“Kim Bu İnsanlar” adlı öykü kitabınız geçtiğimiz aylarda yayımlandı. Okuru bol olur umarız. Kitabınızdaki öyküler birbirinin devamı gibi. Arman Arı adlı kahraman her öyküde var. Bu yönüyle öykülerini nehir romanlar gibi. Biz de sizin öykülerinize “Nehir Öykü” diyebilir miyiz? Neler söylersiniz?
Ben artık yaşlanıyorum…
Yaklaşık otuz beş yıldır düzenli olarak yazıyorum. Öykülerim 1997 yılından itibaren çeşitli dergilerde yayınlandı. 2007 yılından itibaren de Notos Kitap tarafından kitaplarım basılıyor. “Kim Bu İnsanlar” altıncı kitabım. Evet tam da söylediğiniz gibi tüm yazdıklarım birbirinin devamı gibi. Nehir Öykü tam olmasa da güzel bir adlandırma.
Elbette bu yaştan sonra değişmeyeceğim ve bu böyle devam edecek. Alkolizmi, kaygılı insanın ruh halini, hiçliği anlatmaya devam edeceğim. Ne kadar ömrüm kaldıysa ölene kadar sürecek bu. Benim konularım da öykü veya roman kahramanlarım da bunlar. Ölesiye içmek, hep kaybetmek, umudu olmamak… Böyle hissedenler, böyle yaşayanlar benim insanlarım.
Kitabınızdaki ilk öykü “Kedi Sahtekâr” da kahramanımız gün boyu sokağı gözlemliyor. Burada öykü kahramanımız “kedi” metaforu üzerinden günübirlik yaşayan, eyyamcı, bukalemun gibi sürekli renk değiştiren insanlara vurgu yapıyor. Neler söylersiniz bu öykünüzle alakalı?
Yalnız bir adam sokağı gözlemleyen adam ama siz başka bir taraftan bakmışsınız. Sokakta gözlemlenen insanları sormuşsunuz. Yani bilmiyorum. Ben yalnız bir adamı anlattım o öyküde. Sokaktaki insanlara gelince yukarıdaki soruya verdiğim yanıtı tekrar edeceğim. Benim insanlarım ayyaşlar, korkaklar, kaybedenler. Bu bağımlı insanlar hep kıyıda köşede bir yerlerde saklanıyorlar. Pek öyle günlerini gün eden, eğlenen tipler değiller o en dipteki insanlar. Ben onları anlatıyorum kitaplarımda.
Yaşadığım zamanda yaşadığım yerde, sokakta, caddede, restorandaki insanlara gelince onların hepsi birbirinden farklı. Kimi geçim derdinde kimisi de çok güçlü ve zengin. Ne bileyim kimisi sahtekâr. Bazıları çok kötü insanlar. Aralarında iyi insanlar da var. Ruh hastaları, iyilik severler, yalancılar, güzeller, çirkinler, doğru insanlar, yanlış insanlar hep birbirine karışmış…

“Merdivenden Düşen Kadınlar” adlı öykünüzde kocasıyla rakı içen, kendine güvenen bir kadınla; kocasından dayak yiyen, korkak bir kadın var. Bu öyküden hareketle toplumumuzdaki kadınlar hakkında neler düşünüyorsunuz? Nedir bakış açınız?
Bugün toplumumuzda kadınlar çok zor durumda. Büyük baskı altındalar. İstedikleri gibi yaşayamıyor, istedikleri gibi davranamıyorlar. Hep kendini saklama durumu var. Bir kısım çok güçlü kadın -ki bunlar azınlıkta- istediği gibi yaşayabiliyor.
Öyküdeki kadın da korkuyor, çok yalnız. Kocası beş para etmez bir adam ama kadın ne yapsın çaresiz işte, katlanıyor adama. İnsanlık şerefi kadınlarımıza yapılan her türlü kötülüğe karşı çıkmamızı gerektirir. Başka türlü özgürleşemeyiz.
“El Paso’da Bir Kadınla Tanıştım” öykünüzde bir başka kadın kahramanımız var: Figen… Ayrıca öykü kahramanı Arman’ın gittiği kafeteryanın adı El Paso. El Paso ABD’nin Meksika sınırında bir kasaba. ABD’de cinayet işleyenler öldürdükleri kişileri buraya gömerlermiş. Arman kendini bir hiç olarak, yaşayan bir ölü olarak görüyor. Kafeterya adının bu kasaba ile ilgili herhangi bir ilgisi var mı? Ayrıca Figen birini bıçaklıyor ve adam ölüyor. Neler söylersiniz?
Figen alkolik, Figen bir bağımlı. El Paso isimli bir kafeteryanın müdavimi. Öykü kahramanız Arman da aynı yere sık sık gidiyor ve tanışıyorlar. El Paso ismi sevdiğim bir isim. Oralara gitmiş değilim ama televizyondan, dizilerden, filmlerden izliyorum. Bir nevi yeraltı dünyasının şehri. O yüzden benim yazdıklarıma uygun bir yer. İsim de oradan çağrışım yaptı herhalde.
Figen’e gelince. İşte söyleşinin başından beri anlatıyorum. Hep alkolikler kaybedenler var yazdıklarımda. Fakat hiçbir zaman da alkolü yüceltmedim. Benim adamlarım kadınlarım iki kadeh içip de evine efendi gibi gidebilen tipler değiller. İçkiye ağızları bulaştı mı sonuna kadar dibine kadar gidiyorlar. Sonra mı? İşte şişede durduğu gibi durmuyor. Onaylıyor muyum? Hayır. Ama dedim ya benim insanlarım onlar.
“Kos” adlı öykünüz mübadele, göç ve hüzün gibi önemli kavramları dile getiriyor. Mübadele, göç size neler hatırlatıyor?
Bodrum doğumluyum ben. Bodrum da doğup büyüdüm. Ana tarafımdan bir kol önce Girit ardından da İstanköy’den Bodrum’a yaklaşık yüz sene evvel göç etmiş. Baba tarafımdan bir kol da yine Girit’ten. Son yirmi yıldır da Yunan adalarına gidiyorum. Oradaki insanların bana ne kadar çok benzediğini ancak oralara gidince fark edebildim. İyi insanlar, güzel insanlar.
Bir gece ansızın gelebiliriz diye bir şey var hani… Bu kafada olan çok insan var. Yahu niye ansızın gidiyorsun? Sabah feribot var. Gidersin işte. Uzo var, güzel et dönerleri var, deniz ürünleri falan ama asıl sana kardeşinmiş gibi davranan komşuların var. Mübadelenin acısı iki yakanın da belleklerinde duruyor. Ben ara ara adalara gidip o insanlara sarılmaya ve onları yazmaya devam edeceğim.
Öykülerinizde mekân olarak Bodrum’u kullanmanız bize Halikarnas Balıkçısı’nı hatırlatıyor. Siz de Bodrum’da yaşıyorsunuz. İnsan en iyi doğduğu ya da yaşadığı yeri mi anlatıyor? Neler söylersiniz Bodrum’la ilgili?
İzmir’de de yaşadım biraz. Daha çok Bodrum’da. Şehir olarak en çok bu ikisini anlatıyorum. Seyahat ettiğim şehirler de var elbet. Yaşadığım yerlerle ilgili dönemine göre iyi ve kötü anılarım var. Mutluysan anlatmak daha zevkli.
Acı çektiğin dönemlerdeki yaşadığın yeri anlatmak daha karmaşık. Şehrin sokakları senin ruh haline uyumlu hale geliyor. O zaman da ortaya bambaşka şeyler çıkıyor. Bodrum’la ilişkim de karma karışık. Gel git dolu. Uzun bir konu.

“Vahide Hanım” ve “Kim Bu İnsanlar” adlı öykülerinizde demans gibi zihinsel yitirme, unutma gibi hastalığı öncelemişsiniz. Bunun hakkında neler söylersiniz?
Yaşlılık zor. Burada daha çok unutmayla ilgili yanıt vereyim. Düşünün bir ömür öğreniyorsunuz, biriktiriyorsunuz sonra da her şeyi bir anda unutuveriyorsunuz. Bu bir hastalık. Evinden çıkıyorsun ve eve dönemiyorsun. Çünkü dönüş yolunu unutuyorsun. Bazı ailelerde çocuklar bu tür hasta anne babalarının ellerine telefon numaralarını dövme olarak yaptırıyorlarmış. Yani annen baban kaybolursa onu bulan seni arasın diye. Çok zor. Yüz Yıllık Yalnızlık’ta da unutmayla ilgili bölümler vardı yanlış hatırlamıyorsam. Unutandan daha çok unutulan için mi zor acaba? Bilemiyorum. Unutan kurtuluyor neticede. Rahat o. Peki unutulan? Dedim ya bilemiyorum.
Son olarak neler söylersiniz?
Ne diyeyim artık… Siz sordunuz ben de ilk aklıma gelenleri söyleyiverdim. Öyle veya böyle. Allah aşkına sonuna kadar bu söyleşileri okuyan oluyor mu? Kimse artık kitap falan da okumuyor. Renkli bir dijital dünya var çevremizde. Hızla dönüyor dünya. Edebiyatla ilgilenenler giderek azalıyor. Siz bu işlerle uğraşmakla, İlker Karakaş’la söyleşi yapmakla bayağı zahmetli işlere girişmişsiniz. Zaman ve emek harcıyorsunuz. En önemlisi de okuyorsunuz. Elinize emeğinize sağlık.
Başkada bir şey yok. Teşekkür ederim. Boş verin gerisini.
Biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ

Son Yorumlar