Şiir deyince Harun Tutuş neler söyler? Şiire yönelişiniz hakkında bilgi verir misiniz?
Şiir denince bir şey demektense susmayı tercih ederim. Çünkü ne söylesem eksik kalacakmış gibime geliyor. Beni şiir okumaya ve hatta yazmaya yönlendiren de bu oldu. Yani eksiklik ve tamamlanma ihtiyacı.
Kendimi ne zaman eksik hissetsem şiir ile tamamlandım. Bu okurken de böyleydi. Ama okurken yine de tam olarak tamamlanamıyor olduğumu düşünüyordum. Dolayısıyla yazmaya da başladım ve böyle gelişti yazma serüvenim.
Şiir kitabınız adı “Senin Adın Dünya”. Bu, bir şiir adından ziyade bir şiirin bir mısraı gibi. Bir sitem, bir kırgınlık, bir tamamlanmamışlık saklıyor sanki içinde. Neler söylersiniz?
İlk sorunuza cevaben “tamamlanmak” veya “tamamlanamamak” hissiyatından bahsetmişken ikinci sorunun içeriğinde siz bunlara vurgu yapıyorsunuz. Sorular da birbirini tamamlayıcı olmaya çalışıyor. Dünya böyle bir yer sanırım. Herkesin kendini tamamlama şekli, uğraşı başka olsa da buraya tamamlanmaya gelmişiz sanırım. Şimdi bir kez daha kanaat getirdim buna.
Kitap kendini şiirle tamamlamaya çalışan bir şairin elinden çıkmış şiirlerden oluşuyor. İsmi de içeriğini tamamlasın istedim. Bu yüzden de “Senin Adın Dünya” koydum. Aslında en başında bildirme ekiyle bitiyordu ama sonra onu da eksilttim. O da kendini okurunun elinde tamamlasın diye belki de.

“Penceresiz Perde” kitabınızın ilk şiiri. Pencereler “dışarıya bakar ama hep içeriye açılır” diyorsunuz. Nedir pencere imgesi ile anlatmak ya da göstermek istediğiniz? Neden hep içeriye açılıyor pencereler ya da sizin pencereleriniz…?
Pencereler dışarıya bakılsın diye mi vardır yoksa içeriye ışık girsin ve karanlıklarımız aydınlansın diye mi? Bunun cevabı belirleyecek sorunuzun cevabını. Bana göre daha çok ikincisi.
Karanlıklarımız aydınlansın diye var pencereler. Yine de bakmak, görmek ve görünmek için de varlar. Görmek için de görülmek için de açılması lazım o pencerenin ve pencereler hep içeriye açılıyor. Eşya olarak yani. Ama bence bu öyle mühendislik ürününden ziyade bir şey. Bunun bir anlamı, derinliği var. İçeriye açılmasının yani. Kapılarda yoktur mesela bu. Bazısı dışarıya da açılır ama pencereler öyle değil. En azından ben hiç görmedim.
İnsan bir ev, oda gibi bir şey ise içeriye yani kendine açılan bir şeydir pencereler. Görülmek veya aydınlanmak isteyen yanlarına giden. Kullandığım imge de bu düşünceden besleniyor. Şiirimdeki pencere de metafor elbette ama gerçekliği de var. O perde annemin beyaz tülbenti. Perdenin örttüğü ise pencere değil ama içerinin ta kendisi. Ve bu ruhu ona benden ziyade hayat verdi.
Yara, yalnızlık, sessizlik, hüzün, hasret, yokluk gibi sözcüklere çokça rastlıyoruz şiirlerinizde. Neler anlatıyor bu sözcükler size ve siz bu sözcüklerle neler söylüyorsunuz okuyucuya?
Şiir bir tür kendini tamamlama aracı dedik ya yukarıda sözünü ettiğiniz sözcükler benim kendimi tamamlamada sık kullandığım sözcükler. Ama bakmayın tamamlamak dediğime aslında hepsi benim eksik yanım. Siz altı sözcüğü ayrı ayrı yazmışsınız ama hepsi bende bir başka sözcüğe tekabül ediyor. O sözcük ki en büyük eksiğim. “Baba”…
Bana anlattığı da okuyucuya anlatacağı da budur aslında.
“Benim annem tülbent takardı/Ve hangisini takarsa taksın bütün tülbentlerinin/Bir köşesi ıslaktı” diyorsunuz. Bu sözler aslında Anadolu’daki kadınların kahir ekseriyetini anlatıyor. Neredeyse bütün şiirlerinizde anne var. Nedir bunun sebebi ve neden anaların tülbentlerinin bir yanı hep ıslak?

Anlayanlar bilirler zaten sebebini ama bilmeyenler için belirtmek gerekirse yaşadığım coğrafyamda anneler ziyadesiyle beyaz tülbent takarlar. Bu anneler bir günün adıyla da anılır hatta. Benim annem de o kadınlardan biri sadece. Ben de cumartesileri bulundum o annelerle. Anneminkini bilmek bile bana yetiyorken onlarcasını, yüzlercesini daha dinledim. Bu yüzden beyaz tülbent benim için bir kutsiyete sahiptir. Çünkü o beyaz tülbent her şeye şahittir. Kocası alınıp götürüldüğünde de yanındaydı, evi yakıldığı zaman da. Daha sonra babamın götürüldüğü yere gittiğinde de. En küçük oğlu yüzünü dağlara çevirdiğinde de. Bir oğul olarak ben her zaman yanında olamayabiliyorum annemin. Ama o beyaz tülbent hiç yalnız bırakmadı onu. Bu anların hepsinde gözyaşlarını onunla sildi, onunla sakladı acılarını. Köşesindeki o ıslaklık oradan geliyor.
Yetim büyümüş bir çocuk olarak benim bu dünyadaki tek varlığım, en değerlim annemdir. Neredeyse bütün şiirlerimde annemin olmasına gelirsek eğer bu, ödenmez ama ona olan gönül borcumu ödeme şeklimdir diyebilirim.
Şiirlerinizi okuduğumuzda bir bahar insanından ziyade bir kış ve kar insanıyla karşılaşıyoruz. Neden hep kış ve kar? Kar genelde temizliği ve aydınlığı imler. Yoksa karın temizliğini ve aydınlığını hayatta da görmek ve okuyucuya göstermek mi istiyorsunuz?
Hayır. Öyle bir beklenti ve istekle kullanmıyorum kışı ve karı. Tamamıyle duygusal bir şey. Her ne kadar karın yağışına hayran olsam da sevmem kışı ve karı. Zira doğduğum ve hâlâ yaşadığım köyümde kışın metrelerce kar yağar. Yolları kapatır, imkânları kısıtlar. Hâlâ bile. Çocukluğumdan bu yana annemden karlı havalarla ilgili hikâyeler dinledim hep. Yollar kapandığı için hastahaneye ulaşamadan ölen akrabalarımı, karın uzun süre yerde kalmasıyla erzağın bitmesinden kaynaklı yokluğu, hayvanların ve insanların çektiği zorlukları vesaire. Şiirlerimde kullanırken de hep bu minvalde kullandım zaten. Yani belirttiğiniz üzere karın temizliği ve aydınlığı temsil eden bir yanı da var. Ama ben de kar tam tersini temsil ediyor da diyebilirim.
Yine de hep bahar olsun tüm herkesin iç dünyasında. Bunu bütün kalbimle istiyor ve diliyorum.
Gök gürültüsü, cam kesiği, göz yaşı gibi çokça bilinen tamlamaları güz gürültüsü, can kesiği, gök yaşı gibi değiştirerek kullanıyorsunuz. Bunun bir sebebi var mı? Neler söylersiniz?
Kelimelerle ve harflerle oynamayı, kendimce küçük değişiklikler yapmayı seviyorum. Bunların şiire nispeten farklı bir estetik doku kazandırdığını da düşünüyorum hatta. Ama daha çok sevdiğim için yapıyorum diyebilirim.
“Ölmekten yorgun, yaşamaktan ırak bu kalbim” mısraı yaşamaktan çok ölümü kutsayan, dirisinden çok ölüsüne değer veren bir coğrafyanın çığlığı gibi. Neden böyle? Neler düşünüyorsunuz bu hususta?
Söz konusu mısranın, ifadenin size böyle hissettirmiş olmasını anlıyorum. Ancak yaşamaktan çok ölümü kutsadığımı ve ölüyü diriden daha değerli bulduğumu söyleyemem. Tam aksine “Yaşasın yaşamak!” diyorum. Şiir biraz da böyle işte. Asıl anlatmak istediğinden başka şekillerde de anlaşılabiliyor. Ben o dizeyi halkıma armağan etmiştim yazarken. Öldürülen, kendi kültürü ile yaşamasına izin verilmeyen halkıma.

Sizi etkileyen şairlerden ve kitaplardan bahseder misiniz?
İlk okurluk zamanımdan bu yana birçok şair okudum ve hepsi beni etkiledi de. Hemşehri olduğum Ahmed Arif, Cahit Sıtkı Tarancı, A. Hicri İzgören, Yılmaz Odabaşı gibi isimler ile birlikte Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar, Ece Ayhan, Şükrü Erbaş, Didem Madak, Haydar Ergülen, Ahmet Telli, Ahmet Erhan, Birhan Keskin gibi birçok isim daha sayabilirim.
Ama aynı çağda yaşıyor olmaktan ve onunla tanışmaktan onur duyduğum sevgili Şükrü Erbaş‘a ayrı bir parantez açmak lazım. Erbaş’ın yukarıda ismini saydığım şairler içinde şiiri daha çok sevmeme, şiire daha çok yönelmeme çok büyük bir katkısı var ve yazmamda da büyük bir desteği oldu. Onun bendeki yeri hep başka oldu, olacak.
Son olarak neler söylersiniz?
Bu güzel sorular ve keyifli sohbet için çok teşekkür ederim. Yayın hayatınızda da başarılar dilerim. Buradan tüm okurlarınıza da saygı ve sevgilerimi iletirim.
İçten cevaplarınız için biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Harun TUTUŞ
- 1990’da Diyarbakır’ın Kulp ilçesinde doğdu.
- İlk, orta ve yükseköğreniminin tüm aşamaları Diyarbakır’da geçti.
- 2015’de Dicle Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu.
- Yazıları ve şiirleri çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanmaktadır.
- Türkçe ve Kürtçe eserler üretmektedir.
- Diyarbakır’da yaşamakta ve bir kamu kurumunda memur olarak görev yapmaktadır.
Kitapları
- Jana Dile Min, 2015
- Gidişinin Ertesi, 2018
- Senin Adın Dünya, 2023
Son Yorumlar