Sarnıç, Özgür Edebiyat, Her Şeye Karşın, Kül Öykü Gazetesi gibi dergilerde yayımlandı.
    • 2021’de yayımlanan Sırça Kanatlar Antalya Edebiyat Günleri En İyi İlk Öykü Kitabı Ödülü ve 2022 Dil Derneği Ömer Asım Aksoy Ödülü’nü aldı.
    • 2024’de Öteki Hayvanlar yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir