Sevda Kaçağı

Kaçıyorum…

Zamanın çıkmaz sokağında, boynumda toy bir sevdanın kokusu; yüreğim yangın yeri üstelik.

Kaçıyorum…

Viran olmuş geçmişim, gelecek ise darmadağın, lahzada yetik umutlar; gel de sen karar ver neden hep güzel olan ‘Uzak yarınlar’?

Belki de hiç gelmeyecek!

Kaçıyorum…

Gecenin en siyahında, nereye gittiğimi bilmeden; zamansız, katıksız ve yarınsız bir sevdayla kaçıyorum. Öyle ki;

 Sivri tepenin yamaçlarından geçiyorum. Gece, siyahlara bürünmüş gene, insanların tüm kusurlarını büyük bir ustalıkla saklamanın gayretinde.

Ey karanlık, adaletin bu mu senin! Hadi biraz da beni sakla, hadi!

Nereye gideceğimi bilmeden yolumu kaybediyorum. Bildiğim tek şey kaçtığımın daha büyük korkular olduğu.

Korkularımı bastırmak adına farklı şeyler yapmak istiyorum. Aklıma küçükken yaptığım gibi şarkı söylemek geliyor. Dengbej Şakıro’nun nağmeleriyle başlıyorum terennüm etmeye. Sonra nağmeleri onun kıraatından okumaya çalışıyorum. Pek becerdiğim söylenemez bu işi. Şansımı denemeye çalışıyorum. Bir daha… Bir daha… Ve en sonunda ağzımdan şu nağmeler çıkıyor:

“Belki gözümün ferine kaçar
Yârimin ayak tozu,
Sevdiğimden bir buse aldım,
Kıyamadım dudaklarımı silmeye”

Şakıro’nun sevgilisine serenadı olan bu dizeler, benden karanlık geceye bir armağan. Bu armağan öyle iyi geldi ki bana tüm korkularımı, acılarımı ve özlemlerimi bir anlığına unuttum. Sonra Ağrı Dağı’nın yamaçlarında yeni açılan enfes kokulu bir piltan çiçeği oluyordum; beğenmeyip Tendürek’te bir tutam taze kekik ve yahut da otlu peynir oluyordum şefkat yüklü sofralarda.

Bereket yüklü.

Ansızın bir ses duyar gibi oldum.

Durdum.

Geceyi dinledim. Biraz daha dinledim. Biraz daha…

Ürkek bir tavşan. Kulakları havada. O benden ben ondan korktum bir anlığına.

Kim bilir o da bana özenmiştir bu gece; sevdadan kaçıyor! Yüreklerimizi dinledik birbirimizin. Evet, o da kaçak benim gibi.

Kesin!

Sakinleştik, sonra herkes kendi yoluna…

Tekrar devam ettim. Baharın serinliği iyiden iyiye hissediliyordu gecede. Tüm yıldızlar ışıklarını bu gece erkenden kapatıp uyumuşlar. İki yoldaşım vardı: simsiyah karanlık, ıpıssız yalnızlık.

Gelirken yanımda Kasım Ağa’nın mavzerini de getirdim. Yanlış mı yaptım yoksa ağanın en sevdiği silahını almakla? Olsun, ağanın yaptıklarına karşı az bile! Hem yıllardır parya gibi çalıştım ona. Bu kadarını da hak etmişimdir!

Ağa sürekli bununla ava çıkardı. Av dönüşü mavzeri bir güzel yağlar üçüncü eşi olan Gülizar Hanım’a teslim ederdi. Yani anlayacağınız kendimden daha değerli bir eşyayla kaçıyordum.       

Gelen olursa ardımdan, ölümüm mavzerdendir bilesiniz!

Cebimi yokladım. Dedemden yadigâr köstek saat sessizliğe sinmiş öylece duruyordu. Açıp baktım, nafile. Karanlık onu da zapt etmiş. Kaç olduğu anlaşılmıyordu zamanın. Ben ise durmadan koşuyorum. Koşmadığım zamanlarda yürüyorum. Sırılsıklam olmuşum.

Düşünmeden edemiyorum, sahi insanlar neden bu kadar acımasız? Neden bu kadar zalim olabiliyorlar. Dedemin, “Büyükler, çocukların cüsseli ve yalan söyleyebilen halleridir sadece”  dediği gibi miydi? Ya da buna biraz da zalimlik katarsak tam olur sanki! Evet, evet büyükler, küçüklerin cüsseli, yalan söyleyebilen ve istediklerinde zalim olabilen halleriydi.

Şüphesiz Kasım Ağa da bir tercihte bulunmuş ve zalim olmuştu. Doğrusu zalimlik cuk diye üstüne oturmuştu. Yoksa bu adamı iyilik yaparken ya da merhamet gösterirken hiç düşünemiyorum. Asık suratlı, çatık kaşlı ve bir kulaktan diğerine uzanan geniş timsah ağzıyla bir zalimin en canlı örneğiydi kendisi.

Kasım Ağa’yı düşündüm ve düşündükçe sinirlendim. Bu sefer daha çok korktum, daha çok koştum. Sonra Gülizar’ı hatırladım. Kiraz dudakları, zerdali gözleri, dik ve diri vücuduyla bir afetin insan suretiydi mübarek. En zor zamanlarda hep onun hayalini kurardım. En güzel rüyalarım hep onla başlardı.

“Senle her şey ne güzel be kadın. Ah Gülizar ah!”

Bu karanlık gecede ışığım olan yine Gülizar. Elini bana uzatıyor. Dudaklarını iyiden iyiye hissediyorum. Nefesi yüzümde ve sıcacık. Sonra kollarını açıyor ve yekvücut oluyoruz. Gecenin soğuğu işlemiyor bedenime. Karanlık deryası sonsuz ışıklara bürünüyor bir anda. Amansız bir ateş basıyor bedenime. Durmadan büyüyen ışık huzmesine karşı gözlerimi kapatıyorum. Bedenimi yaylaların şefkatli çayırına seriyorum. Başımın altında çoban çıkını. Vücudum yorgun, terli ve nispeten huzurlu…

Dalıyorum hülyalara yanımda sadece o isim: Gülizar.

Güneş sıcaklığıyla yüzümü okşuyor. Bedenim kaskatı kesilmiş. Akşamdan kalmışım ölü gibi orta yerde. Yaşadığımı anlamak için gözlerimi açıyorum.

“Evet, yaşıyorum.”

Şimdilik!

 Kalkıp etrafa bakıyorum. Her yerim apaçık ortada. Korkularım hafiften filizlenmeye başlıyor. Gözlerim mavzeri arıyor. Etrafıma bakıyorum yok! Sonra usulca ayağa kalkıyorum. Birkaç adım ötede atın işlemeleri yansıyor gözüme mavzerin. Sakinleşiyorum. Nerede olduğumu anlamaya çalışıyorum. Sonra hiçbir dağ, taş, dere, çayır, bayır tanıdık gelmiyor. Anlamsız bir rahatlık yaşıyorum.

“Ağadan ne kadar uzaksam o kadar iyi!”

Düşüncemin arkası gelmiyor. Peki, nereye giderim, ne yaparım?

Kime yakın olmalıyım kimden uzak, bilemiyorum!

İlk kez açlığı iliklerime kadar hissediyorum. Ve uçan kuştan, sürünen yılana kadar her canlıya iştahlanıyorum.

Kaçıyorum.

Gülizar’ın aşkından mı yoksa ağanın zulmünden mi, bilemiyorum!

Gecenin siyahında sadece kaçıyorum.

Uzaklardan bir ışığın varlığını görüp yönümü oraya veriyorum. Gittikçe yaklaşıyorum ışığa. Sonra her yer tanıdık gelmeye başlıyor. Oturduğum, kalktığım; Gülizar’ı ilk kez gördüğüm ve sevdiğim, uğruna ölümlere gittiğim her şey… Kilerin kapısını usulca aralayıp karnımı doyuruyorum. Sonrası mütevekkil bir uyku ve alışık bir rüya…

            “Sevdadan kaçamazsın! Hele o da seviyorsa…”

Beynime mıh gibi çakılan bu sözlerle uyandım. Serin bir bahar sabahıydı. Çıktım dışarı pusuya yattım. Ağanın dışarı çıkmasını bekledim. Akrep ile yelkovanın nazlı tıkırtılarına tanıklık ettim yıldızların altında. Kapı açıldı ve beklediğim an geldi. Mavzerin ağzına sürdüm mermiyi. Dikildim ağanın karşısına.

“Destur lan domuz!”

Fal taşı gibi açılan gözlerinde ölümü gördüm, sonra dilinin tırsıp boğazına kaçışını.

“En acısı da kendi silahından çıkan kurşunla ölmektir!”

***

Yelesini cesur rüzgârlara bıraktım atımın. Terkimde Gülizar var. Yumuşak elleriyle sımsıkı sarmış bedenimi. Basiretsiz sevdalara dalıyorum. Havada barut kokusu…

Kaçıyorum.

Gecenin en siyahında umuda uçuyorum.

Dilimde Şakıro’nun nağmeleri:

“Sevdasız bir kalp;

 Bülbülsüz kuru ağaca, gülsüz bahçeye benzer.

İnsanın yastığı taştan, yatağı dikenden olsun ama yeter ki

Gönülden sevdiği olsun.”

Recep TURAN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir