Qua Wadis?

Hristiyanlık Teolojisine göre Romalı putperestlerin ağır takibat, baskı ve zulümleri karşısında iyice bunalıp şehirden kaçan Aziz Petrus Appian yolunda dirilmiş İsa ile karşılaşır, telaş ve panik içerisinde Ona böyle seslenir: “Quo Wadis?” (Nereye gidiyorsun Hazret?) İsa: “Roma’ya, yeniden çarmıha gerilmeye gidiyorum.” diye cevap verir. Cevap bir sitemi, bir suçlamayı bağrında taşır. ‘Sen pes ettin, kolaya kaçtın, herkesi ve her şeyi yüzüstü bırakarak mevziiyi terk ettin’ suçlaması sözlerle dile getirilmese bile apaçık durmaktadır orta yerde. Korkmak ve kaçmak. Her sitemi, her suçlamayı sineye çeker de insanoğlu korkaklık ithamını kolay kolay hazmedemez. Bu ithamı hazmetmek, duymamış gibi yapmak taşınamayacak kadar ağır gelir insana. Korkaklık suçlaması insan doğasının kabul edemeyeceği, duymazlıktan gelemeyeceği bir yargılamadır. ‘Sen ne biliyorsun ben ne yaşadım da bu suçlamayı bu kadar rahat dile getiriyorsun’ savunmasının biriktirdiği öfke beklenilmeyecek bir şiddetle dışa vurur o an. Mantığı devre dışı bırakır, serinkanlı davranmayı askıya aldırır. Korkaklık suçlamasına muhatap olmak akıl ve ferasetle yol alma iddia ve ısrarını yerle bir etme potansiyeli taşıyan sarsıcı ve yıkıcı  bir hamledir.

Bu, yüze çarpılan tokat gibi hakikat üzerine hatasını anlayan Petrus geri döner ve çarmıha gerildiği güne kadar da İseviliği anlatmaya, sonradan kendisine verilen “aziz” unvanının hakkını veren bir fedakârlıkla dinini yaymaya devam eder Roma’da. Roma o dönem zulmün ve vahşetin başkenti adeta. Güçsüzlerin, zayıfların, kendi inançlarından olmayanların, kölelerin nefes almalarının bile çok görüldüğü bir yeryüzü cehennemi. Gerçi tarihin bütün zamanlarında bu sıfatı kaptırmamak için elinden geleni ardına koymayan bir  Roma gerçekliğinden de bahsetmek mümkün. Elbette zulüm ve vahşet hiçbir zaman Roma ile sınırlı kalmamış, bu şehrin surlarının içine  hapsolup durmamıştır. Adaletin olmadığı, zulüm ve vahşetin bayrağının dalgalandığı nice şehirler, beldeler olagelmiştir tarihin her döneminde. Ama Roma’yı farklı bir kategoride değerlendirmek lazım. Çünkü Roma yeryüzünde vahşetin teşhiri için devasa arenalar inşa etmiş , zulüm ve vahşeti hastalıklı bir eğlenceye çevirmiş  ve toplumsal bir histeriyi sıradanlaştırmış bir mekan, bir zihniyet olarak kodlanmıştır insanlık hafızasında. Bu zulmün en katmerli uygulamasını da o zamanlar sayıları her geçen gün artan ve her türlü baskı ve takibata karşı önüne geçilemez bir dalga halinde çoğalan İsevîler muhatap olurlar miladi birinci yüzyılda. Nobel ödüllü Polonyalı yazar Henryk Sienkiewicz, aynı isimli (Quo Wadis) romanında bu dönemi ve o ilk dönem  İsevîlerinin  Roma’da özellikle de imparator Neron döneminde uğradıkları bu zulüm ve şiddeti anlatır. Roman 1951’de beyaz perdeye de uyarlanır.

Bu hikâye, korkunun, vazgeçişin ve kaçışın anlamsızlığını ve utancını  yükler insanın omzuna. Korku ve kaçış elbette insani bir duygu ancak geriye derin boşluk ve sarsıcı bir sancı bırakan demirden bir ağırlık. Kaçış anlık bir refleks veya mevcut halde ehveni şer  bir çözüm gibi görünür çoğu zaman. Ancak sonrası problemli bir haleti ruhiye. O an kaçıp kurtulduğu şeyin aslında kendisine o an verebileceği zarardan daha fazlasını verdiğini, yaşamın geriye kalanının orta yerine çengelli kazığını çakıp kaybolduğunu çok sonra fark eder insan. Kaçışın ürettiği iki duygu vardır sarmaşık gibi yapışan bünyeye. Ya utanç ve öfke ya da yaşam enerjisini tüketen intikam hırsı. Yaşadıkça beyni kemiren büyüdükçe büyüyen ve insanın bütün varlığını esir alan bir ur. Utancı insanın peşini bırakmayan bir yaşamsal paradoks. Vicdanı rahat bırakmayan bir stres sarmalı. Her kaçış yeni kaçışları, her korku yeni korkuları büyütür bağrında. Yaşamın final çizgisine kadar devam eder bu döngü.

Petrus’un hikâyesine dönersek görürüz ki bu Petrus’un ilk kaçışı, ilk korkusu, ilk inkârı da değil zaten. İsa havarilerine “hepiniz sendeleyip düşeceksiniz” dediğinde Petrus böbürlenerek “Herkes sendeleyip düşse bile, ben düşmem” der insan karakterinden bihaber bir sınanmamışlıkla. Bunun üzerine İsa “Bugün, bu gece, horoz iki kez ötmeden sen beni üç kez inkâr edeceksin.” hakikatini çarpar yüzüne. Ve elbette dosdoğru olan  peygamber sözündeki gibi gelişir encam ve insan iddiasından vurulur. Aynı gece gün doğmadan horozlar iki kere ötene kadar Petrus tam üç kere Celileli olmadığını iddia eder ve ‘Sözünü ettiğiniz o adamı tanımıyorum’ diyerek İsa’yı reddeder.

‘Nereye gidiyorsunuz?’ sorusu sarsıcı bir sorudur elbet. Canhıraş ve öfkeli bir duruştur her durumda. Bir hayal kırıklığının dışa vurması, dile gelmesidir. “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak” feryadıdır. Yüksek perdeden dile getirilen bu soruyu semantik düzlemde değerlendirdiğimizde bunun aslında bir soru olmadığını bir uyarı, bir nasihat, bir ikaz  olduğunu görürüz. Gidişatın getireceği mutlak yok oluşu ve yanlışta kayboluşu engelleyebilme telaşıdır bu soru. Olacakların bilincinde olup onları oldurmamak için canhıraş bir gayrettir. ‘Olurda kendilerine verilmiş nimetin farkına varıp akletme, düşünüp taşınma (tefekkür) melekelerini harekete geçirerek hak ve fıtrat üzre var olan özlerine dönerler’ umududur.

Evvelemirde bu ikaz muhatabının bilinçli ve iradi bir yürüyüşünü esas alıp bu tercihin yanlışlığını dile getirmektedir. Gayri iradi ve bilinç dışı bir çabanın zaten mes’uliyet terazisinde bir hükmü bulunmamaktadır. Uyarı akıl ve irade sahiplerine yapılmakta, onlar muhatap alınmaktadır. Sözün muhatabının aklı başında ve bütün melekeleri faal durumda olarak yaşanılan durumun ve sahip olunan imkanların farkında ama yanlış tercih ile bir irade ortaya koyduğu ön kabulünden yola çıkılmaktadır. Tekvir Suresi’nin 25 ve 26. Ayetlerini okuduğumuzda bu hakikati net olarak görüyoruz. ‘Fe Eyne Tezhebûn’ ikazı  Yüce Yaradan’ın gerçeği ve doğru yolu bilen ama buna rağmen yanlışta, inkarda ve küfürde ısrar edenlere şiddetli bir uyarısıdır. “Kur’an kovulmuş şeytanın sözü değildir. (Hal böyle iken Kur’an’dan yüz çevirip) nereye gidiyorsunuz?” Haktan yüz çevirip batıla meylediyorsunuz. Gerçeği terkedip yalana koşuyorsunuz. Doğruyu bırakıp yanlışı yüceltiyorsunuz. Aydınlığa sırtınızı dönüp karanlığa dalıyorsunuz. Bile isteye yanlışta diretiyorsunuz. Vay size vaylar size…

‘Fe Eyne Tezhebûn’ ikazı insanın yüreğindeki hak ve doğruluk mekaniğini harekete geçirmeye dönük ilahi bir uyarıdır. Adeta ‘gittiğiniz yol yol değil, ulaştıracağı bir menzil yok, yelkenlerinizi şişiren rüzgar sakin bir limana vardırmayan, heva ve heveslerinizden güç almış uğursuz bir girdabın arta kalanıdır’ denilmektedir muhatabına. ‘Bu gerçeği siz de biliyorsunuz ama yanlışta ısrar ediyor, nefsinize ve kibrinize yeniliyorsunuz. Şeytan da kibrine yenilmiş, burnunun dikine gitmişti. Yanlıştaki bu inat ve ısrar sizi şeytanın yol arkadaşı yapacak, onun  uğradığı akıbetin aynısına duçar kılacaktır’ denilmektedir bir anlamda. Yüce Allah bu ikaz ile Rahim ism-i şerifinin tecellisi olarak  kullarının küfür ve dalalet deryasındaki beyhude çabalarına ‘Allah’ın ipini’ sarkıtmaktadır. Ve kullarına şöyle seslenmektedir: “Hep birlikte Allah’ın ipine (kitabına, dinine) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.” (Ali İmran Suresi 103. Ayet)

İnsan soyunun kötülüğe meyyal zayıf karakterini bilen şeytan, cennetten kovulduğunda Yüce Allah’a “Senin dosdoğru yolunun üzerinde oturacak ve kullarını bu yoldan saptıracağım. Onlardan çoğunu Sana şükreder bulmayacaksın.” der. Yüce Allah, bu böbürlenme ve kibrin cezasını hemen oracıkta takdir eder. “Allah buyurdu: “Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık. Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım.” (Araf Suresi-16-18 arası)

İnsanın yoldan çıkması muhtemel olduğu kadar toplum ve toplulukların da yoldan çıkmaları muhtemeldir. Bu çıkış kimi zaman bir yanlış tercih, kimi zaman da bir savrulmadır. Amaçsız ve hedefsiz bir çırpınış. İnsanı hiçliğe götüren bir kör dövüşü. Karanlığa balıklama bir dalış. ‘Nereye gidiyorsunuz!’ ikazı bu sağır ve kör şartlanmışlığa şok bir dokunuştur. Yüce Allah, Resulüne ‘Kalk ve uyar’ diye emrediyor. O uyarıya insan ve insanlık tarihin her devrinde ve yeryüzünün her beldesinde aç ve muhtaçtır. Bu gün her zamankinden daha çok belki… İnsanlık bu çağda akıbeti meçhul bir karanlık mecrada dönenip durmaktadır. İnsana düşen bu koşturmacada bazı bazı durup dinlenmek, aklını, kalbini, gözlerini ve kulaklarını hakikatin arı duru güzelliğine teslim eyleyip  toparlanmaktır. Sonrası? Sonrası bir şiir gibi dizilir hayatın orta yerine: “Toparlanın gitmiyoruz…” 

Fadıl KARLIDAĞ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir