“Nizâm-ı âlem’i bir fitne-î nigâhıyle
Verir gibiydi o şûh ihtilâle devrinde
Kadehde lâ’lini gâhî deriz ki Kemâl
Gönül o âfete meftundu lâle devri’nde”
Yahya Kemal’in “Eski Şiirin Rüzgârıyla” adlı kitabında Lale Devri’ni konu alan yukarıdaki iki beytin de yer aldığı “Mükerrer Gazel” ile birlikte “Mahurdan Gazel”, “Bir Saki” ve “Şerefabad” adlı gazellerle “Sene 1140” adlı musammat olmak üzere beş şiiri yer almaktadır.
“Eski Şiirin Rüzgârıyla” adlı kitabının Selimname adlı bölümündeki 7 şiirinde Yavuz Sultan Selim’in tahta geçişini, tek tek seferlerini ve ölümünü Selim döneminin dili ile kaleme alan Yahya Kemal; Lale Devri’ni anlatan 5 şiirini de dönemin şairi Nedim tarzı bir dille yazmıştır ve bu şiirlerin içinde kullandığı “Lale Devri” tabiri daha sonra bu dönemi isimlendiren bir tabir olmuştur.
Zira, Üçüncü Ahmet’in hükümranlığı altında geçen dönem için “Lale Devri” isimlendirilmesi Osmanlı tarihinde hiç kullanılmamıştır. 839 lale türü yetiştirilmiş olması sebebiyle olsa gerek ki şair Yahya Kemal Beyatlı “Eski Şiirin Rüzgârıyla” adlı kitabında “Lale Devri” adını verdiği bu dönemi şiirleştirmiştir. İlk olarak Yahya Kemal’in kullandığı “Lale Devri” tabiri Ahmet Refik Altınay’ın, “Lale Devri” adını verdiği kitabıyla literatüre yerleşmiştir.
Osmanlı Devleti, son kızıl elması olan “Beç” (Viyana) kapısından hezimet ve hüsranla geri dönüp imzaladığı Karlofça ve Pasarofça antlaşmalarıyla buraya kadarmış diyerek Hücum Marşı’nı bir kenara bıraktı ve Nedim’in gazelleriyle kendini ifade eden bir sükunete gark oldu. Venedik büyükelçisi bu dönem için “sarayın aylaklığı içinde kendi kaybetmiş bir padişahtan, hiç savaş yüzü görmemiş bir sadrazamdan ve ömründe hisardan ayrılmamış bir kaptan-ı deryadan başka ne beklenir ki” demiştir.
Dönemin şairi Nedim’in;
“Gülelim oynayalım kâm alalım dünyadan
Ma-i tesnim içelim çeşme-i nev-peydâ-dan
Görelim âb-ı hayat akdığın ejderhâdan
Gidelim serv-i revânım yürü Sa’d-âbâd’a”
dizeleri dönemin ruhunu çok güzel anlatır. Lakin, bu şiirin de yansıtmış olduğu gibi sefahatın zirve yaptığı doğru olmakla beraber bir çok olumlu gelişmeler de olmuştur bu devirde.
Pasarofça Antlaşması’nın imzalandığı 1718’den Patrona Halil İsyanı’nın çıktığı 1730 tarihine kadar süren ve adına sonradan “Lale Devri” denilen bu dönem için akla gelen dört kavram; “sulh”, “sefahat”, “imar” ve “ıslahat”tır.
Sulh ve sefahat yüzünü bir tarafa bırakılırsa bu dönemde bir çok imar ve ıslahat faaliyetleri ön plana çıkmaktadır.
Bir yandan yeni okullar açıldı bir yandan da mali sıkıntılar nedeniyle bozulan eski okullar padişah, paşalar ve beylerden alınan maddi desteklerle ihya edildi.
Bir Macar mühtedisi olan İbrahim Müteferrika ile beraber babası Yirmisekiz Mehmet Çelebi gibi Avrupa’daki gelişmeleri yerinde gören Mehmet Sait Çelebi tarafından ilk yerel matbaa bu devirde kuruldu. Bugün yanlış bilinenin aksine bu matbaaya kimse karşı çıkmış da değildir. Zira; bu devirde ilmî, fennî, tıbbî, tarihî, coğrafî alanlar ile fizik, matematik ve astronomi alanlarında çoğu tercüme olmak üzere bir çok kitap basılmıştır.
El yazması kitap yazan hattatların isyanına çözüm olarak kur’an, hadis, kelam, fıkıh ve tefsir gibi dini eserlerin matbaada basılması yasaklandı sadece…
Matbaa ile birlikte kâğıt fabrikası kurulmuş, yerli sanatların gelişmesi için tedbirler alınmıştır.
Yine, İznik ve Kütahya çiniciliğini diriltmek amacıyla İstanbul’da bir çini fabrikası kurulmuştur.
Matbaa gibi büyük bir yeniliğin yanında öncülüğünü Derviş Ömer Şifai’nin yazdıkları başta olmak üzere tıp alanında bir çok eser yazılmış ve Memalik-i Osmaniye’de ilk defa çiçek aşısı kullanılmaya başlanmıştır.
Fransız asıllı mühtedi “Gerçek Davud Ağa” ilk yangın söndürme kurumu olan Tulumbacı Ocağı’nı kurmuştur.
Gemi inşası ve tamiri için yapılan tersanelerin ıslah edilmesi ve ilk defa üç ambarlı gemilerin yapımına başlanması da denizcilikte önemli bir gelişme olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca dönemin sünnet eğlencelerinde timsah şeklinde deniz altı gemi kullanıldığı da söylenmektedir.
Ticaret antlaşmaları için görüşmeler yapmak, gözlemlerde bulunmak, oralardaki gelişmeler ve yeniliklerle ilgili bilgiler getirmek amacıyla 1719’da Viyana, 1720’de Paris, 1722’de ise Moskova olmak üzere büyük devletlerin başkentlerine ilk defa bu dönemde elçiler gönderildi.
Bu dönemde mimari anlamda da yeni gelişmeler yaşanmış; dini yapılardan çok sivil mimari eserleri olan ahşap saraylar, çevre düzenlemeleri ve meydan çeşmeleri göz kamaştırmıştır.
Çeşmeler, sadece su getirmek amaçlı yapılar olmaktan daha çok şehir planlamasının merkezi halini alacak tarzda yapılmıştır. Bab-ı Hümayun ve Üsküdar’daki Üçüncü Ahmed Çeşmeleri, Bereketzade Çeşmesi, Hekimoğlu Ali Paşa Çeşmesi ve Tophane Çeşmesi gibi örnekler mimari vizyonlarının yanı sıra tezyinatta da zengin bir içeriğe sahiptirler.
On yedinci yüzyılın ikinci yarısında durağanlaşan külliye yapımı bu dönemde kısmen de olsa canlanmış olmakla beraber inşa edilen külliyeler klasik dönemdeki gibi cami merkezli değil de medrese merkezli olarak inşa edilmiştir.
Bu külliyeler içinde en meşhuru Yeni Valide Külliyesi yerleşim düzeni ve tek tek yapı ölçeğinde klasik gelenekleri devam ettirmektedir. Ayrıca aynı dönemde, Çorlulu Ali Paşa Külliyesi ve Üsküdar Ahmediye Külliyesi gibi orta ölçekli külliyeler de inşa edilmiştir. İstanbul dışında Aydın’da Nasuh Paşa Külliyesi, Afyon’da Yeni Camii (Hacı Bakıroğulları) Külliyesi, Şanlıurfa Rızvaniye Külliyesi, Erzurum’da Gümrük (Hacı Derviş) Külliyesi, Gaziantep’te Hüseyin Paşa Külliyesi ve Nevşehir’de dönemin kudretli sadrazamı adına Damat İbrahim Paşa Külliyesi gibi Lale Devri’nin özelliklerini yansıtan külliyeler yapılmıştır.

Fransa’daki Fontainebleau Sarayı örnek alınarak ve Nedim’in şiirine olduğu gibi Yahya Kemal’in de şiirine konu olan Sadabad Kasrı da bu dönemde yapılmıştır. Başta Sadrazam Damat İbrahim Paşa’nın Kandilli’de yapılan kasrı olmak üzere 1722-1730 arasında Haliç’in her iki yakasında vezirlere ve paşalara ait 173 adet kasır yapılmış ancak bunların çoğu 1730’daki Patrona Halil İsyanı ile yağmalanmış ve sonra da tamamen yakılmıştır.
Tarih değerlendirmelerinde genellemeci, ezberci, slogancı, yaftalamacı, göğe çıkarıcı, yere batırıcı değer yargılarından öte o dönemin bütün özelliklerini olduğu gibi ortaya koymak gerekir. bu çerçevede Yahya Kemal’in şiir gemisine binip “Eski Şiirin Rüzgârıyla” tarihte eşsiz bir seyahat eylerken Lale Devri durağında göze çarpan zevk, sefahat, eğlence ve israf gibi menfi özelliklerin yanında dönemin zarafet, barış, imar ve ıslahat gibi müspet gelişmelerin varlığının da göz kamaştırdığını unutmamak gerekir.
Ufuk DORUK

Son Yorumlar