Geçtiğimiz aylarda Rölanti Çıkmazı adlı romanınız yayımlandı. Umarız okuru bol olur. Böyle bir roman yazmaya nasıl karar verdiniz? Romanı yazma nedeniniz ve yazarken ki motivasyon kaynaklarınız hakkında neler söylersiniz?
Yan sokakta, tadilat terzisi madam, kaldırım boyunca küçük bir bahçe yapmıştı. Beş yıl önce oradan geçerken bu küçük bahçeden çok etkilendim ve kentin karmaşası içinde, saksılardaki bitkilerin arasında yürürken bu küçük bahçenin fotoğraflarını çekip durdum bir süre.
Sonra zihnimde bu minik bahçe büyüdü, hikâyeleşti. Uzun yıllar önce kurmaya başladığım başka bir hikâyeyi de yutarak boyutlandı, çeşnilendi. Bile isteye kaybettiğimiz şeylerin bir manzumesi ortaya çıktı.
Hepimizin malumu olduğu üzere hız çağında yaşıyoruz. Her şey hızlı, hızla ilerliyor. Durup dinlenecek, düşünecek zamanı yok kimsenin. Böyle bir dönemde aslında “motorun en düşük seviyede çalıştığı devir” anlamına gelen; günlük kullanımda ise beklemeyi, yavaşlığı, sakinliği imleyen rölanti sözcüğünü neden kitabınızın adında kullandınız? Bu sözcükle neyi anlatmak istiyorsunuz?
Sonsuz bir bekleme halindeyiz, bir şey bekliyoruz ama onun ne olduğunu bilmiyoruz. Yeni bir peygamber, yeni bir ideoloji, kurtarıcı bir lider, dünyadaki bu rezil sistemleri değiştirebilecek devrimler yok ufukta. Ne beklediğini unutan ama beklemeyi asla ihmal etmeyen varlıklara dönüştük. Belki de yaşamayı bekliyoruz.
Bir mucize olacak ve rölantiden çıkıp yeniden yaşamaya başlayacağız. Hakettiğimize inandığımız, her bir değerini, her bir varlığını korumaktan haz duyduğumuz güzel bir gezegende, yeniden dostluğa, sevgiye, diğerkamlığa sarılarak hayatlarımıza kaldığımız yerden devam edecekmişiz gibi bir his… Umut değil, umut etme ihtiyacı bu. Umudu umut etmek…

Romanın okuyucusu ilk satırından son satırına kadar dili ince ince işleyen bir romancı ile karşı karşıya. Üstkurmaca, bilinçakışı, ironi gibi birçok anlatım tekniğini başarıyla kullanıyorsunuz. Ayrıca romanın sonlarına kadar anlatıcının kim olduğunu bilemiyoruz ve anlatıcı arada anlatıya müdahale ederek okuru uyarıyor, uyandırıyor, hatırlatma yapıyor. Neler söylersiniz bu hususlarla ilgili?
İlahi anlatıcı gibi gözükmesine rağmen romanın ilerleyen bölümlerinde bir aktör olarak anlatı içinde yerine alan bir üst-anlatıcı tipi, diyebiliriz buna. Benzer bir şeyi önceki iki romanda da yapmıştım. Bu oyunu seviyorum çünkü romana bir boyut daha ekliyor ve anlatıyı daha dinamik hale getiriyor haliyle.
Romanı yazarken akımlar, türler, tarzlar arasında gezinmeyi de seviyorum. Sanırım soy polisiye, macera, aşk vs. romanı yazamam artık. Çünkü yaşadığımız çok merkezli hayatı tek bir tür, akım vs. içine sıkıştırabilmek mümkün değil. Bu kadar zengin bir sofrayı romanlaştırabilmek için bazen türler üstü olmayı denemekte yarar var. Bu da aynı zamanda okuma yönünden daha dinamik bir mimariye imkân tanıyor bence.
Romanınızda özellikle Rölanti Çıkmazı’nı mekânsal anlamda çok detaylı anlatıyorsunuz. Ayrıca roman kahramanları da ayrıntılı işleniyor. Buna rağmen bu yoğunluk hikâyenin önüne geçmiyor. Dengeli bir dağılım var. Bu dengeyi birçok büyük yazarda bile göremiyoruz. Çoğunda detay hikâyenin önüne geçiyor. Siz bu dengeyi nasıl sağlıyorsunuz? Nelere dikkat ediyorsunuz?
Teşekkür ederim, onur kattınız. Size böyle bir şey hissettirebildiysem ne mutlu bana, müthiş bir iltifat bu! Okunabilir, haz alınabilir metin üretmeyi esas alıyorum. İlk zamanlarda, okurun beni ölçümlediği, değerlendirdiği hatta sınava tabi tuttuğu vesvesesiyle yazardım romanlarımı. Hata yapmamak, hoşa gitmek, onaylanmak gibi dertlerim vardı. Bir zaaf ama galiba herkesin bir kez uğradığı ana istasyonlardan biri de bu.
Zamanla, hikâyenin belirginliğinin esas olduğunu anladım ve bir kopuş yaşadım. Sanırım bu durum Saf romanıyla gerçekleşti. Romandaki her şeyin senfonik bir denge içinde gerçekleşmesi gerektiğini düşünmeye başladım o dönemde. Bu dengenin olabilmesi için de kaleme alma aşaması öncesi çok mesai harcamak gerekiyor tabii. Yavaşlatan ama keyif veren bir süreç.
Romanınızı sanki baştan sona bir musiki eseri gibi kurgulamışsınız. Özellikle Rölanti Çıkmazı’ndaki apartmanların inşa edilme şekli (apartmanlar adeta birer müzik aleti gibi işlev görüyor) ve Bolahenk, Süpürde gibi apartman isimleri de musiki ile ilgili bağı kuvvetlendiriyor. Klasik müziğimizin önemli bestekârlarından Kemancı Tatyos Efendi’yi hatırlatan Tatyos Hoca romanın ana karakterlerinden biri. Ayrıca Kantemir adlı bir apartman da var. Bu ad Rumen asıllı klasik Türk müziğine büyük katkıları olan Dimitri Kantemiroğlu’nu çağrıştırıyor. Bütün bunları bir araya getirdiğimizde neler çıkıyor ortaya?
Rölanti Çıkmazı’nı, yaşadığımız kentin bilinçdışı olarak hayal ettim. Hatta yalnızca kentin değil, yaşadığımız çağın da kayıp belleği bir bakıma. Musiki, dünün dünyasının çatı arasına kaldırıp unuttuğumuz ve asla var olmadığına inanmaya gayret ettiğimiz nice incelikten biri… Bir yerlerde mi duydum, kendim mi uydurdum emin değilim ama mimari, donmuş, katı bir form kazanmış müziktir.
Fazla değil, elli yıl önce yapılmış binaların cephesine bakın lütfen. O güzel işlemeler evlerde yaşayanlar için yapılmadı. O konsollardaki floral oymalar evin içindeki insanlar için değil, yoldan geçenler için işlendi. Neden? O binaları yapan mimarlar, orada yaşayanlar bilmiyorlar mıydı düz duvar örüp üç ayda apartman dikmeyi? O yapılarda muazzam incelikler vardı, tıpkı dönemin klasik musiki geleneği gibi. Zamanla hayat boğucu derecede pragmatik hale geldi. Müzik dinlemek, hissetmek için değil, işitmek için üretildi, duvarlar düz ve gudubet artık. Asfalt ve beton, yaşam alanımızı istila etti. Biz yaşadığımız yere benzedik haliyle.
Romanın adından başlayarak karakter adlarına kadar ilginç adlandırmalar söz konusu. Romanın ana kahramanı Perizad, Tatyos Hoca, Madam Anabel, Poyraz Efendi, Kosta, Şehnaz adları ne anlama geliyor? Bunları kullanma nedeniniz neydi?
Her bir isim, az önce tanımlamaya çalıştığım, kayıp bir geçmişi tanımlayacak çağrışımlarla yüklü. Kemani Tatyos Efendi’nin hayatından çok etkilenmişimdir mesela; Poe’nun Anabel Lee şiiri çocukluğumda derin izler bırakmıştır; Kosta, güvenli liman anlamına gelir falan ama bütün bu isimler aynı zamanda unutulmuş bir zamanın sönümlenen yankıları…
Romanın ana kahramanı Perizad zor bir çocukluk geçirmiş, yaralı bir kadın. Onun çocukluğu, gençliği bir psikolog titizliğiyle ele alınmış. Perizad’ın hikâyesi yavaşladıkça romanın üslubu da yavaşlıyor. Annesi evi terkedince küçük yaşta ev hanımı gibi iş yapıyor. Özgür değil. Babasının yasaklamasına rağmen bir kelebek görüp balkona çıkıyor ve babasından yediği dayak sonucu nörolojik bir rahatsızlık geçirerek yavaş hareket etmeye başlıyor. Ayrıca kitabın başında ve sonunda da kelebek var. Bu kelebek imgesi ile neyi anlatmak istiyorsunuz?
Kelebek kelimesini gerçekten seviyorum. Yüksek sesle söylendiği zaman, sanki kelebeği resmediyor gibidir. Romanın başında kelebek kelimesine yaptığım övgünün nedeni bu değil ama. Kelebeğin kısa ve özgür hayatı, hatlarındaki zarafet, uçuşundaki sarhoş yalpalanış filan çok etkileyici. Terk edilmiş o inceliklerin bir simgesi elbette.
Perizad’ın yavaşlığı ile Rölanti Çıkmazı birbirini tamamlıyor. İkisi de yavaşlığı temsil ediyor. Neler söylersiniz?
Biraz önce dedim ya, insanın yaşadığı yere benzemesi fikri… O fikrin somut bir ifadesi olarak görülebilir bu durum. Perizad’ın yavaşlığı, yaşanan çağın duygusal erozyona yol açan hızına bir tepki aslında. Eh, Rölanti Çıkmazı da kentin bütününden kopmuş, direnen bir zaman parantezinde yaşadığına göre…

Perizad çocukluk ve ilkgençlik dönemlerinde rüyayla gerçek arası bir dünyada yaşıyor. Rüyalar onun için çok değerli. Sanki gerçeklerden kaçıp rüya âlemine sığınan birisi. Hatta “rüyalarım kıymetliydi” diyor romanın bir yerinde. Neler söylersiniz?
Dünya hayatı bize ağırlığını hissettirdiği ölçüde huzur bulabileceğimiz sığınaklar inşa ederiz. En azından Freud’dan beri böyle olduğunu biliriz. Perizad’ın dış dünyada görülebilir ve yalnızca sezgilerle algılanabilir bir şiddet karşısında geri çekilişini anlatır bu durum. Sezgilerle algılanabilir bir şiddet fikri az görülür olmasına rağmen roman boyunca adım adım işlenen temel ideolojik ekseni oluşturur. En azından ben öyle olmasını arzuladım.
Hayatımızı karartan şey, görülebilir, yaşanabilir şiddet olgusu değil, onunla baş etmenin yolları bulunabiliyor zaman içinde. Asıl yıkıcı ve karşı konulması zor olan şey sezgisel şiddet. Yani birinin kafasına sopayla vurmak şiddettir, yıkıcıdır filan ama orada bir kenarda birinin kafasına vurulma ihtimali olan bir sopa çok daha yıkıcıdır. Çünkü o sopa hepimizin kafasında parçalanabilir. Bu fikir hayatımızı karartır. Romanı yazarken buna potansiyel şiddet diye bir tanım da bulmuştum.
Romanda Perizad ve Musta korku grisi, nefret siyahı, aşk mavisi, sahtelik grisi gibi yeni renk adları buluyorlar. Nedir bunun nedeni?
Musta’nın verili değerleri sorgulayan aklını sergileyen bir oyun bu. Yeni renk isimleri tanımlama merakı, Musta’nın sosyal hayata, oradaki tanımlara ve değerlere olan güvensizliğinin simgesi. Sonradan bu durum Perizad’ı da etkiliyor ve Musta’nın bu değerlere olan kuşkulu yaklaşımının ne kadar dokunaklı olduğunu keşfedince onu sevmeye başlıyor. Tam da az önce potansiyel şiddet dediğim duygusal sarsılışın simgesi bu.
Romanın ikinci bölümünde büyülü gerçeklik ve polisiye kendini gösteriyor. Yakup ve Suzan’ın normal insandan farklı olmaları. Konuşan kargalar… Buradaki anlatım teknikleri gerçekliği genişletiyor. Yakup’un rüyaları burada üzerinde durulmayı hak ediyor. Yakup farklılıkları nedeniyle yalnız. İnsanlarla iletişim kuramıyor. Olamadığı her şeyi rüyada yaşıyor. Bu Freudyen rüya yorumu çerçevesinde değerlendirilebilir mi?
Belki… Ama az önce Perizad’ın rüyalara sığınmasının benzeri bir durum var burada. Özellikle romanda vurgulu hale getirmek adına aynı durumu Yakup’a da yaşatmayı seçtim. Yani deneyimleyemediğimiz şeylerin hayaliyle avunma hali. Bu mutlak yoksunluk halinin de bir şiddet türevi olduğunu düşünüyorum. Onun için de bu insanlar regresif bir alana hapsoluyorlar. Hepimiz biraz öyle değil miyiz?
Konfor alanı diye ahkam kesenlerin anlayabileceği bir şey değil bu. Bir insan neden konfor alanı inşa eder, neden muhayyel bir dehlize hapseder kendini? Dış dünya öylesine yıkıcı, kahredici, alaycı ve yoksunluklarla lanetlenmiş ki, siz kendi cılız gerçekliğinize kaçarsınız.
Balkon romandaki önemli metaforlardan biri. Özellikle Perizad’ın dünyasında. Balkon metaforu neyi anlatıyor?
Balkon ne hanenin mahrem alanı ne de kamusal alanın sınırında olan, ikisini de kapsayan bir geçiş birimidir. Bir zamanlar yalnızca toprak ağalarının çalışanlara hitap etmek için kullandığı bu yarı mahrem mimari yapı sanayi devrimi sonrasında yaygınlaşıp sıradan insanların evlerine de kuruldu. Hane, ailenin mahrem hayatının yaşandığı özgül bir alanken balkona çıkıp sokağın yaşadığı o kamusal gerçekliğe de dahil olabilmenizi sağlayan hoş bir geçiş birimi bir bakıma. Perizad’ın balkona çıkamayışı buradan okunduğu zaman farklı bir anlam kazanır. Yani ne iç dünyasından dışarı çıkabiliyor, ne kamusal alanda (sosyal alanda) varlık gösterebiliyor. Her iki kimliği de yara almış.
Perizad, Gönül Teyze, Musta, Yakup, Suzan, Kosta, Huri Teyze gibi roman kahramanlarınız ruhsal ve bedensel olarak sıkıntılar yaşamış; yaralı, acılı, ötekileştirilmiş, dalga geçilen insanlar. Diğer insanlarla aralarında duvarlar var. Kahramanlarınızın böylesi tiplerden oluşmasının nedenleri nelerdir?
Bu insanlar yaşanan kalkınmacı Neoliberal sistemin kurbanları. Birkaç teknolojik yenilik vs. adına öylesine büyük bedeller ödedik ki, sistemin öğütüp posasını çıkardığı mutsuz yığının yanında, kendi asli aktörlerinin de mutlu olduğu söylenemez. Nihat, Taş Muzo, Mustafa Bey vs. Onlar da en az diğerleri kadar mutsuz. Bu anlamda ezenler de ezilenlerden çok da farklı bir şey yaşamıyor. Çünkü mutluluk bireysel bir yaşantı değil, kolektif bir huzurun, refahın şemsiyesi altına sığacak bir oluş halidir.
Kendi hanesinde mutluluk aramak çok tuhaf geliyor bana. Kaldı ki mutlu olma fiili bile çok absürt. Mutluluğu “olmak” dışında bir fiille tanımlamak gerek bence. “Yaratmak”, “üretmek”, “kovalamak” gibi bir şey bulmamız gerek. Çünkü mutluluk bir kez içine girip orada kalacağınız bir dolap değil. Öylesine kırılgan bir hissediş hali ki, başka bir varlığın acı çektiğini bildiğiniz anda zedelenir. Bu nedenle “ya hep beraber ya hiçbirimiz” demiş usta. Toplumsal kurtuluş ütopyalarının çökmesiyle birlikte kolektif mutluluk arayışları da bir kenara atıldı. Bence bunca acının nedenlerinin ilk sıralarında bu var.
Kurgu düz bir zamanda ilerlemiyor. Geriye dönüşler, şimdiye gelişler söz konusu. Bu husus hakkında neler düşünüyorsunuz?
Çizgisel bir kurgu günümüzün sorunsallarını tarif etmeye yetmiyor bence. Ya da ben bunu çok beceremiyorum, demeliyim. Klasik romanlara bakarsanız, kıskançlık, aldatma, karşılıksız aşk vs. gibi ikili yaşantıların duygusal katmanları üzerine yazılmış eserler bunlar. Haliyle çizgisel bir akış içinde karakterlerin dönüşümü çok daha etkili verilebilmiş bu romanlarda ancak günümüz romancılığının hem kapsama alanı hem de hikaye ediş tarzı dönüştü. Resim analojisiyle konuşacak olursak, çok kaçışlı bir perspektif üzerine kurmamız gerek hikâyemizi. Bu da kurguda çizgisel olmayan bir algoritma oluşturmaya zorlar bizi.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi romanın ikinci bölümü büyülü gerçeklik ve polisiye barındırıyor. Burada romana Taş Muzo giriyor. Bu kahraman Anadolu’dan İstanbul’a geliyor. Yeraltı işlerde çalışıyor. Karanlık işlerin de adamı. Bu karakter üzerinden taşradan İstanbul’a göçün yarattığı olumsuzluklar. Zamanla Taş Muzo’nun gayrimeşru işler yaparak para kazanması, şehirde söz sahibi olması ve de Rölanti Çıkmazı’nda yer alan tarihi ev ve mekânları yıkıp yerine apartman dikme düşüncesi nasıl değerlendirilir? Taşra’nın, sonradan görmenin büyük bir kültür ve yaşamı tehdit ettiği söylenebilir mi?
Ben taşra-merkez ilişkisini kurmak için tasarlamadım Taş Muzo’yu. Onun rolü çok fazla katmandan oluşuyor bence. Taş Muzo’yu tanımlayacak temel sıfat onun taşralı oluşu da değil bana kalırsa. Onun bakışlarıyla bir insanı bayıltabilme gücü… Buradaki simgesel çağrışımı atlamamak gerek. Taş Muzo’nun en güçlü yanı, öfkeli bakışları. Bu ne demek mesela? Bakışlarındaki yıkıcılık, bir cenahın her nereye bakarsa baksın kendisine, inancına, değerlerine aykırı bir şeyler görme çabasını çağrıştırmıyor mu mesela? Ya da dünyaya öfke ve yıkıcı bir gözle bakmayı… Taş Muzo bir sonraki aşamada o muazzam tarihi binaları yıkıp yerine gökdelenler diken bir müteahhitte dönüşecek, bu önemli bir ayrıntı. Tanımlanmamış bir sınıfı simgeliyor o. İnsanları kandırdığı zaman orgazm olan, sahtekarlıktan erotik hazlar devşiren biri…
“Rölanti Çıkmazı”nda çocukluk çocuk oyunları (sek sek, yakan top, istop, mendil kapmaca, kukalı saklambaç, ip atlama…) önemli yer tutuyor. Tatyos Hoca Perizad’dan çocuk oyunlarını çalışmasını istiyor. Rölanti Çıkmazı’nda bir süre sonra büyükler bile çocuk oyunları oynamaya başlıyor. Çocukluğa ve çocuk oyunlarına verdiğiniz önemin nedeni hakkında neler söylersiniz?
![]()
Çocuklar okulda ilim irfan öğrenir, evde terbiye… Ama sosyal dünyanın değerlerini sokakta oynarken öğrenir. İsyan etmeyi, itiraz etmeyi, dayak atmayı, dayak yemeyi, mızıkçılık yapmayı, terli terli su içmeyi orada yaşar, bunlardan bilgi değil, bilgelik devşirir. Hiç tanımadığı biriyle yan yana oynamayı deneyimler filan.
Sokakta çocukların oynamadığı bir kentte çok büyük kültürel bir gedik var demektir. Hem kent kültürü açısından önemli bir yoksunluk hali yaratır bu hem de beton kümeslere tıkılmış çocuklar bilgisayar ekranının direktiflerine bağımlı bir oyun anlayışına kıstırılmış olur.
Dün sokakta itiraz ettiği durumlar, şimdi tablet ekranında beliren “Game Over” yazısıyla kader kadar ağır bir sonuç olarak algılamaya mahkum olmuştur bu çocuklar.
Rölanti Çıkmazı bir şehirde daha doğrusu değişen, gelişen bir şehirde varlığını korumuş, değişime direnmiş bir yer. Şehir betonun, hızlı yaşamın esiri olmuş. İncelikten, sanattan uzak yapay bir yaşam alanına dönmüş. Rölanti Çıkmazı’ndan ya da bu efsanevi, büyülü güzellikten buranın hemen yanı başındaki esnaflar dâhil kimsenin haberi yok. Ve bütün tarihi yapılar, doğal güzellikler yok oluyor. İnsanlarda dur durak bilmeyen bir kazanma ve doğayı yağmalama hırsı var. Bütün bir ülkeyi de gözünüzün önüne getirerek neler söylersiniz?
Az önce de söyledim. Şu anda yaşanan şey bir mülk edinme, bir yerleşme, bir habitat inşa etme faaliyeti değil, gezegeni yağmalama yarışı adeta. Kazancın mutluluktan daha kıymetli olduğu bir çağı yaşıyoruz. Sonu hezimet bunun. Geri dönüp o kaybedilmiş inceliklere nostaljik ağıtlar yakmak için bile geç artık.
Son olarak neler söylersiniz?
Şahane bir okuma, onur verdiniz, teşekkür ederim.
Biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
İsmail GÜZELSOY
- 1963’de Iğdır’da doğdu, 9 yaşında aileyle birlikte İstanbul’a taşındı.
- Gaziosmanpaşa ve Karagümrük semtlerinde yaşadı, liseyi bitirinceye kadar, yaz aylarında Cağaloğlu’nda matbaalarda çırak olarak çalıştı.
- İstanbul Üniversitesi, İletişim Fakültesi’nde eğitim gördü, üçüncü yılda okulu bırakıp İsveç’e gitti, orada İsveç dili ve edebiyatı üzerine çalıştı.
- 1987’de İstanbul’a geri döndükten sonra, on yılı aşkın bir süre boyunca İsveççe ve İngilizce rehberlik yaptı.
- Bu dönemde çeşitli dergi ve gazetelerde makale, öykü ve röportajlar yayımladı.
- Rehberlik süresince Anadolu’da karşılaştığı olay, insan ve coğrafyanın esiniyle, kısa ve uzun pasajlardan oluşan notlar biriktirdi.
- Bunlar daha sonraki yıllarda yazacağı romanların ham malzemesi olacaktı.
- 90’lı yıllarda Rus, Avrupa ve Latin Amerika edebiyatı üzerine çalıştı.
- 2000’ler boyunca kadim İran edebiyatı ve roman estetiği üzerine çalıştı.
- 2000’de Seni Seziyorum isimli bir öykü derlemesinin ardından düzenli bir şekilde roman yayımladı.
- İsmail Güzelsoy’un romanlarında büyülü gerçeklik ile güncel yaşama somut göndermeler iç içe işlenir.
- 1991’de Abdi İpekçi aşk öyküsü yarışmasında dereceye giren Güzelsoy, 2018’de Troya tarafından yılın romanı ödülüne layık görüldü.
Eserleri
- 2000, Kitab-ı Mukadder, İletişim Yayınları
- 2004, Ruh Hastası, İletişim Yayınları
- 2005, Sincap, Everest Yayınları
- 2006, Rukas, Everest Yayınları
- 2007, İyi Yolculuklar, Everest Yayınları
- 2010, Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri, Doğan Yayıncılık
- 2011, Çıt Yok, Mephisto Kitaplığı
- 2013, Saf, Mephisto Kitaplığı
- 2015, Değmez, Doğan Yayıncılık
- 2016, Gölge, Doğan Yayıncılık
- 2018, Hatırla, Doğan Yayıncılık
- 2019, Öksüz Ağaçların Çobanı, Doğan Yayıncılık
- 2021, Kıpırdamıyoruz, Doğan Yayıncılık
- 2022, Avucumda Rüzgar Var, Doğan Yayıncılık
Edebiyat Dışı
- 2009, İstanbul’un Gezi Rehberi, (2 cilt), Alfa Yayınları
Katkıda Bulunduğu Eserler
- Broen- Antoloji, Danca 2006, Danimarka
- Turkische Erzählungen des 20. Jahrhunderts, Almanca Antoloji, Insel, 2008
- İstanbul Noir, Ortak kitap, İngilizce, 2008, Akashic Books, New York
- Uydurmanın İncelikleri, 2017, HepKitap
- Aşk Mektupları, 2018, Bağlam Yayınları

Son Yorumlar