Özlüoğlu: “Öykülerimi Rahatsız Olalım, Huzursuz Hissedelim, Biraz Kırılıp Dökülelim Diye Yazıyorum”

“Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar” kitabınız çok dokunaklı, okuyanın sinirlerini geren ve de çok cesur olan öykülerden oluşuyor. Bizim kültürde aile kutsal bir kurum olarak değerlendirilir. Öykülerinizde aile kurumunun hiç te kutsal olmadığını anlatıyorsunuz. Çok karmaşık, hüzünlü, acı dolu aile içi öyküler kaleme alıyorsunuz. Biraz bahseder misiniz bunlardan?

Aile kavramı muktedirler, iktidarlar ve din tacirleri tarafından ne kadar yüceltilirse yüceltilsin biliyoruz ki günümüzde hasarlı, arazlı, arızalı bir kavrama dönüşmüştür. Aile deyince durup düşünmek gerekiyor. Mutlu aileler vardır ama çoğunluk mutsuzdur. Öykülerim ailenin içini oyup, aileyi bir nevi ameliyat masasına yatırıp kalemi neşter gibi elime alıp onun otopsisini çıkarmak için yazılmıştır. Benim ilgilendiğim aile, sorunlu, parçalanmış, kırık dökük bireylerden oluşan bir kurumdur. Eril şiddete uğramış, taciz edilmiş, istismara uğramış, ayrımcılığa maruz kalmış, cinsiyet eşitsizliğini yaşamış, dışlanmış bireylerin yetiştiği ailelere yöneldim öyküleri yazarken. Bu öykülerde biraz daha ailenin eril tarafına dair hikâyeler var.

Öyküler bir babanın ağzından, dilinden, kaleminden çıkıyor genellikle. Bu babalar bazen pişman, bazen suçlu, bazen zorba, bazen kırılmış, bazen paramparça, bazen iktidar kadar zalimdir. Daha önce yayımlanan ‘‘Peri Kızı Af Buyrun’’ kitabımda bütün öyküler ailenin kadın üyelerinin ya da çocukların ağzından yazılmış, anlatılmış hikayelerdi. Dolayısıyla bu defa ailenin erkekleri dile geldi. Aile kavramı hiç te kutsal değil. Hatta kutsal olmadığı gibi artık bozulmuş, anlamını yitirmiş, şiddet yüklü bir kavram. Bunu deşifre etmenin hiç bir sakıncası yok bence. Öyküleri rahatsız olalım, huzursuz hissedelim, biraz kırılıp dökülelim diye yazdım açıkçası.

Genelde öykülerinizde sorunlu, eşini ve çocuklarını sevmeyen, bencil, baskıcı, yalancı bir baba figürü söz konusu. Neden sorunlu babalar öykülerinizde baskın bir karakter olarak ortaya çıkıyor?

Çünkü ailenin dayanak noktası, huzur ya da huzursuzluk durumu hep eril taraftan kaynaklıdır. Eril şiddete maruz kalan onca kadın, çocuk var ki buna gözlerinizi kapayıp aile güzellemesi yapmak kolaydır belki ama bu bana göre bir durum değil. Öyküleri yazarken gündemdeki olayları, durumları takip ediyorum, üzülüyorum, içinde yaşadığım toplumun dinamiklerini sorguluyor ve nedenlerini araştırıyorum. Bu kadar hassasiyet göstermemin nedeni Gazetecilik Bölümü’nü bitirdiğim içindir belki de. Yılda altı yüzden fazla kadın öldürülüyorsa bu ülkede ve dünyada binlercesi, o zaman bu konulara değinmeden bir şeyler yazmak ya da eser ortaya çıkarmak pek gerçekçi gelmiyor bana.

Bir önceki öykü kitabımda kadınlar anlatıyordu bu defa erkekler anlatsın istedim kendilerini, pişmanlıklarını, suçlarını, zorbalıklarını, hikayelerini, aşklarını, intikamlarını, çektikleri acıları, yaptıkları eziyetleri… Aile dört ayaklı bir masa gibiyse eğer, bu ayaklardan biri hasarlıysa, ki babadır bu, bütün aile felakete sürüklenir, diğer bireyler ayakta duramaz. Kadınlar kırılıp dökülür, çocuklar darmadağın olur ve sonuçta aile diye bir şey kalmaz. O yüzden hikâyelerde başat karakter babadır, yani ailenin kusurlu tarafı, iktidarı, muktediri, her şeye hakim olanı, yıkıcı gücüdür.

Genelde öykülerinizde evlerin pencereleri sıkı sıkı kapatılıyor. Perdeler sonuna kadar çekilmiş. Çocukların ve annelerin perdeleri aralayıp dışarı bakmaları baba tarafından büyük kusur olarak kabul ediliyor. Anne ve çocukların pencereden dışarıya bakamamaları öykülerinizde neden çok fazla öne çıkıyor?

Çocukluktan gelen bir gözlem olsa gerek. Okuduğum kitaplarda, izlediğim filmlerde, benim misafir olduğum, gittiğim, kaldığım evlerde, komşusu olduğum, duyduğum, dinlediğim hikâyelerde bu tür evlerle karşılaştığım için bu öykülerde de perdeleri sımsıkı kapalı evleri kaleme aldım. Eskiden öyleydi demek isterdim ama hayır hala böyle evler var. Bir hapishaneye dönüşmüş evler mevcut.

Öyle çok uzaklarda değil hem de, yanı başınızda, yan apartmanda, alt katta, aynı mahallede, her yerde mevcut. Böyle evlerde yaşamayı hayal edebiliyor musunuz? Ya da böyle evler olduğundan kaçımızın haberi var? Gerçekçi olalım. İşte bu yüzden öykülerde bu tür evlere misafir oluyoruz. Bu evlerde çocuklar sır küpü, kara kutu gibidir. Her şeyi görüp bilir, izler, duyar ama dillendiremezler. Böyle evlerde büyümek hayata bir sıfır geriden başlamak gibidir. Böyle evlerde hasarlı çocuklukların enkazında ezilmiş, kırılıp dökülmüş bireyler yetişmiş demektir.

Kırıntı adlı öykünüzde “Çocukluk bir yaradır derdi Leyla, teyzem babasız büyüyen çocuk da o yarayı sürekli kaşıyan bir tırnak.” diye bir cümle var. Biraz açar mısınız bu cümleyi? Neler söylüyor okuyucuya?

Parçalanmış ailelerde büyüyen çocuklara dair bir cümledir bu. Babası tarafından terk edilmiş, ona dair hafızasındaki her şeyi yavaş yavaş kaybeden, hatta bir gün onu hatırlayamaz hale gelen, sevgisiz, babasız büyümek zorunda kalan ailelerin içindeki çocukların hikâyesi bir anlamda.

Öyküleriniz klasik öykülere benzemiyor. Geri dönüşler, hatırlayışlar… Klasik bir olay örgüsü yok. Öykü tekniğinizden bahseder misiniz?

Öykü türleri arasında gelip gitmeyi seviyorum, belirli kalıplar içinde yazamıyorum. İçimden o an  nasıl  geliyorsa öyle yazıyorum. Açıkçası planlı, programlı, önceden tasarlayıp uzun uzun öyküyü, karakterleri, olay örgüsünü düşünüp yazan bir yazar olmadım hiçbir zaman.

Defteri, kalemi elime aldığımda ne gelirse aklıma yazmaya başlıyorum ve öyküyü sonlandırmadan yani bitirmeden kaç sayfa sürerse sürsün başından kalkmıyorum. Öykünün bütünlüğü, akıcılığı, temposu buna bağlı benim için. Her yazarın bir yazma, yaratma ritüeli var zannımca. Karakter, hikâye neyi gerektiriyorsa ona uygun bir öykü ortaya koymaya çabalıyorum.

Öykülerinizde anlatıcı birinci tekil kişi “ben”. Neden böyle bir yolu tercih ettiniz?

Bu kitaptaki öykülerde birinci tekil şahıs anlatıcının ön planda olmasının sebebi karakterlerin kendilerini anlatma, dışa vurma, bir anlamda içini dökme ihtiyaçlarına uyan en doğru teknik buydu. Çünkü öykülere dikkat ederseniz her şey olup bittikten, yaşanıp ortada sadece bir enkaz kaldıktan sonra başlıyor hikâye. Ve karakterler kendilerini ifade etmek, hesaplaşmak, yüzleşmek; içlerinde biriktirdiklerini, hafızalarındakini birisine anlatmak istiyorlar. En kolay kime anlatır insan? Elbette hiç tanımadığı birisine, bir yabancıya. Suçluluğunu, acısını, pişmanlığını, korkusunu, yalnızlığını, üzüntüsünü, kederini, zorbalığını daha önce yüzünü görmediği, bir daha da göremeyeceği birisine, bir okura anlatıyor bu öykülerde. Kitabı eline alan okur karakterin bire bir muhatabı, suç ortağı oluyor bir nevi.

Öykülerde anne karakteri genelde çok güzel, alımlı kadınlar. Ve evlendiklerinde bir gül gibi solup gidiyorlar. Özellikle “İhtiyar Filler Gibi” adlı öyküde ana karakter babasından “Zalimliğini, cimriliğini, yalancılığını, kalpsizliğini, korkaklığını hiç umursamıyordum da başkaları varken sahnelediğin o göstermelik merhametin, müşfik hallerin, cici baba rollerin üzerinde öyle eğreti duruyor ki senden nefret edemiyor, sana acıyordum sadece.” diye bahsederken annesiyle alakalı “Ah annem eski Türk filmlerindeki o saf ve temiz kenar mahalle kızlarına benzerdi. Huyu, suyu, masumiyeti ve en önemlisi güzelliğiyle. Öyleydi valla. Bir güzelliği vardı ki değme artistleri cebinden çıkarırdı.” diyor. Bu hususta neler söylersiniz? Neyi anlatmak istediniz?

Çocuklar dedik ya sır küpü gibi, her şeyi görüp izliyor ve biliyorlar. Dolayısıyla kimin haklı kimin haksız olduğunu akıllarınca anlamlandırıyorlar. Yani taraf tutuyorlar. Zayıfın, kurbanın, ezilenin, suçsuzun yanında yer alıyorlar.

Bir çocuk kaç yaşında olursa olsun kimin yanında olacağını bilebilir. Bu öyküde de annelerinin masumiyeti ve ezilmişliğini görüp babalarının yalancılığına, zorbalığına ve sahtekarlığına şahit olan üç küçük kız kardeşin hikâyesini okuyoruz.

“Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar”da çocukların erken ya da geç zamanlarda baba ile hesaplaşmaları baskın. Polat Özlüoğlu’nda baba imgesi neyi çağrıştırıyor? Bahseder misiniz?

Benim için özellikle bu kitap minvalinde baba biraz arazlı, hasarlı, biraz kırık dökük bir kavram. Aileyi bir cennet bahçesine dönüştürme ya da cehenneme çevirme gücüne de sahiptir baba. Mutsuz çocukların yetiştiği, öldüğü, öldürüldüğü, istismar edildiği, harcandığı bir coğrafyada yaşıyoruz.

Bu topraklarda en kolay ölenler hep çocuklar. Onca çocuk suçsuz, günahsız ellerimizden kayıp gidiyor. Bunun sebebi elbette sadece baba diyemeyiz ama gelenekler, iktidarlar, din tacirleri tarafından desteklenen eril zihniyet, eril şiddet, hiddet, cinsiyet eşitsizliği, ayrımcılık maalesef buna en büyük nedendir.

Öykülerinizde erkek egemen bir toplumun dili “eril dil” yok. Olan biteni kız çocuklarının dilinden okuyoruz. Neden günümüzde baskın olan “eril dil” içermeyen metinler kuruyorsunuz?

Öykülerimin çoğunda elimden geldiğince her zaman daha çok dişil dil, hatta cinsiyetsiz bir dil kurmaya gayret ediyorum. Şöyle bir şey var. Bizi doğduğumuzda kucağına alan annemizdir. Dolayısı ile okula gidene kadar neredeyse daha çok dişil bir dilin kucağında büyüyoruz. Ancak sonrasında sahip olduğumuz bu dişil dil yavaş yavaş kaybolmaya, baskın eril dile evrilmeye ve yok olmaya başlıyor. Yani biz büyüdükçe bu dili kaybediyoruz.

Önemli olan bu yiten dili yeniden kurmaya çaba göstermektedir. Elbette edebiyat eserinin tür bakımından gerektirdiği ölçüde, ihtiyacı olduğu şekilde kullanılması önemlidir. Bu hassasiyeti korumak yazara bağlıdır. Ben yazarın da cinsiyeti olmadığına inandığım için kadın-erkek ayrımını kabul etmiyorum. Yazar her şeyi yazabilen bir yaratıktır.

Öykü aralarında edebiyatımızın önemli kalemlerinden alıntılar söz konusu. Sevdiğiniz, sizi etkileyen şairler ve romancılar kimlerdir diye sorsak cevabınız ne olur?

O kadar çok okuyan biriyim ki her daim hayran olduğum, sempati duyduğum, sevdiğim yazarlarım değişiyor ama benim de başat yazarlarım elbette var. Füruzan, vazgeçilmezimdir. Dönüp dönüp okuduğum bir yazardır. Bunun yanında Latife Tekin, Didem Madak, Yusuf Atılgan, Sevgi Soysal, Sait Faik, Haldun Taner, Murathan Mungan, Birhan Keskin gibi çok sevdiğim yazarlarım, şairlerim var. Bir de Cortazar, Borges, Bolano, Fuentes ve Marquez gibi yazarlardan oluşan Latin edebiyatı aşkım var. Bu ara Japon edebiyatının ustalarını da hayranlıkla okuyorum.

Son olarak neler söylersiniz?

Bu güzel ve incelikli sorular için teşekkür ederim. Öyküyle kalın.

Bize zaman ayırdığınız ve verdiğiniz samimi cevaplar için biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Polat ÖZLÜOĞLU

    • 1974’te İzmir’de doğdu.
    • Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü’nde okudu.
    • 2015 yılında ilk öykü kitabı ‘Günlerden Kırmızı’ ve
    • 2017 yılında ikinci kitabı ‘Hevesi Kirpiğinde’ Notabene Yayınları’ndan çıktı.
    • 2019 yılında ‘Peri Kızı Af Buyrun’ kitabı Can Yayınları’ndan çıktı.
    • 2021 yılında Metis Yayınları’ndan çıkan Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle ‘Erkekler Yalnızlıklar’ seçkisinde ‘Evde Bekleyen Biri’ öyküsüyle yer aldı.
    • 2022 yılında son kitabı İthaki Yayınları’ndan ‘Annem, Kovboylar Ve Sarhoş Atlar’ yayınlanmıştır.
    • Kitap 2022 yılında 7. Antalya Edebiyat Günleri ‘Yılın En İyi Öykü Kitabı’ ödülüne ve 2023 Fakir Baykurt Öykü Ödülü’ne layık görülmüştür.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir