Peygamberlerin Mucizeye İhtiyacı Yoktur! Bir Kur’an ve Hadis Çözümlemesi

I.

Doğaüstü mucizeleri kendi doğruluğuna kanıt olarak getiren bir dini geleneğimiz var. Ve ne yazık ki bizler ömrümüz boyunca herhangi bir mucizeye şahit olmadık. Ve peygamberlik kurumu sona erdiğine göre mucizeye şahit olma şansımız da yok. Çağımız doğaüstü mucizeleri reddeden bir bilimsel söylemi temel alıyor. Ve ne yazık ki bilimin açıklayıcı gücünü gören gözler giderek daha fazla Allah’ın mucizeler göstermiş olduğuna imanını kaybediyor. Bugün ülkemizde deistleşen gençlerin dini söyleme mesafe koymasında hayati etmenlerden biri vahyin mucizelere dayalı olması ve bilime inanan gençlerin bu mucizeleri giderek daha fazla akla aykırı bulması.

Hıristiyanlık da kendine doğaüstü mucizeleri kanıt olarak göstermişti. Fakat modern bilimin gerçekleri karşısında tutunacak bir dal bulamadığı için geri çekilmek zorunda kalmıştı. Ve bilim mucizelerin varlığını ikna edici bir dille reddettiği için Tevrat ve İncil metinlerinin hakikatle ilişkisi ciddi bir problem haline gelmiş ve Tevrat ve İncil’e aklı başında kimse inanmaz olmuştu. Bugün böyle giderse Kuran’ın başına da aynı şey gelecek. Zira ciddi bir bilim insanı olan Celal Şengör’ün mucizeler göstermiş Musa’nın bir efsaneden ibaret olduğunu iddia edişi Celal Şengör’ün şahsi itikadı olmakla kalmıyor. Bilimin gerçekliğini müşahede eden gençlerimiz de Celal Şengör’e meylediyor. Reklamların da artık sıkça ifade ettiği gibi gençler artık “mucize değil, gerçek”e inanıyor.

Medyada kendine çokça yer bulmasa da, ilahiyat geleneğimiz modern Batı bilimiyle karşı karşıya geldiği iki yüz elli yıl öncesinden beridir doğa biliminin gerçekleriyle Kuran’daki ve Hadis’teki mucizeler arasında ciddi bir kriz yaşıyor. En sonunda bazı aklı başında ilahiyatçılarımız Kuran’da mucizelerle örülmüş kıssaların herhangi bir tarihi gerçeklik taşımadığına ikna olmuş durumda. Halefullah’la başlayan kıssa kritiği bugün Mustafa Öztürk’ün şahsında tam bir kıssa reddiyesine dönüşmüş durumda. Öztürk için kıssalar tarihteki gerçeklerle herhangi bir ilişkisi olmayan birer retorik araçtan ibarettir. Yani Öztürk’e göre Kuran’daki peygamber kıssalarının tek değeri Hazret-i Peygamber’le Mekke müşrikleri arasındaki kavgada taşıdıkları argüman değerinden ibarettir. Bu kıssaların herhangi bir evrenselliği ve tarihi gerçekliği yoktur. Bu kıssalar Yedinci Asır Mekke Arabının bilinç seviyesinden öte bir hakikat değeri taşımamaktadır.

Kuran’la ilgili ciddi bir sorun yaratan mucize olgusu, hadis literatürünü de tehlike altına almaktadır. Hadis kaynaklarımızda Hazret-i Muhammed’e atfedilen sayısız doğaüstü mucize var. Ve bilimin ikna ediciliğine inanmış herhangi bir sağduyulu insanın böylesi mucizelere içinde problem yaşamadan iman etmesi düşünülemez. Bu mucizeler reddedilince de bütün bir hadis geleneğini çöpe atmak gerekebiliyor. Zira bu mucize hadislerinin pek çoğu sahih rivayet zincirlerine dayanıyor. En sahih rivayetlere bile böylesi hurafeler sızmışsa bütün bir hadis geleneğine karşı da ciddi şüpheler uyanıyor.

II.

İçinde yaşadığımız bilim çağında doğaüstü mucizeler meselesi sadece Kuran’ın ve Hadis’in hakikat değerinin ciddi sarsıntıya uğraması açısından bir problem kaynağı değil. Daha öte sorunlar var. Bu sorunlardan en önemlisi de doğaüstü mucizelere inanan bir insanın yaşam ve tarih bilincinin dumura uğraması olgusudur.

Tanrı’nın doğaüstü mucizeler gösterebileceğine inanan bir insan hayatta amaçlarına ulaşmak için sihirli dua okur. Büyücü ve cinci hocalara gider. Türbelere adak adar. Şeyhinden keramet bekler. Madem ki Allah’ın kudreti karşısında doğa biliminin keşfettiği düzenin bir değeri yok. Mucizeye inanan kişi haliyle doğaüstü Allah’ın ona doğaüstü yardımlar yapacağına inanır. Hatırlıyorum gençliğimde amaçlarıma ulaşmak için Cevşen duasını elimden bırakmaz, 4444 salat-ı tefriciye okurdum. Sonra bir gün hastalandığımda, bana büyü yapılmış olabilir diye beni cinci hocalara da götürmüşlerdi. Bir arkadaşım da sevgili edinebilmek için günde bin defa “Ya Vedud!” diye Allah’ın bir ismini zikir olarak çekerdi. Duası kabul olmayınca da dini inançlarında ciddi sorunlar yaşadı. Bugün ne yazık ki İslam aleminde pek çok dindar insanın bilinci bu seviyededir.

Doğaüstü mucizelere inanmanın yarattığı ikinci problem kişinin tarih bilincinin dumura uğramasıdır. Kuran’daki peygamber kıssaları ona inanan insana bir tarih bilinci kazandırmak için nüzul etmiştir. Pek çok insan Kuran’daki mucizevi kıssalardan bir tarih bilinci edindikten sonra, bu tarih bilinciyle seküler bilim adamlarının yazmış olduğu dünya tarihi kitapları arasında herhangi bir irtibat kuramaz. Ve içinde yaşadığı çağda şizofrenik bir bilince sahip olur. Roma, Çin, Osmanlı, Yunan, Avrupa tarihinin şekillenişinde doğa üstü mucizelerin yeri yokken, bu kıssaları nasıl dünya tarihine tatbik edebilirisiniz ki?

Doğaüstü mucizeye inanan insanın yaşadığı üçüncü travma ise mucize sahibi peygambere imanın getirdiği mitolojik peygamber tasavvurudur. Doğaüstü yardımlarla desteklenen bir peygamberi kendinize örnek alamazsınız. Zira peygamberlik kurumu sona erdiğine göre siz peygamberane bir mücadeleye başlamak bile isteseniz, arkanızda doğaüstü bir desteğin olmayacağına inanmış olarak ciddi bir ümitsizlik haline düşersiniz.

III.

Ben seküler bilimlere inanıyorum. Onların anlattığı doğa ve tarih tasarımının belli bir gerçekliği ifşa ettiğine inanıyorum. Zaten Kuran da kendine kanıt olarak sürekli “doğaya ve tarihe bak” diyor. Ben Kuran vahyine de inanıyorum. Ve Kuran’ın dile getirdiği peygamber kıssalarının seküler bilimlerin verdiği tarih bilgeliğinden çok daha üstün bir hakikat değeri taşıdığına da inanıyorum. Ayrıca ben peygamberimizin mucizesidir diyerek anlatılan pek çok rivayetin de sahih olduğuna inanıyorum.

Benim bilime ve dinime inancımı eşzamanlı olarak sürdürmeme izin veren şey basitçe şudur: Peygamber’in ashabı Kuran’daki peygamber kıssalarını ‘müteşabih ve sembolik’ olarak kabul ederlerdi. Yani bu kıssalar düz anlamlı değil, sembolik olarak okunmalıydılar. Zaten Kuran da kendi deyimiyle ‘müteşabihen mesani’ idi. Yani ‘çift anlamlı sembolik’ dile sahip bir kitap. Hadislerdeki mucize rivayetleri için de aynı şey geçerlidir. Bediüzzaman’ın deyimiyle nasıl Kuran’ın müteşabihatı ve sembolizması varsa hadis’in de sembolik bir dili vardır. Ve yine Bediüzzaman’ın deyimiyle “sembolik dille anlatılan bir hakikat avamın eline düşer ve düzanlamlı okunursa, buradan nice hurafeler çıkar.” Ben bugün İslam dininin Kuran’dan ve Hadislerden türeterek oluşturduğu hurafelerin tam da böylesi bir sebeple ortaya çıktığına inanıyorum.

Makalenin devamında bu görüşümü şerh edeceğim.

IV.

Bir an için Kuran’da Hazret-i İsa hakkında anlatılanların düz anlamlı olarak geçerli olduğunu varsayın. Yani İsa gerçekten de fiziki olarak kör olanları bir el hareketiyle görür kılmış olsun. İsa bir el hareketiyle cüzzamlıları iyileştirmiş ve ölüleri diriltmiş olsun. İsa gerçekten de beşikte bir bebekken konuşmuş olsun. İsa gerçekten de eline aldığı balçığa şekil verip ona üflediğinde, balçık gerçek bir kuş olup uçmuş olsun. Böylesi bir İsa, bizim bugün içinde yaşadığımız hayata nasıl bir katkı sunabilirdi?

Hiç… Bu kıssayı düz anlamlı olarak harfiyen kabul ettiğimizde bizim hayatımıza asla taşıma şansı bulamayacağımız bir mitolojiye bağlanmak ve bu mitoloji uğruna tüm bir bilim geleneğini reddetmekten başka çare bulamazdık. Fakat modern insanlar olarak, akla ve gözleme vahyin otoritesinden daha fazla değer veren insanlar olarak bir süre sonra bu mitoloji bizleri ikna ediciliğini yitirir ve bizler de tüm kutsalımızı yitirmiş olarak seküler bilime teslim olurduk.

Fakat İsa kıssasını bağrındaki edebi sanatlarla beraber okumaya çalışın. Yani Kuran’ın ‘müteşabihen mesani’ olduğunu, çiftanlamlı sembolik dile sahip bir kitap olduğunu varsayarak…

Kuran’ın dilinde ‘kör’ Allah’ı göremeyen ve inkar eden müşrikler için kullanılan bir deyimdir. Kuran’da ‘ölü,’ bireysel ve toplumsal tüm ümitlerini yitirmiş, hayat damarları felç olmuş ve depresyona düşmüş bir adamı ve toplumu kasteden bir deyimdir. Kuran’da ‘cüzzamlı’ bedenini içki, uyuşturucu, alkol, serbest seks gibi iptilalarla kirletmiş adamın sembolüdür. Kuran’da ‘balçık’ henüz hiçbir ruhsal yüksek ideal tanımayan hayvani duygulara sahip beşeri kasteden bir deyimdir. Kuran’da ‘beşikteyken konuşmak,’ çocuk yaşta derin bir bilgeliğe sahip olmak anlamına gelir.

İsa kıssasını mecazıyla okuduğumuzda İsa birden bire bizim hayatlarımızda karşılığı olan ve bizim örnek alabileceğimiz bir insan haline gelir. Yani Kuran’daki Allah İsa’yı anlatırken bizlere şunu söylemektedir: “İsa çocuk yaşta bilgeliğe sahipti. Sen de çocuklarını öyle yetiştir. İsa sahip olduğu bilgelikle Allah’a inanmayan adamların Allah’a inanmasını sağlıyordu. İsa sahip olduğu bilgelikle bedensel iptilalara müptela sefih insanlara ahlaki idealler benimsetiyor, depresyona ve tam bir ümitsizliğe düşmüş insanlara ve toplumlara ümit bahşediyordu. Ve İsa hayvani yaşamdan başka ideal bilmeyen havarilerine anlattıklarıyla onları yüksek bir idealin bülbülü haline getiriyordu. İşte ey Kuran okuru! Sen de İsa’yı örnek al. Ve İsa gibi bir adam ol.” Çağımızda böylesi insanlara ne kadar ihtiyaç duyduğumuzu söylemeye hacet yok sanırım.

Bir an için Kuran’da geçtiği kadarıyla Hazret-i Nuh kıssasının düzanlamlı olarak hakikati yansıttığını düşünün. Bu kıssadan bugün yaşayan bireyler olarak nasıl bir hikmet devşirebilirdiniz?

Gökten inen yağmurla ve yerden taşan suyla kaynayan öyle bir tufan ki dünya tarihinde eşi benzeri yok. Yeryüzünde yaşayan tüm hayvanları içine alabilecek kadar büyük bir gemi ki dünya tarihinde eşi benzeri yok. Ve bu devasa tufanın ortasında milattan bilmem kaç bin yıl önce cep telefonu teknolojisiyle oğluyla temas kurabilen bir adam… Eğer Nuh kıssası bağrında hiçbir sembolizm barındırmasaydı bugün yaşayan bizler önce hiçbir hakikati olmayan bir mitolojiye dinimiz gereği bağlanır, sonra biraz bilim okuyup bu mitolojiye inanmanın sağduyulu bir adam için imkansız olduğunu anladığımızda tüm kutsalımızı yitirir ve bilime teslim olurduk.

Halbuki Kuran’ın çiftanlamlı ve sembolik dile sahip bir kitap olduğunu varsaydık iş tamamen değişirdi. Kuran’da ‘gök’ kelimesinin sembolize ettiği hakikatlerden biri topluma göre tepede duran egemenlerdir. Kuran’da yer kelimesinin sembolize ettiği hakikatlerden biri toplumda egemenlere göre aşağıda duran yönetilenlerdir. Kuran’da bir ayet vardır En’am Suresinde: “İstersek size gökten bir azap ya da yerin derinliklerinden bir  azap getirebilriz. İstersek de sizi çatışan gruplara ayırırız.” Diye… Tarihe baktğımızda gökten ya da yerden gelen doğal bir felaketle helak edilmiş kavimler görmüyoruz. Fakat bu ayeti tefsir eden İbn Abbas şöyle diyor: “Peygamber dostları, Hazret-i Osman döneminde helak edildiler. Zira yerin derinliklerinden bir azap gelmişti. Yani yönetilenler Hazret-i Osman’a başkaldırmıştı. Ve gökten bir azap gelmişti. Zira Ali Talha Zübeyr gibi tepede duran egemenler birbiriyle savaşa tutuşmuştu.”

Nuh kıssasını İbn-i Abbas’ın tefsirinden hareketle okuduğumuzda kıssa bir anda güncelleşiyor. Zira Nuh’un kavmi fiziki bir tufanla helak olmadı. Aksine  o toplumda halk isyanları çıktı. Ve egemenler birbiriyle çatışmaya düştü. Yani hem yer hem gök felaket saçıyordu. Tufan buydu. Nuh ise bu felaketlere karşı bir gemi yaptı. Kuran’ın sembolizması içinde okunduğunda geminin bir anlamı bizlere tarih denen denizin akışında yol aldıran ideolojidir. Yani Nuh’un gemi inşa edişi ona ve inananlara tarihin çalkantılı dalgalarında yol alacak bir ideolojinin inşasıdır. Ve Nuh’un gemisine aldığı ‘çiftler’ ise yeryüzünde yaşayan tüm hayvanlar değil, Allah’ın birer çift olarak yarattığını söylediği tüm bilimler ve sanatlardır. Yani medeniyet mirasıdır.

Yani Nuh zamanında egemenler birbiriyle savaşa tutuştu. Ve halk isyanları çıktı. Ve medeniyet yok olma tehlikesi geçirdi. Nuh ise kendine inanan insanlar için bir ideoloji inşa etti. Ve bu ideolojinin bünyesine medeniyet mirasıdır denilen tüm kültür ürünlerinden birer örnek aldı. Tüm sanatlardan ve tüm bilimlerden birer örnek… Ve Nuh kavmi yok olduktan sonra Nuh ve ona inananlar medeniyeti geçmişten aldıkları mirastan hareketle yeniden inşa ettiler. Nuh’un gemisine binmeyip bir dağa sığınan oğlu ise, Nuh’un ideolojisine yüz çevirip bu kargaşa içinde bir orduya (yani dağa) katılmıştı. Nuh’un gemisi ise tüm kargaşanın sonunda Cudi’ye çıktı. Ağrı ya da Cudi dağına değil. Cudi’ye.. Yani cud, cevad kelimesinin kökanlamını düşünecek olursak, bereketli bir mekana…

Nuh kıssasına böyle bakıldığında kıssa bir anda dünya tarihinde karşılığını buluyor: Roma cumhuriyeti nasıl yıkıldı? Halk isyanları ve egemenler arası savaş… Ve Augustus, ideolojisiyle Roma’yı bir daha kurdu. 1914-1945 arası Avrupa medeniyeti nasıl helak oldu? Halk isyanları ve egemenler arası savaş… Ve Roosevelt, ideolojisiyle dünyayı geleceğe taşıdı. Hakeza Çin İmparatorluğu, Osmanlı medeniyeti… Hep halk isyanları ve egemenler arası savaş.. Bugün de bir yandan dünya ölçekli ekonomik krizin tetiklediği bir hoşnutsuzluk var halklarda ve sokaklara yansıyor. Bir yandan da Rusya ve ABD arasındaki jeopolitik savaş… Ve bir yandan Küresel Isınma’nın getirdiği medeniyetimiz yok olacak mı korkusu… Ve haliyle bu kıssa birden bire bize gerek dünya tarihine anlam vermede, gerekse de bugün yaşadığımız hayata yön göstermede elzem bir muhtevaya kavuşuyor: yerin altı ve göğün üstü fokurdarken medeniyetimizi nasıl yaşatacağız korkusuna karşı bir rehber oluyor kıssa.  

İşte İsa ve Nuh kıssalarını sembolizmiyle okuduğumuzda seküler bilimlerle çelişmeyen, fakat insana tarihteki yeri ve ne yapması gerektiği hususunda seküler bilmilerden çok daha yüksek bir bilgelik kazandıran bir mucizevi söylemle karşılaşıyoruz. Bu durum Kuran’daki tüm peygamber kıssaları için geçerlidir.

Esat ARSLAN

Makalenin devamını okumak için aşağıdaki linki tıklayınız.

PEYGAMBERLERİN MUCİZEYE İHTİYACI YOKTUR!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir