Yanlış Konumlandırmaların Odağındaki İki İsim: İlber Ortaylı ve Jürgen Habermas

İlber Ortaylı’nın 13 Mart, Jürgen Habermas’ın da 14 Mart 2026 tarihlerinde ölümlerinin ardından, bu toprakların, kendilerini allame-i cihan sanan yığını o sığ tartışmalarından birine daha imza atarak, kimin entelektüel olarak tanıtılacağına, kimin bu kavramın kıyısına bile yanaşamayacağına karar verdi ama kendisinden önce bu kavramın kimler tarafından nasıl konumlandırıldığını öğrenip  kavramadan.

Antonio Franceso Gramsci ve onun teorisinden ilham alarak Entelektüel üst ve Sürgün, Marjinal, Yabancı alt başlığıyla Türkçeye Tuncay Birkan tarafından kazandırılan kitabını kaleme alan Edward Wadie Said bile entelektüel dâhil kavramlara tereddütle yaklaşırlarken, yukarıda sözü edilen, grup olamamış yığının kimin ne olarak anılacağına ve anılması gerektiğine karar vermesinin arkasında, Uğur Mumcu’nun sıklıkla üzerinde durduğu Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma gayreti vardır ve ne yazık ki bu fiil, bu toprakların milli sporlarının başında yer  almaktadır.

Söz konusu fiili pratiğe döken, özellikle boş bulduğu meydanda, cem’i cümleye ölçüp biçmeden konuşmaktan başka bir yolda ilerlemediği, onu dinleyen de, karşısındakini dinler gibi davrandığı için, cümlelerin arasından isterse entelektüel geçsin, oradan sağlıklı, verimli, nitelikli ve düzeyli cümlelerin çıkması beklenemez.

Entelektüelden önce bu topraklarda sağlıklı bir şekilde konumlandırılması gereken kavram, kalite ile karıştırılan niteliktir çünkü nitelik, insanı, özneyi, özne olmak için çaba sarf edeni, kalite ise metayı, nesneyi, nesne olmaktan ve öyle görülmekten rahatsız olmayanı işaret eder.

Nitelikli insan olmak için ter dökmek, nesneleşmeye karşı özne olarak kalma mücadelesi vermek tek başına yeterli değildir çünkü içinde bulunulan yapıyı toplum veya topluluk değil, yığın toplamı olarak görmek, nitelikli insan olmaya giden yolu ister istemez açacaktır.

Halkçılık, Mustafa Kemal Ataürk’ün tartışılmasının yanında hakkı teslim edilmesi gereken ilkesidir çünkü imparatorluktan ulus-devlete geçen, bilinç düzeyi yüksek bir toplum değil, yığındı ve o yığından toplum çıkamayacağı belliydi.

İmparatorluğun, varolagelen düzeneği sorgulayan isimleri bile Jale Parla’nın Babalar ve Oğullar üst ve Tanzimat Edebiyatının Epistemolojik Temelleri adını verdiği kitabında da vurguladığı gibi, baba olarak gördükleri devleti tartışmaya açmaktan imtina etmişlerdir.

Ortaylı, henüz, Türkiye’ye özgü popüler hatta popülist medyanın nesnesi olmadığı dönemlerde kaleme aldığı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı isimli kitabında, Tanzimat Fermanı’nın Gülhane Parkı’nda Mustafa Reşid Paşa tarafından okunduğu günden, cumhuriyetin Türkiye’de resmen ilan edildiği döneme kadar geçen sürede birçok önemli ismin yetiştiğini yazmıştır ama Gramsci ile Said’in vurguladıkları anlamda bir entelektüel birikime sahip olmamasının yanında resmî söyleme halel getirmemek gibi bir görevi üstlendiği için Parla gibi pes perdeden  seslenememiştir.

Üniversite öğretmenliği kariyeri perdesini, mürşidi Halil İnalcık gibi Tanzimat Fermanı’na odaklanarak aralayan, edebiyat ile tarih arasındaki akrabalıktan söz etmesine rağmen, tarih formasyonundan geçmemiş bir Kemal Tahir kadar derinleşemeyen, mürşidinin ve Devlet-i Aliye’nin inşasında kolonizatör Türk dervişlerinin rolünün olduğunu hatırlatan Ömer Lütfi Barkan’ın kurdukları cümlelere yenisini ekleyemeyen, ekleyememekten rahatsız olmayan, klişe bir öğretmen gibi, sadece öğreten, akıl veren ama öğrenmeye ve akıl almaya yanaşmayan  Ortaylı’nın, İnalcık ve Barkan’ın etkilendikleri Annales başta olmak üzere tarih ekollerini elinin tersiyle itmesine de şaşırmamak gerekir çünkü Ortaylı, teoride derinleşmeyi değil, pratikte ilerlemeyi hatta koşmayı tercih etmiş bir isimdir. Bu özelliği de onu entelektüelliğin çok katmanlılığıyla buluşturmamış, üniversite öğretmenliğinin fasit dairesine yerleştirmiştir.

Üniversite öğretmenliği, sadece Ortaylı değil, bu toprakların hayatta olan, olmayan çoğu ismi için geçerlidir ve onlar kendilerini Akademisyen olarak takdim edemezler çünkü Türkiye akademi değil, lisenin ileri düzeyinde durmaya çalışan, bunu da genellikle yüzüne gözüne bulaştıran üniversitelerin ülkesidir ve bu realite, Türkiye’nin her üniversitesi için geçerlidir. Sözü edilen özelliği bünyesinde taşıyan kurum, entelektüeli arasında görmek istemeyenlerle dolup taşarken, oradan akademik bilince sahip insanların çıkmasını ve onların söz sahibi olmasını beklemenin karşılığı doğal olarak safdilliktir.

Kamusal Alan kavramı, Nancy Fraser tarafından tartışılan, kapitalist düzeneğe, Maduniyet Okulu’nun temsilcilerinden Gayatri Chakravorty Spivak gibi direksiyon kıran Jürgen Habermas’ı, her ne kadar, Filozof olarak tanıtılmışsa da Ortaylı ile ortak paydada bir araya getirmek mümkündür çünkü o da, içinde yetiştiği Frankfurt Okulu’nun zeminini hazırlayan Max Horkheimer ile Theodor Ludwig Wiesengrund- Adorno dâhil, bu ekol içinde görülen isimlerin gölgesinde kalmış ama bunu umursamamıştır.

Habermas, gerçi, Kenan Işık’ın yerine bir ara Kim Milyoner Olmak İster? adlı yarışma programını sunan Ortaylı gibi davranmamışsa da, Karl Marx’ın, “Filozoflar dünyayı yorumladılar ama önemli olan yorumlamak değil, değiştirmektir.” cümlesinden hareketle sadece yorumlamayı, nakarat tekrar etmeyi, bir taraftan da kapitalist düzeneğin ekmeğine yağ sürmeyi terk etmediği için filozof ve entelektüel olarak konumlandırılamaz. Bu arada iddialı ve isabetli bir cümle kuran Marx’ın da cümlesinin hakkını vermediği bir hayata imza attığı unutulmamalıdır.

Sorunu sadece, eline taş alarak entelektüelliğine gölge düşüren Said, entelektüel olduğunu söylemeyen, Celal Şengör’ü, İnalcık’tan daha fazla methiye yağmuruna tutan Ortaylı ve Frankfurt Okulu’nun kapitalizmden sorumlu elemanı Habermas’ta değil, onları, bilgi mahrumiyetleriyle yüzleşmeyerek ısrarla yanlış konumlandıran, fikir sahibi yığınının nesnelerinde aranmalıdır.

Özne ve birey olma gayreti es geçildiği, sorgulama, hesaplaşma hayatın merkezine oturtulmadığı müddetçe yanlış konumlandırma milli sporlar arasındaki yerini korumaya devam edecektir.

Mehmet Akif ERTAŞ

2 Pings & Trackbacks

  1. Pingback: Jürgen Habermas’ın Ardından (1929-2026): Tespitler, Hatırlamalar Arşivi – Serdargunes' Blog

  2. Pingback: İlber Ortaylı’ın Ardından (1947-2026): Tespitler, Hatırlamalar Arşivi – Serdargunes' Blog

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir