Mutluluklarımız ve mutsuzluklarımızı bir şey kıyasen oluştururuz. Örneğin izafi yoksulluk dediğimiz şey, sürekli maddi yönden senden iyi olanları dikkate alarak yoksulluk duygusu yaşamaktır. Evin var ama villa değil, araban var ama son model değil, yurt içi tatil yapıyorsun ama Hawaii adalarına gidemiyorsun gibi. Bunun sonu yok, neye sahip olursan ol yinede yoksulluk ve yoksunluk duygusu hissedersin.
Bazen küçük acıları, sıkıntıları büyütürüz. Ve o sıkıntılar o kadar hayatı çekilmez hale getirir ki sanırsın dünya başınıza yıkılmış. Bu sıkıntılar miadını ne zaman doldurur. Daha büyük bir acı, felaket gelince. İnsan o zaman geçmişe bakıp ne lüzumsuz sıkıntılar yaşadığını fark eder.
Adamın biri dişçiye gider. Diş çektirecektir. Kanal tedavisi yaptıracaktır. Ama adam bu işlemler nedeniyle doğacak acılardan çok korkmaktadır.
Dişçiye der ki: “Ben çok korkak ve acıya dayanamaz biriyim.”
Dişçi: “Merak etmeyin, elim hafiftir. Sonra aynı tedaviyi gören bir hastamın ismini vereyim onunla görüş, acı çekip çekmediğini sor, sonra karar ver.”
Adam telefonunu aldığı kişiyi arar. Aynı dişçinin hastası olduğunu ancak acıdan korktuğunu, diş tedavisi sırasında acı çekip çekmediğini adama sorar.
Adam sorunuza evet ya da hayır diyemem. Bunu sana bir örnekle açıklayım” der. “Dişlerimi yaptıralı altı ay oldu. Ben her gün gölde sandalla balık avlıyorum. Geçen küreklerden biri suya düşerken küreği yakalamak için hamle yapınca hayalarım ıskarmoza (Kürek takmak için kayık ve sandalın yan kenarına dikine yerleştirilmiş ağaç çubuk) çarptı. İnan altı aydan sonra şu an dişlerim hiç ağrımıyor.”
Daha büyük acılar küçük acıları unutturur.
Psikiyatris, psikoterapist Irvin D.Yalom “Kanser nevroza iyi gelir” diyor. İnsan kansere yakalanınca, artık kıldan tüyden takıntılar, hayata dair yakınmalar ve yoksulluklar önemini yitirir.
Peki, küçük takıntılarımızı lüzumsuz dertlerimizi unutmak için mutlaka daha büyük dertlerin başımıza gelmesi mi gerek?
Elbette ki hayır. Çevreye baktığımızda başkalarında daha büyük acılar görerek empati kurabiliriz. Ayaklarına ayakkabı alamayan kişi bir de ayağı olmayan kişiyi gördüğünde ne kadar iyi durumda olduğunu fark edebilir.
Bir başka yol ise, insan bulunduğu durumdan daha kötü bir durumu hayal edebilir ve mutluluğu yakalayabilir.
Nasreddin Hocanın şu fıkrası bu duruma en güzel örnektir.
Timur’un Anadolu’da taş üstüne taş, gövde üstünde baş bırakmadığı dönemde halk hayatından bıkmış, umudu tükenmiş durumdadır.
Nasreddin Hoca o dönemde vaaz verir: “Ey cemaat Allah’a şükredelim develerin kanatları olsaydı damlarınıza konarlardı, damlarınız da başlarınıza yıkılırdı”
Hayatınız zor mu diyorsunuz, peki ne ile kıyaslıyorsunuz?
Durdu GÜNEŞ

Son Yorumlar